Ilk Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Ilk. Here they are! All 100 of them:

Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz. Sonra da, ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.
Aslı Erdoğan (Kabuk Adam)
The cow is of the bovine ilk; one end is moo, the other milk.
Ogden Nash (Free Wheeling)
Asık suratlı olmamalıyım diye düşündüm. Olur olmaz yerlerde gülümsemeliyim. Mutlu olmanın ilk yolu taklidini yapmaktan geçer.
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
Çocukluğumdan beri belki ilk defa olarak; hayatımın sebepsizliğini ve boşluğunu düşünerek içim ezilmeden , “Bugün de geçti işte…Ve bütün günlerim hep böyle geçecek sonra ne olacak sanki!” demeden uykuya daldım.
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler. Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz Sanki hiç olmamıştı
Cemal Süreya (Sevda Sözleri)
Niye bu kadar sıkıyorsun kendini? Yeni tanıştığın birine her şeyini anlatmaz mısın? Ben karşıma çıkan ilk insana, bütün hayatımı anlatabilirim.” “Neden?” “Nedeni yok. Yani bence yok. Doktora sorarsan, manik döneminde olduğu için der ama palavra. Ben her zaman böyleyim. Bizi samimiyetin hastalık olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. İnanınca, herkes gibi olunca, aptallaşınca iyileşiyoruz…
Emrah Serbes (Her Temas İz Bırakır)
Kendime "siz" diye hitap ederim. Saygınlığın ilk kuralı budur. Kendinizle aranıza mesafe koymazsanız, başkalarından bunu bekleyemezsiniz.
Murat Menteş (Dublörün Dilemması)
İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır.
Hakan Günday
Bir inanç ortalığı kana boyuyorsa, o inanca sarılıp kalmayın, insanı canından eden bir yasa yanlış bir yasadır.Yaşam, kadınım, yaşam. Tanrının en değerli lütfudur bize. Hiçbir ilke ne kadar yüksek, ne kadar parlak olursa olsun, kimseye can almak hakkını vermez.
Arthur Miller (The Crucible)
Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü."kendini karşındakinin yerine koy." Ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yanı "kendimi" bulamadım..
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
We have a few chicken-shit senators who are afraid of the NRA and its ilk, but with the right tweaks, I still think you have a shot . . .
Mark M. Bello (Betrayal High (Zachary Blake Legal Thriller, #5))
birileri yaşar, birileri ölür. arkada kalanlar yarım yamalak, paramparça ve halsiz. günler yalancı geceler günahkar. iyi misin dediler bir kere bile gerçekten nasılsın demeden. ben iyi bir adam olamadım. iyiler ilk görüşte tanınmaz.
Emrah Serbes
If things continue this way, there will be two societies - or at least I hope there will be two - the one you're helping create, and an alternative to it. You and your ilk will live, willingly, joyfully, under constant surveillance, watching each other always, commenting on each other, voting and liking and disliking each other, smiling and frowning, and otherwise doing nothing much else.
Dave Eggers (The Circle (The Circle, #1))
.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?
Sabahattin Ali
Yakup Cemil'in Kurşuna dizilmeden hemen önce Üst üste içtiği Ömründeki ilk üç sigara.
Cemal Süreya (Sevda Sözleri)
...ve gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir." Bunun üzerine Ölüm, bin yıllardan sonra ilk kez yutkundu
İhsan Oktay Anar (Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri)
Aşk; Uyumadan önceki son şey, uyandığın zamanki ilk şeydir.
İskender Pala
Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
Birhan Keskin
Yaranın çıplağına vurulmaz. Anlatmaya soyunanlar buna güvenir. Giyinik yaralarla yazanların, anlatanların hikayelerindeyse bizi inandırmayan bir şeyler vardır. Sonra yara kilitleri. Kimilerinin ilk yarası kendinin kilidi olur; bir daha açılmaz. Yarasının farkında bile olmadan yaşayanlarınsa anlatmaya, dinlemeye değer hiçbir hikayeleri yoktur, onların düzayak mutlulukları vardır; kolay sevinçleri.
Murathan Mungan (Kibrit Çöpleri)
How could you be so naive as to tell a human being the truth? Men live by embedding themselves in ongoing systems of illusion. Religion. Patriotism. Economics. Fashion. That sort of thing. If you wish to gain the favor of the two-legged ilk, you must learn to fabricate as wholeheartedly as they do.
Tom Robbins (Villa Incognito)
Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz, telaşlı,sevinçli,kuşkulu açar gibi, seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi. İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık içimde kımıldanan bir şeyler gibi, seviyorum seni "Yaşıyoruz çok şükür!" der gibi.
Nâzım Hikmet (Şiirler 7 – Son Şiirleri (1959-1963))
Evde de karnımız doymuyor değildi ama büyükannem, pişirdiği ucuz et yemeklerinin daha ilk lokmasını ağzımıza götürürken, "Umarım beğenirsiniz, şunun yarım kilosuna tam kırk bir sent verdim," deme alışkanlığına sahipti, ben de o zaman bir pazar günü rostosu yerine madeni paraları yiyormuşum duygusuna kapılırdım.
Sylvia Plath (The Bell Jar)
Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.
Ece Temelkuran (Düğümlere Üfleyen Kadınlar)
His position, like so many of his ilk, was one of uncontested and unearned respect.
John Boyne (This House is Haunted)
There was no talking Ollie and her ilk into believing Vern and her ilk were actually people. They were collateral damage in a useless battle waged to attain more power.
Rivers Solomon (Sorrowland)
Ben yalnızca sağa sola dolaşıp durmaktan bıktım, can sıkıntısı içinde yüzmek istemiyorum artık, bir nedeni olmadan mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum!
Samad Behrangi (Küçük Kara Balık)
Eskiden her insan hakkında hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz?" demişsem, bu sefer bu kadın için gene hiçbir esasa dayanmadan fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak " İşte bu beni anlar!" diyordum.
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
sanem hanım. sanem. evlen benimle sanem. kadınım ol benim. yasadıgım tüm acıları, yaptıgım bütün kötülükleri, pismanlıklarımı, hatalarımı akla. basına çiçekten taçlar yapayım, sana siirler yazayım, seni her gece masallar anlatarak uyutayım. bazı aksamlar dvd’de film seyredelim seninle. birlikte hüzünlenelim, birlikte gülelim. sanat galerileri gezelim. sen benden daha çok anla modern sanatı. gördügümüz eserlerin ne anlama geldigini açıkla bana, ben basımı sallayayım. ah ben ne aptalmısım! nasıl olup da varlıgından kuskuya düsmüsüm? oysa hayat denen bu yaranın seni bulmak dısında ne anlamı olabilirdi ki? bak simdi her sey ne kadar açık görünüyor oysa. ilk görüste aska inanırsın, degil mi sanem? evet, çok dogru. ben de baska türlüsüne inanmam zaten. biliyor musun sanem, ben seni hep severim. her gün daha çok severim. bak mesela pencerenin önüne bir kus konar ben seni severim, bir tren yolculugunda pencereden dısarı bakarken derme çatma bir ev gözüme çarpar ben seni severim, burnuma eskilerden, hangi uzak hatıraya ait oldugunu bir türlü çıkaramadıgım bir koku çarpar ben seni severim, kafama kus sıçar ben yine seni severim… anlıyor musun beni? sonra ben bazen biraz fazla kıskanç olabilirim. diyelim yazlık bir yere gitmisizdir de, bir aksam sen çok hos bir tunik giymissindir, oradaki bütün erkekler bayılır sana, hemen asık olur. ben mesela tunik nedir onu bile bilmeden kıskançlıktan çatlayabilirim böyle bir durumda. ama belli etmem. ama sen yine de sezersin. öyle bir laf edersin ki ben, benden baska hiç kimseye bakmayacagını anlarım. o kadar da incesindir. bir de bir iyilik rica edecegim senden. gözlerine o elem ifadesini yükleyen alçagın adını söyle bana. söyle ki, ona hemen düello sahitlerimi göndereyim. silah seçimini o yapsın. evet. utanarak kabul ediyorum ki, bunu bir yerde okudum. ama ne fark eder? bütün siirler, romanlar senin için yazılmadı mı zaten? sarkılar senin için söylenmedi mi? masumların kanı senin için akmadı mı? ruhum hep seni aradı benim sanem. hep seni arar. milyonlarca yıl geçsin, sistemler çöksün, günesler patlasın benim ruhum seni arar. ve biliyor musun sanem, bulur da. simdi buldugu gibi bulur. seni seviyorum. seni seviyorum. seni seviyorum.
Alper Canıgüz (Gizliajans)
Similarly, social justice warriors and their ilk are intellectual terrorists, and they can wreak havoc on reason and our public life, limiting people’s willingness to speak and think freely, without ever constituting a majority.
Gad Saad (The Parasitic Mind: How Infectious Ideas Are Killing Common Sense)
...İbrahim Kurban 14'lüyü kafama dayadığında içimden 'Bravo Habip Beyciğim, gene başardınız." dedim. Kendime 'siz' diye hitap ederim. Saygınlığın ilk kuralı budur. Kendinizle aranıza mesafe koymazsanız, başkalarından bunu bekleyemezsiniz.
Murat Menteş (Dublörün Dilemması)
Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. Tanrım, diye düşündüm ilk defa. İlk defa, Tanrım dedim, bıraksınlar beni artık...
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
This young woman," he indicated Miss Wintertowne, "she has, I dare say, all the usual accomplishments and virtues? She was graceful? Witty? Vivacious? Capricious? Danced like sunlight? Rode ilk the wind? Sang like an angel? Embroidered like Penelope? Spoke French, Italian, German, Breton, Welsh and many other languages?" Mr. Norrell said he supposed so. He believed that those were the sorts of things young ladies did nowadays.
Susanna Clarke (Jonathan Strange & Mr Norrell)
Know that...there's plenty of food and of course popcorn on the dining-room table. Just...help yourself. If that runs out just let me know. Don't panic. And there's coffee, both caff and decaf, and soft drinks and juice in the kitchen, and plenty of ice in the freezer so...let me know if you have any questions with that.' And lastly, since I have you all here in one place, I have something to share with you. Along the garden ways just now...I too heard the flowers speak. They told me that our family garden has all but turned to sand. I want you to know I've watered and nurtured this square of earth for nearly twenty years, and waited on my knees each spring for these gentle bulbs to rise, reborn. But want does not bring such breath to life. Only love does. The plain, old-fashioned kind. In our family garden my husband is of the genus Narcissus , which includes daffodils and jonquils and a host of other ornamental flowers. There is, in such a genus of man, a pervasive and well-known pattern of grandiosity and egocentrism that feeds off this very kind of evening, this type of glitzy generosity. People of this ilk are very exciting to be around. I have never met anyone with as many friends as my husband. He made two last night at Carvel. I'm not kidding. Where are you two? Hi. Hi, again. Welcome. My husband is a good man, isn't he? He is. But in keeping with his genus, he is also absurdly preoccupied with his own importance, and in staying loyal to this, he can be boastful and unkind and condescending and has an insatiable hunger to be seen as infallible. Underlying all of the constant campaigning needed to uphold this position is a profound vulnerability that lies at the very core of his psyche. Such is the narcissist who must mask his fears of inadequacy by ensuring that he is perceived to be a unique and brilliant stone. In his offspring he finds the grave limits he cannot admit in himself. And he will stop at nothing to make certain that his child continually tries to correct these flaws. In actuality, the child may be exceedingly intelligent, but has so fully developed feelings of ineptitude that he is incapable of believing in his own possibilities. The child's innate sense of self is in great jeopardy when this level of false labeling is accepted. In the end the narcissist must compensate for this core vulnerability he carries and as a result an overestimation of his own importance arises. So it feeds itself, cyclically. And, when in the course of life they realize that their views are not shared or thier expectations are not met, the most common reaction is to become enraged. The rage covers the fear associated with the vulnerable self, but it is nearly impossible for others to see this, and as a result, the very recognition they so crave is most often out of reach. It's been eighteen years that I've lived in service to this mindset. And it's been devastating for me to realize that my efforts to rise to these standards and demands and preposterous requests for perfection have ultimately done nothing but disappoint my husband. Put a person like this with four developing children and you're gonna need more than love poems and ice sculpture to stay afloat. Trust me. So. So, we're done here.
Joshua Braff (The Unthinkable Thoughts of Jacob Green)
Babamdan gelen mektubu ellerimde tuttum. Aspen'in prenses olamayacağımdan emin oluşu aklıma geldi. Halk oylamasında en sonuncu olduğumu hatırladım. Maxon'ın haftanın ilk günlerinde verdiği şifreli sözü düşündüm... Gözlerimi yumdum ve kendimi yokladım. Bunu gerçekten yapabilir miydim? Illéa'nın yeni prensesi olabilir miydim?
Derya İmer Aydınlık (The Elite (The Selection, #2))
Dünyada herkesin ilk planda yer alması olanaksızdır ve buna gerek de yoktur. Bana sorarsan, herkes kendi çevreciğinde kendi işini yapmalı derim. İş her yerde vardır.. Çalışan insan, vakti geldiğinde son uykusuna rahat yatar ve rahat uyur. Ön plana çıkmak, toplumda ileri gelen biri olma konusunda duyduğumuz şiddetli arzu, bizim henüz olgunlaşmadığımızı gösteriyor kanımca, kısmen de kendimize saygısızlığımızı... Olgunlaşmamak ve kendine saygı duymamak, insanı dış koşullara bağımlı kılar." (Herzen, Suçlu Kim?, sf. 247)
Alexander Herzen
Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır.
Stefan Zweig (Burning Secret (Pushkin Collection))
These two voices represent opposing paths for the feminist movement. On the one hand, Sandberg and her ilk see feminism as a handmaiden of capitalism. They want a world where the task of managing exploitation in the workplace and oppression in the social whole is shared equally by ruling-class men and women. This is a remarkable vision of equal opportunity domination: one that asks ordinary people, in the name of feminism, to be grateful that it is a woman, not a man, who busts their union, orders a drone to kill their parent, or locks their child in a cage at the border. In sharp contrast to Sandberg’s liberal feminism, the organizers of the huelga feminista insist on ending capitalism: the system that generates the boss, produces national borders, and manufactures the drones that guard them.
Nancy Fraser (Feminism for the 99 %)
Hazmedememişti İskender bu ihaneti. Sevip de kandırmayı. İnsanın canı kadar sevdiği birini oyuna getirebileceği aklının ucundan dahi geçmemişti. O güne dek bilmezdi, birine bütün kalbinle muhabbet besleyip yine de onu incitmek istemenin mümkün olabileceğini. Sevginin ve aşkın karmakarışık halleri üzerine aldığı ilk hayat dersiydi bu.
Elif Shafak (İskender)
It is my belief that, as a rule, creatures of Happy’s ilk—I am thinking here of canines and men both—more often run free than live caged, and it is in fact a world of mud and feces they desire, a world with no Art in it, or anyone like him, a place where there is no talk of books or God or the worlds beyond this world, a place where the only communication is the hysterical barking of starving and hate-filled dogs.
Joe Hill (20th Century Ghosts)
Bir hafta sonra oğul yanında garip bir hayvanla eve çıkageldi. Tüylü, uzun kuyruklu, sakallı, insan misali bir mahluktu bu. Hatta babası, oğlunun yanındaki hayvanı ilk kez görünce onu bir tür insan sanmış, ne olur ne olmaz sakalına hürmeten yerinden şöyle bir doğrulur gibi olmuştu.
İhsan Oktay Anar (Puslu Kıtalar Atlası)
insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi... bir de ben bu halimle kalkip ba$ka bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun duz veya kari$ik ruhunu gormek istiyordum. dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete du$urecek ne muthi$ ve kari$ik bir ruha maliktir!.. nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anla$ilmasi ve hakkinda hukum verilmesi en kolay $eylerden biri zannediyoruz? nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda soz soylemekten kacindigimiz halde ilk rast geldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gonul rahatiyla oteye geciveriyoruz?
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum.Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum.Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik,kavuştuk bir noktada,yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik;birlikte akıyoruz şimdi.
Cemal Süreya (On Üç Günün Mektupları ve 1967-1978 Mektupları)
İçkisi, sigarası gibi arkadaşı da yoktu. Bekardı. Şimdiye kadar hiç sevgilisi olmamıştı. Çok konuşmazdı. Çekingen ve sıradandı. ” Daha önce sizinle karşılaştık mı?” ya da “Bizim Mehmet’e ne kadar benziyorsunuz,” denilen insanlar gibi herkese benzeyen, toplu resimlerde “İşte şu ortadaki esmer” diye gösterilirken, “Hangi esmer?” diye sorulan, dar bir yolda karşı karşıya kalındığında ilk kendisinin çekilip yol vereceği bilinen, markette alışveriş yaparken insanların yanına gelip ”Salçalar hangi reyonda?” diye sorduğu, isminin sonuna asla ‘Bey’ alamayacak olan, yeni bir yere taşındıktan ancak altı ay sonra komşuları tarafından fark edilen bir tipti.
Sinan Sülün (Karahindiba)
Ama bugünü, dünü unutmak için yaşamak hiçbir halta yaramadı. Aksine... Unutulması gerekip de unutulmayanlar, katlana katlana çoğaldı. Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş... Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak... Her güneşi ilk ve son kez gördüğüne emin olacak kadar unutmak. ‘Bugünkü biraz daha geniş sanki!’ ya da ‘Dünkü güneş daha ovaldi, değil mi?’ diyecek kadar unutmak... Her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş... Ve de bağırmak: ‘Hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım!’ Ve de susmak: Nerede diriliş yok, ben orada olacağım.
Hakan Günday (Daha)
Kötünün Zaferi Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir. Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı, güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.
Zülfü Livaneli (Serenad)
bazı aşklar vardır, içinde kahkahaların çınlamasından ziyade gözyaşlarının çağlaması daha uygun düşer. onu gördüğüm ilk anda biliyordum ki bizimkisi, eğer bir aşkımız olacaksa, böylesine yazgılıdır. ve kim bu sevdaya yakışacak ilk sözcükeri kalbimin sahibinden daha iyi bilebilir? ‘seni çok üzerim ben.
Alper Canıgüz (Gizliajans)
Günümüzde kullanılan şifre (cifir) sistemi Karmatîlerin eseridir. Kaynaklar, şifre ile haberleşmeyi tarihte ilk kulanan kişinin, Karmatîliğin liderlerinden biri olan Abdullah bin Meymûn el Kaddâh kod adlı kişi olduğunu biliyor.
Yaşar Nuri Öztürk (Enel Hak İsyanı: Hallâc-ı Mansur (Darağacında Miraç) (2 Cilt Takım))
Eğer sana âşık olmamı istemiyorsan, bu kadar tatlı görünmeye bir son vermelisin. Yarın ilk iş, hizmetçilerine senin için patates çuvalı diktireceğim!" Koluna vurdum. "Kes sesini Maxon." "Şaka yapmıyorum. Bu kadar güzel olman senin için zararlı. Buradan ayrıldığın zaman seninle birlikte birkaç muhafız göndermemiz gerekecek. Asla tek başına hayatta kalamazsın, zavallı şey." Tüm bunları şakasına, bana acıyormuş gibi söylemişti. "Buna engel olamam." İç çektim. "Kimse dünyaya mükemmel bir şekilde gelmeye engel olamaz." Sanki çok güzel olmak yorucuymuş gibi suratımı yelledim. "Hayır, bunu engelleyebileceğiniz sanmıyorum."(sf:231.)
Kiera Cass (The Selection (The Selection, #1))
Although I notice there is never a truly good time to have a nice long chat with one´s mother-in-law, unless you are having an extraordinary life and marriage and your mother-in-law is, say, Maureen Dowd, or Indira Gandhi. Someone of that ilk.
Suzanne Finnamore (Split: A Memoir of Divorce)
Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin? Senin heyecanların neler, tutkuların neler, hayallerin neler? Şu hayatta başın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatrını sor bu vesileyle. Yoksa sen de bir gün benim gibi yapayalnız kaldığında ufacık bir şey danışmak için bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu sözlerimi harcanmış yıllarımın manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim. İstersen sonra yine araşalım, daha 64 dakika bedava konuşma hakkım var çünkü.
Emrah Serbes (Erken Kaybedenler)
... o ilk günden beri güneş daha az sıcak, daha az aydınlık, gece daha karanlık oldu; hareket hızını yitirdi, düşüncelere bir ağırlık geldi. Bazı insanları toprağa gömeriz, ama öyle insanlar vardır ki onların kefenleri yüreğimiz olmuştur, anıları her gün kalbimizin çarpışıyla beraberdir, soluk alır gibi onları düşünürüz, aşka özgü bir ruh titreşiminin tatlı yasasıyla varlığımıza sinmişlerdir. Bir ruh var ruhumda. Ben bir iyilik mi ettim, güzel bir söz mü söyledim, içimde bulunan o ruh hareket ediyor, konuşuyor; havaya yayılan güzel kokunun bir zambaktan gelişi gibi.
Honoré de Balzac (Vadideki Zambak)
Ellerinin altındaki çıplaklığın bir kez daha farkına vardığında, tıpkı gecenin başında ilk gördüğü anda olduğu gibi homurdandı. “Bu elbiseyi bana neden bir türlü göstermediğini tahmin etmem gerekirdi. Bir kez daha söylüyorum, bunun sırtı yok, Mira.” Kıkırdayarak başını adamın omzundan kaldırdı. “Sorun çıkarma, Yağız. Beğendiğini gözlerinde görebiliyorum.” Ateş saçan bakışlarını kadının kusursuz güzellikteki yüzünde, dalga dalga omuzlarından aşağıya uzanan saçlarında gezdirirken, inatla kıvrılan o dudakları öpücüklere boğmayı arzuluyordu.
Burcu Büyükyıldız (Çilek Mevsimi (Aşkın Renkleri #1))
Sabah gözlerimi sana açarım.Akşam, uykularımı senden alırım.Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yar, arkadaş...Hepsi. En çok da en ilk de Leyla-sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini.
Ahmed Arif (Leylim Leylim - Ahmed Arif'ten Leylâ Erbil'e Mektuplar 1954-1957 -ve 1977'de son bir mektup-)
Sen Fiona'ya nasıl hitap ediyorsun? Fio! Aman ne etkileyici.Casa Blanc'da o McCabe denen tuhaf adamı gördüğümüz geceki salak kızın adı neydi peki? Marilyn!'' ''Adını hatırladığına inanamıyorum,'' diye mırıldandı. ''Ona ilk ismiyle hitap ediyordun ama ondan hoşlanmıyordun bile.Ama bana ismimle hitap etmiyorsun.Ama yo, ben Bayan Lane'im.Sonsuza kadar.'' ''İsim meselesine neden böyle kafayı taktın anlamıyorum Mac,'' diye bağırdı. ''Jericho,'' diye bağırdım ben de ona, sonra da onu ittim. Tek eliyle iki bileğimi birden kavradığı için vuramadım ona.Çılgına göndüm.Kafa attım.
Karen Marie Moning (Shadowfever (Fever, #5))
The study showed women who were slower to smile in corporate life were perceived as more credible." As Missy talked, I began to think about history-making women like Margaret Thatcher, Indira Gandhi, Golda Meir, Madeleine Albright, and other powerful women of their ilk. Not one was known for her quick smile. Missy continued, "The study went on to say a big, warm smile is an asset. But only when it comes a little slower, because then it has more credibility." From that moment on,
Leil Lowndes (How to Talk to Anyone: 92 Little Tricks for Big Success in Relationships)
Askerlerin kanında bulunan üstün disiplin düşüncesi, doğruluk yetkesini saptırmaya yetmez mi? Disiplin demek boyun eğme demektir. Ordunun onurundan söz ediliyor bize, onu sevmemiz, ona saygı göstermemiz isteniyor. Evet hiç kuşkusuz, ilk tehditte ayağa kalkacak, Fransız toprağını savunacak olan ordu tüm halktır, ona ancak sevgi ve saygı duyarız. Ama söz konusu o değil, biz de adalet gereksinimimiz içinde onun saygın kalmasını istiyoruz. Belki de yarın bizim elimize verecekleri kılıç sözkonusu, o efendi söz konusu. Kılıcın kabzasını, o tanrıyı dindarca öpmeye gelince, hayır!
Émile Zola (The Dreyfus Affair: "J'Accuse" and Other Writings)
Çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız. Kaldırımlarda kök salan bu türden bir giyotin sehpası kısa sürede toprağın her yanından sürgünler halinde fışkırır. Devrim dönemlerinde düşen ilk başa dikkat edin. Halkın iştahını açar. Sayfa: 11
Victor Hugo (Le Dernier Jour d un condamne (French Edition))
Çocukluğun en bütük zenginliği,ne negin sorumsuzluğu,ne ana kucağının sonsuz güveni,ne de çocukluk denildiğinde ilk akla gelen benzeri şeyler galiba;bence,onun en büyük zenginliği,geleceğe inanç duyabilme duygusu.Ancak bunu yitiren çocuk,başka biri olmayı başarır.başka biri olmak büyümektir.
Murathan Mungan (Harita Metod Defteri)
When Theolyn died, the humans had built an enormous pyre and placed his body at the center. How was [Veka] supposed to know humans cremated their dead instead of cooking them? She had figured it out quickly enough, but not before Jimar and his ilk had spotted her standing at the pyre, fork in hand.
Jim C. Hines
Samim, tahlilinin neticesinden olduğu kadar, onu biraz evvelki heyecanlarından kurtarıp hislerini soğutan düşüncelerinin sakin bünyesinden de gelen bir ferahlıkla derin bir nefes aldı ve yatağına baktı. Artık uyuyabilirdi. Islık çalarak soyunmaya başladı. Pijamasının bir ayağını geçirdiği zaman durdu. Islıkla çaldığı hava, Meral’le beraber arada bir mırıldandıkları bir halk türküsüydü. Bir gün, Necip Bey korusunun tepesinde, birbirlerinin ellerini olanca kuvvetiyle sıkarak, uzakta bir gramofonun çaldığı bu havayı dinlemiş ve beraber sevmişlerdi. Sonra bir çok tabiat gezintilerinde ve yalnızlık anlarında beraber mırıldandıkları bu melodiyi Samim’in şimdi hatırlaması, şuur altından, biraz evvel tahmin ettiği sürprizlerden biriydi. Pijamasının ikinci ayağını geçiremeden, gözleri uzun müddet daldı. Ayrılma kararına hatıralar tarafından gelen ilk isyanı bastırmak için yapılacak bir şey var mıydı? Otomatik mücadelesinde ruhu yalnız bırakmak daha doğru olmaz mıydı? Zekanın müdahalesi, deminden beri tecavüze uğradığı için şuuraltı siperlerinde bir karşı taarruza hazırlandığı anlaşılan ihtirası büsbütün azdırmaz mıydı?
Peyami Safa (Yalnızız)
Alim,satim, borclanma, kira, miras bolusturme gibi her turlu hukuksal islerin birer yazili antlasma ile yapilmasi ilk Sumerlilerde baslamistir. Evlenme bosanmalar da, yasal sayilmasi icin yazili bir antlasma ile kanitlanmaliydi. Tasinmaz mallar ilk olarak bir kadastro yoluyla Sumer'de guvence altina alinmistir.
Muazzez İlmiye Çığ
Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı… Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: ‘Bu beni anlamaz!’ demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: ‘İşte bu beni anlar!’ diyordum..." -Kürk Mantolu Madonna-
Sabahattin Ali
Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmaktır. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu öğretir. Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acıdan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kedini acıdan korur. İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki onlara alışmak mümkün değildir. “Zaman tüm yaraları iyileştirir” sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır. Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk bakışta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği zamanlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir. Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir.
Patrick Rothfuss
Zargana öğreniyordu. Aşık olunanla yapılan şeyin hiçbir değerinin olmadığını yazıyordu zihnine silinmez bir mürekkeple. Yapılan işlerin, gidilen yerlerin sadece aşık olunanın dışındaki insanlarla birlikteyken önemli olduğunu öğreniyordu. Çünkü kendi dışındaki bir varlıktan sırf nefes alıyor diye zevk alınabildiğini görüyordu ilk kez. Betty hiçbir şey yapmasa bile, sadece içine oksijen çekerek mutlu edebiliyordu Zargana’yı. Bir de parklarda el ele yürümeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmaları bile gereksizdi. Sadece var olduklarını göstermeleri yeterdi aşkı yaşayabilmeleri için.
Hakan Günday (Zargana)
Sevmek”i öğrenmek için sevmek istedi. Bir kadın ona “Senin kalbin yok” dedi. Ya, kalbi yoktu. İlk şüphe doğru işte.
Ece Ayhan (İyi Bir Güneş)
Nothing irks me more than the vocabulary of social responsibility. The very word ‘duty’ is unpleasant to me, like an unwanted guest. But the terms ‘civic duty’, ‘solidarity’, ‘humanitarianism’ and others of the same ilk disgust me like rubbish dumped out of a window right on top of me. I’m offended by the implicit assumption that these expressions pertain to me, that I should find them worthwhile and even meaningful. I recently saw in a toy-shop window some objects that reminded me exactly of what these expressions are: make-believe dishes filled with make-believe tidbits for the miniature table of a doll. For the real, sensual, vain and selfish man, the friend of others because he has the gift of speech and the enemy of others because he has the gift of life, what is there to gain from playing with the dolls of hollow and meaningless words?
Fernando Pessoa (The Book of Disquiet)
Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz? Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım.
Kürk Mantolu Madonna
Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim Parlak bir inciydin benim için Paha biçilmez bir inci Seni sadece selvi boyun,siyah saçların ya da kara gözlerin Güzel bir yüzün var diye değil Fikirlerinle,konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim Korkuyorum! Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum. Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum. Ya da yanlış anlaşılmaktan korkuyorum. Belki de çok fazla korkuyorum... Çünkü ben ilk defa seviyorum...
Attilâ İlhan
Savaşın asıl yaptığı yok etmektir; ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder. Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin, stratosfere yollamanın ya da denize göndermenin bir yoludur."..."Savaş uğraşı, ilke olarak, her zaman halkın basit gereksinimlerini karşıladıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır.
George Orwell
Emine'nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Artık Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felâketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu.
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
Yıldız kümelerni ilk keşfedip onlara ad veren öykücülerdi. Bir avuç yıldız arasına düşsel bir çizgi çekince kimlik ve birer imge kazanıyordu yıldızlar. Çizgiye işlenmiş yıldızlar bir anlatıya işlenmiş olaylar gibiydi. Yıldızların küme oluşturduğunu düşlemek kuşkusuz ne yıldızları ne de onları çeviren kara boşluğu değiştirdi. Değiştirdiği şey insanların geceleyin göğü okuma biçimiydi.
John Berger (And Our Faces, My Heart, Brief as Photos)
İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da,savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın.
İhsan Oktay Anar (Amat)
Ölümü ilk keşfettiğim an. . . Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızılderili başka bir kamyona ya da bir şeye çarpmıştı. Kızılderililer bütün ana yola dağılmıştı ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim. – Tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydıkları dalgaları hissedebiliyordum ve birden yerde yatan insanların da olay hakkında benim bildiğimden daha fazlasını bilmediklerini farkettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım.
Jim Morrison
Yanılıyordu. Hep yanılmıştı. O ebedi bir yolcuydu. Onun gideceği son bir durak yoktu. İlk kimliğine ulaşmıştı, ama bu hedef de bir aşamadan başka bir şey değildi. Çok yakında yeniden hafızasını yitirecekti. Yeni kişiliğinin üstesinden gelmeye çalışacak, ama olduğunu iddia ettiği kişi olmadığını anlayacaktı. Böylece hep gerçek "ben"i bulma umuduyla araştırmaya yeniden başlayacaktı. Ama o "ben" yoktu. Onu ebediyen kaybetmişti.
Jean-Christophe Grangé
In the terms of our Great Society the Hell's Angels and their ilk are losers -- dropouts, failures and malcontents. They are rejects looking for a way to get even with a world in which they are only a problem. The Hell's Angels are not visionaries, but diehards, and if they are the forerunners or the vanguard of anything it is not the "moral revolution" in vogue on college campuses, but a fast-growing legion of young unemployables whose untapped energy will inevitably find the same kind of destructive outlet that "outlaws" like the Hell's Angels have been finding for years.
Hunter S. Thompson (Hell's Angels)
Bazı insanların yüzü buralı değildir. Görür görmez anlarsınız. Çekip gideceklerdir, hem de ilk fırsatta. Dolayısıyla onlara bakarken onları yaşanan anın boşluğuna çivilemek istercesine bütün gözlerinizle bakarsınız. İleride anımsamanızı kolaylaştıracağına inandığınız dipdiri bir dikkatle bakarsınız. Sonradan yaşadıklarınız ne olursa olsun, ilk bakışta gördükleriniz doğru çıkar. Çekip giderler gene de. Yazınızda yazılıdır bu. Bakışlarınızda da.
Murathan Mungan (Aşkın Cep Defteri)
Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina şu gramofon, şu göl ve üstündeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdikleri işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta gözle görünmeyen bir manası. Ben ise bir dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum.
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
İnsan korkunçtur. Babası Cemil Gezmiş'e göre Deniz, bunu doğduğu gün anlamıştı; o yüzden de, bütün bebekler gibi dünyaya gelir gelmez ağlamıştı. Cemil Bey, 18 Ocak 1971 tarihinde oğluna yazdığı açık mektupta şöyle diyor: Karlı bir şubat sabahı Ayaş'ta gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum; çünkü karşında yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün: İnsanları... Yani bütün istikbalini onların mutlu olmaları uğrunda feda edeceğin insanları... Canavarların en korkuncu olan bizleri... Tanrı'nın bahşettiği zeka ve yetenekleri, zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanan uygar yaratıkları... Onları gördün ve içinden, "Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim" diye düşündün. Onun için ağladın.
Can Dündar
Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilmediği için... Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi.
Hakan Günday (Az)
Aryans?" I asked, thinking I must have heard the word incorrectly. Christian and Allie nodded. "Aryans as in white supremacist, those sorts of Aryans?" "Yes," Christian said. "Neo-Nazis?" My mind was having a hard time grasping the idea of a power-hungry vampire leading an army of Hitler's Youth. "Skinheads and their ilk?" "Hasi, what is it you find so unbelievable?" Adrian asked, a smile in his voice. "Oh, I don't know. I guess I just expected that any army Saer raised would be… you know… the evil undead." Everyone just looked at me. "Oh, yeah, I guess you're right. Neo-Nazis are more or less the evil undead. Right. So we have Saer about to attack at any moment with a bunch of goose-stepping Nazis. Great. Anyone here do a really good Winston Churchill impression?
Katie MacAlister (Sex, Lies and Vampires (Dark Ones #3))
.. İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin esvafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?
Sabahattin Ali
All Carolina folk are crazy for mayonnaise, mayonnaise is as ambrosia to them, the food of their tarheeled gods. Mayonnaise comforts them, causes the vowels to slide more musically along their slow tongues, appeasing their grease-conditioned taste buds while transporting those buds to a place higher than lard could ever hope to fly. Yellow as summer sunlight, soft as young thighs, smooth as a Baptist preacher's rant, falsely innocent as a magician's handkerchief, mayonnaise will cloak a lettuce leaf, some shreds of cabbage, a few hunks of cold potato in the simplest splendor, restyling their dull character, making them lively and attractive again, granting them the capacity to delight the gullet if not the heart. Fried oysters, leftover roast, peanut butter: rare are the rations that fail to become instantly more scintillating from contact with this inanimate seductress, this goopy glory-monger, this alchemist in a jar. The mystery of mayonnaise-and others besides Dickie Goldwire have surely puzzled over this_is how egg yolks, vegetable oil, vinegar (wine's angry brother), salt, sugar (earth's primal grain-energy), lemon juice, water, and, naturally, a pinch of the ol' calcium disodium EDTA could be combined in such a way as to produce a condiment so versatile, satisfying, and outright majestic that mustard, ketchup, and their ilk must bow down before it (though, a at two bucks a jar, mayonnaise certainly doesn't put on airs)or else slink away in disgrace. Who but the French could have wrought this gastronomic miracle? Mayonnaise is France's gift to the New World's muddled palate, a boon that combines humanity's ancient instinctive craving for the cellular warmth of pure fat with the modern, romantic fondness for complex flavors: mayo (as the lazy call it) may appear mild and prosaic, but behind its creamy veil it fairly seethes with tangy disposition. Cholesterol aside, it projects the luster that we astro-orphans have identified with well-being ever since we fell from the stars.
Tom Robbins (Villa Incognito)
Adil olanin pesinden gidilmesi dogrudur, en guclunun pesinden gidilmesi ise kacinilmazdir. Gucu olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan guc ise zalim. Gucu olmayan adalete mutlaka bir karsi cikan olur, cunku kotu insanlar her zaman vardir. Adaleti olmayan guc ise tohmet altinda kalir. Demek ki adalet ile gucu bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek icin de adil olanin guclu, guclu olanin ise adil olmasi gerekir. Adalet tartismaya aciktir. Guc ise ilk bakista tartisilmaz bir bicimde anlasilir. Bu nedenle gucu adalete veremedik, cunku guc, adalete karsi cikip kendisinin adil oldugunu soylemisti. Hakli olanin guclu kilamadigimiz icin de guclu olani hakli kildik.
Erich Auerbach (Mimesis: The Representation of Reality in Western Literature)
Bu ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrı'nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin... ... Gerçek, parlayıp ışık saçmaz. ... Öyle sıkıcı işler vardı ki, çalışmamak için insan kendini sakat bırakabilirdi. ... Zamanın sınırlı olduğu, kanunlar ve emirlerle dolu ve mülkiyete dayalı bu dünyada insanların yaşayabilecekleri tek gerçek macera uyuşturucu. ... Birinin zayıf olduğunu hayal etmek, onun güçlü olduğuna inanmaktan çok daha kolay. ...
Chuck Palahniuk (Survivor)
Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile!Sonra birdenbire heyecanlanırız,bir taraf tutarız.Bir an evvel,kafi derecede kuvvetli olmamasına kızarız.Haydi!... deriz,daha kuvvetli!Daha müthiş!...deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz.Fakat hangimiz o esnada o adamı yerinde bulunmayı isteriz?Hiçbirimiz,değil mi?Bunlar da öyle işte...Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler.Ve bizi alkışladılar.O anda çok samimi idiler.Fakat "Ringe buyurun!" deyince işler değişti.Burada kendi menfaatler,emniyetleri var!
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
Our world was a battleground on which good and evil clashed, and many of the combatants on the dark side were known to everyone. Terrorists, dictators, politicians who were merchants of lies and hate, crooked businessmen in league with them, power-mad bureaucrats, corrupted policemen, embezzlers, street thugs, rapists, and their ilk waged part of the war, and their actions were what made the evening news so colorful and depressing. But those fighting in that dark army had their secret schemes, too, intentions and desires and goals that would make their public villainy seem almost innocent by comparison. They were assisted by other politicians who concealed their hatred and envy, by judges who secretly had no respect for the law, by clergymen who in private worshipped nothing but money or the tender bodies of children, by celebrities who trumpeted their concern for the common man while in their off-screen lives assiduously hobnobbing with and advancing the interests of the elite of elites.… The war unseen by most people was one of clandestine militias, unincorporated businesses, unchartered organizations, philosophical movements that could not survive fresh air and sunlight, secretive coalitions of lunatics who didn’t recognize their own lunacy, nature cults and science cults and religious cults.
Dean Koontz (Saint Odd (Odd Thomas, #7))
Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti. Dişimdeki küçük bir oyuğun içine giren bir yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. Barınamazsın o kovukta, yabancı diyor. Tükürük bezler, o küçük parçayı eritmek, boğmak için seller akıtıyor; dil, bir yılan gibi tekrar saldırıyor, küçük bir gedik bulup dalmaya çalışıyor. Boğazım yutkunuyor: büyük anaforlar yaratıp yutmak istiyor bu bilinçsiz küçük parçayı. Hepsi el birliğiyle uğraşıyorlar, kendilerini harap ediyorlar. Dilin ucu parçalanıyor, boğaz kuruyor. Amaç, canlının bütünlüğünü korumak, değişmesini önlemek. Yeni olan her şeye isyan ediyor vücut: dünyanın en rahat yatağında ilk yattığı gece uyuyamıyor. Beyin, vücudun o korkunç diktatörü de tutucu bir derebeyi aslında. Gene de vücut kadar geleneklerine bağlı değil. Bazen vücudu, yeni maceralara, bilinmeyen yaşantılara, sürüklemek istiyor ve cahil hücrelerin kör başkaldırmasıyla karşılaşıyor. Emirlerini dinlemiyorlar yöneticinin; ayaklanıyorlar.
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
Ah genclik! Genclik! Pervasizca,umursamadan gidiyorsun kendi yolunda-dünyanin bütün hazineleri seninmiş gibi;keder bile seni umutlandırıyor,acı bile alnına çok güzel oturuyor.Özgüvenli ve küstahsın ve "sadece ben canlıyım,bakın!" diyorsun.Kendi günlerin hızla uçup,hiçbir iz bırakmadan yok olur ve içinmdeki her şey güneşin altında eriyip giderken bile mum gibi...kar gibi..ve belki de senin sihrinin bütün sırrı istediğin her şeyi yapabilme gücünde değil,yapmayacağın hiçbir şey olmadığını düşünme gücünde saklı.(İlk Aşk-Turgenyev)
Ivan Turgenev (First Love)
This gesture is one of the motifs of modernity's turn against the principle of imitating nature, that is to say, imitating predefined morphological expectations. It is still capable of perceiving message-totalities and autonomous thing-signals when no morphologically intact figures are left - indeed, precisely then. The sense for perfection withdraws from the forms of nature - probably because nature itself is in the process of losing its ontological authority. The popularization of photography also increasingly devalues the standard views of things. As the first edition of the visible, nature comes into discredit. It can no longer assert its authority as the sender of binding messages - for reasons that ultimately come from its disenchantment through being scientifically explored and technically outdone. After this shift, 'being perfect' takes on an altered meaning: it means having something to say that is more meaningful than the chatter of conventional totalities. Now the torsos and their ilk have their turn: the hour of those forms that do not remind us of anything has come. Fragments, cripples and hybrids formulate something that cannot be conveyed by the common whole forms and happy integrities; intensity beats standard perfection.
Peter Sloterdijk (Du mußt dein Leben ändern)
Bir hayalete karşı mücadeleye başlamak zorunda olduğumu keşfettim. Bu hayalet bir kadındı, onu daha iyi tanıdıkça "evin meleği" şiirindeki kahramanın adını verdim ona. Evin hayaleti korkunç tatlıydı. Olağanüstü alımlıydı. Genellikle hiç bencil değildi. Aile yaşamının zorlu sanatında mükemmeldi. Tavuk varsa kanadı o alırdı. Esiyorsa cereyanda o otururdu. Kısacası, öyle yaratılmıştı ki, hiçbir zaman kendi düşünceleri ya da istekleri olamazdı, tersine başkalarının düşünce ve isteklerine uymayı yeğlerdi o. Ve hepsinden öte -buna değinmeme gerek bile yok belki- arıydı. Yazmaya başladığımda daha ilk sözcüklerde onunla karşılaşıyordum. Kanatlarının gölgesi kağıdımın üzerine düşüyor, odamda eteklerinin hışırtısını duyuyordum... Arkamdan usulca yaklaşıyor ve fısıldıyordu... Sevimli ol, daha alımlı ol, kandır, cinsinin hilelerini kullan. Senin de kendine ait bir beynin olduğunu kimsenin anlamasına izin verme. Ve hepsinden önce: saf ol. Ve kalemimi yönlendirmeye çalışıyordu. Şimdi, haneme kazanç olarak geçirdiğim bir eylemi anımsıyorum... Arkama döndüm ve gırtlağına sarıldım. Onu öldürmek için elimden geleni yaptım. Eğer bu yüzden bir gün hesap vermem gerekirse, bunu kendimi korumak için yaptım, nefsi müdaafaydı. Eğer ben onu öldürmemiş olsaydım o beni öldürecekti.
Virginia Woolf
Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim birkaçını gönderiyorum.Kızma!Biliyorum yanlıştı sana gelmem.Kalan yanlışlıklar değil midir zaten.Karşılaştığımız ilk gün gözlerinde beliren huysuzluğu duyumsamıştım.Seni değişmiş görmeyeceğim hiç.Görmek de istemiyorum.Hep o aynı aşk adamı,töre kaçkını delikanlı.Birdenbire gecikmiş çöküntüye dayanamayan Byron portresi.Ben çürüdüm senin adına durmadan bilerek.Ellerime baktım.Çoraktı,çatlaktı.Belki tek vurgunluğun gözlerimeydi.Onlardı eskitilemeyen.Yıpranmazdılar ben istesem bile.Bir süre oyalama gücü veren sana.Yakınmıyorum. Yanlışlığın nerede olduğunu tam kestiremeden öleceğim gene de.Kin tutmaya ödün vermez bir ölüm olacak,umutlarıma.Bunalımlarını neye dayandırmak istersen iste,açılamazdın,açılmana yardım edemezdim.Tüm cayabileceklerimi birbirine tutuşturmaya kalkışsaydım,nasıl küçülürdüm biliyordum.O bilişi,onurlu alınganlığını yerleştirdiğin yüreğimin suçu ne?Biz bir varoluşun içinde ya da dışındaydık,onu hiçbir payanda ayakta tutamazdı.Susacaksın kuşkum yok,bu susku'yu senden önce salt unutulmuşluğa götürmeyi diliyorum.Kanayan tutkularında neyi parçalasan içinde ben varım,dahası ruhgöçüne uğrayarak ben olacağım !...Mutluyum nasıl isterdim bunu bilmeni.Bildiğini bilmek umudu,arttırmıyor mu sanıyorsun acımı.Aynı zamanda şaşkın bir doğa çarpığı.Ne İskender'ler imgeledim,ne Salvador Dali'ler sende.Bir gün beni yersiz yücelterek içini rahatlatmaya zaman bırakacağımı da seziyorum.Kocadı artık yüreğim,durmaya gönüllü.Duymayayım da yanıl,kutsa benden sonra beni,bağışladım şimdiden.Masalımızı yazmayacaksın yaşadığıma inandıkça.İşin kötüsü,yok olduğuma da inanamayacaksın!Gene de esirgeyeceğim seni,kesin ardıma bırakacağım,senin dileğin de bu,öylesine hırpalıyorsun çünkü,değmez bulacak,insanlık tragedyası karşısına çıkarılmış clown fantezisi sayacaksın,bize göre dünyamızın çocuk kalmış sevdasını!Oysa,bir kez ölümlü bakışını durdurabilseydin zamansızlıkta...Dur,yokla bedenini,bak ne sıcacık!Hep kıskandın kendini,kendinden canım aptalım benim.Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!
Vüs'at O. Bener (Buzul Çağının Virüsü)
But beyond the extravagance of Rome's wealthiest citizens and flamboyant gourmands, a more restrained cuisine emerged for the masses: breads baked with emmer wheat; polenta made from ground barley; cheese, fresh and aged, made from the milk of cows and sheep; pork sausages and cured meats; vegetables grown in the fertile soil along the Tiber. In these staples, more than the spice-rubbed game and wine-soaked feasts of Apicius and his ilk, we see the earliest signs of Italian cuisine taking shape. The pillars of Italian cuisine, like the pillars of the Pantheon, are indeed old and sturdy. The arrival of pasta to Italy is a subject of deep, rancorous debate, but despite the legend that Marco Polo returned from his trip to Asia with ramen noodles in his satchel, historians believe that pasta has been eaten on the Italian peninsula since at least the Etruscan time. Pizza as we know it didn't hit the streets of Naples until the seventeenth century, when Old World tomato and, eventually, cheese, but the foundations were forged in the fires of Pompeii, where archaeologists have discovered 2,000-year-old ovens of the same size and shape as the modern wood-burning oven. Sheep's- and cow's-milk cheeses sold in the daily markets of ancient Rome were crude precursors of pecorino and Parmesan, cheeses that literally and figuratively hold vast swaths of Italian cuisine together. Olives and wine were fundamental for rich and poor alike.
Matt Goulding (Pasta, Pane, Vino: Deep Travels Through Italy's Food Culture (Roads & Kingdoms Presents))
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde, karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri. Dedikodu gibi olmasın, Yılmaz öyledir. Onu çocukluğundan bu yana tanıyor, kendisiyle yıllardan beri düşünce alışverişinde bulunuyor olmaklığım, beni, başkalarıyla ilişkilerinde çok gördüğüm bu tutuma alıştırdı. Saygılı bir barış durumudur aramızdaki. Buna karşılık, karşısındakini tanımak isteyen, karşılıklılık gözeterek biribirilerini biribirilerine açan, veren insanların yakınlıkları, destek görmelidir; hiç değilse, benden... Bir de pattadak çıkagelenler vardır, senden istediğini senin rızanla alan, seni kendine bağlamasını başaranlar vardır... Günün birinde geldikleri gibi giderler. Ya alacaklarını aldıkları, bu da kendilerine yettiği için... Tabii, bu durumda, ilk öbektekiler gibi davranmış olurlar: Yağma bitmiştir... Ya da sen onlara, kabul etmek istemedikleri bir ölçüde bağlandığın için. Yani "başkası yağmalanır ama ben, başkasının kullanabileceği bir toprak değilim," türünden bir tutum... Senden uzaklaşırken senin ne düşündüğünü hiç merak etmezler...
Bilge Karasu (Kılavuz)
Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer.Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer).Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar.Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler.Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez). İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler).Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler.Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir). Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu, ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır.Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce,acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler.(Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da,tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerdedeonarahat vermemiştir
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
Herkes kabul eder ki fotoğraf görüntüsü gerçeklik açısından mükemmele en yakın aktarımdır. Fotoğrafik vizyonun gerçekliğini reddettiğim gün şeyleri başka türlü görmeye başladım. Tıpkı aynada çok uzun süre ve yoğun bir dikkatle kendimize baktığımızda olduğu gibi nesneler uzun süre bakıldıklarında tanıdık, bildik olmaktan çıkıyor, sırlarını ele vermeseler bile yabancı bir dünyanın kapılarını aralıyorlardı. İlk keşiflerimden biri iç gerçekliğin dış gerçekliğe eşit olduğuydu. Bu belki bir beşinci boyut, bilinç boyutuydu. Bunu gördüğüm an bireysel psikolojilerin bir anlamı kalmadı. Geniş ya da uzak açıdan bakıldığında insanlar çinliler ya da zenciler gibi birbirlerine eşitleniyordu. Her özel durum ise adım adım bizden uzaklaşıyor ve bilinmeze doğru yol alıyordu.
Lâle Müldür (Kuzey Defterleri)
Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünya da bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir de bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda hep kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabiî bu arada sizler de boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık; kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik(sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken bir takım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız dâvalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi(siz) kötü(biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
Halbuki komünist değildi Selim. Düşünmemişti komünizmin ne olduğunu bile. O sadece on sekiz yaşındaydı ve yirmi beş kuruş yerine elli kuruş istiyordu ve on dört saat yerine on saat. Polis bu kanaatta değildi fakat. Yatırdılar Selim'i yere. Selim kalktığı zaman basamıyordu döşemelere. Yatırdılar Selim'i yere, Selim kalktığı zaman göremiyordu önünü artık. Yatırdılar Selim'i yere, Selim kalktı ve yığıldı. Selim'in koltuklarına girip karanlık bir odaya götürdüler. Ve duvarda bir çiviye bağladılar saçlarından, o suretle ki döşemeye ancak ayak parmaklarının ucu dokunuyordu. Bir tramvay geçti sokaktan gıcırtılarla. Yakın bir yerde yatsı ezanı okunuyordu. Çözdüler Selim'i çividen, yatırdılar Selim'i yere. Ve Selim kalktığı zaman bir pencere gördü uzaktan çok uzaktan ama perdesiz karanlık bir pencere. Atıldı ona doğru. Camlar kırıldı şangırdayarak. İlk önce kayboldu bir insan başı sonra kayboldu iki ayak.
Nâzım Hikmet (Human Landscapes from My Country: An Epic Novel in Verse)
Zeki olduğunu göstermenin neden aptallık olarak algılandığı sorgulanırsa, akıllara gelecek ilk karşılık atalarımızdan kalma eşyaların tozunu taşır gibidir; çünkü bu karşılığa göre, zeki değilmiş gibi görünmek temkinli davranmaktır. Günümüzde ilk bakışta artık anlaşılması mümkün olmayan ve derinlemesine kuşku içeren bu temkinli davranış, muhtemelen zayıf insan için akıllı görünmemenin gerçekten de daha akıllıca olduğu dönemlerdeki koşullardan kaynaklanır; zira zayıf kişinin zekası, güçlü insanın hayatını tehlikeye atabilir! Aptallıksa teskin edicidir, güvensizliği yatıştırır; günümüzün deyimiyle “silahsızlandırır.” Bu tarz eski kurnazlığın ve ustalıklı aptallığın izlerine bağımlı ilişkilerde hala rastlanabilir, zira birinin bir başkasına bağımlı olduğu bu tür ilişkiler içinde güçler öyle orantısız paylaştırılır ki zayıf kişi kurtuluşunu olduğundan daha aptalca davranmakta arar: Bu izler kendini, örneğin, köylünün sözümona kurnazlığında, hizmetçinin mürekkep yalamış efendilerini idare etmesinde, askerin üstüyle, öğrencinin öğretmeniyle ve çocuğun ebeveyniyle ilişkisinde gösterir. Zayıf kişinin bir şeyi becerememesi, o şeyi yapmak istememesinden daha az sinirlendirir gücü elinde bulunduran kişiyi. Aptallık güçlü insanı çaresizliğe sürükler, diğer bir deyişle tam olarak bir zayıflık hali ne ise, ona! ... Fakat aptallık aynı zamanda kızgınlık yaratabilir ve her durumda yatıştırıcı olmaz. Kısaca söylemek gerekirse, aptallık genellikle sabırsızlığa yol açar, bazı istisnai durumlarda zalimliği de körükler ve bu zalimliğin hastalıklı ve tiksinti uyandıran aşırılıkları, ki bunlar kabaca sadizm olarak nitelendirilir, aptal insanları çoğunlukla mağdur rolünde gösterir. Şurası açık ki bu durum, aptal insanların zalim insanların kucağına nispeten daha kolay düşmeleri yüzünden ortaya çıkar, fakat bunun aynı zamanda her açıdan hissedilen bir direnç yoksunluğuyla da bağlantısı varmış gibi görünür, ki bu direnç yoksunluğu, kan kokusunun avlanma şehvetini uyandırmasına benzer şekilde, hayal gücünü vahşileştirir: Bu, aptal insanı neredeyse sırf limit duygusu tamamen yitirildiği için zalimliğin aşırıya kaçtığı ıssız bir yere doğru çeker. Acı çektirende görülen bir acı çekme türüdür bu, acı çektirenin vahşetinde saklı bir zayıflıktır ve rencide olmuş duygudaşlığın öfkesine tanıdığımız öncelik her ne kadar bunu fark etmemize nadiren müsade etse de, zalimlik de aşk gibi birbiriyle uyumlu iki insanın varlığına ihtiyaç duyar.
Robert Musil (Über die Dummheit)
Regina’yı bir yana bırakıp yıllar sonra birdenbire yeniden Gregor Samsa’yı düşünmeye başladığın o güz gününü hatılıyor musun? Güneşli ama serin bir gündü ve sis henüz dağılmamıştı. Yoksulluğun tepelerinden koşarak gelen çocuklar tarlalara dağılırken, sen onların rüzgarla aşıp geçtikleri çitin önünde duruyordun. Özenli, iyi giysiler vardı üzerinde. Tertemiz, boyalı ayakkabılarından birini tele dayayıp gözlüklerinin arkasından ufku görmeye çalıştın. Sakin bir gündü. “Sis ne zaman kalkacak acaba?” diye düşündün. Çit seni rahatsız ediyordu ve özgürlük duygusunu henüz yitirmemiştin. Kendinden yana ciddi bir sıkıntın yoktu. Hatta seni başkalarından ayıran özelliklerin olduğuna inanıyordun. Diyordun ki “Değişim, doğanın ve insanların yasasıdır. Nasıl olsa böyle gitmez bu…” Ama çit olduğu yerde duruyordu. Bilinçaltı bir kolaylık isteği yüzünden mi düşündün Gregor Samsa’yı? Bir böcek bir insandan daha kolay aşar kimi engelleri. Üstelik göze çarpmaksızın. İlk bakışta haklı görünüyordun. Çit yüksekti, teller dikenli, ufuk belirsiz. Ortalık neredeyse ıssızdı, tellere yanlış notalar tünemiş kargaları saymazsan. Onları da eskiden beri küçümsersin. Belirsiz bir zamanda, tertemiz çoraplarının içinde rahatça duran ayaklarının derisine bir kıl örtüsünün dokunuşunu ilk kez fark ettin. Şaşkınlıkla çıkardın ayakkabı ve çoraplarını. Tuhaf bir şeydi, ama gerçek. Ayakların küçülmüştü ve adamakıllı kıllıydı. Tırnakların uzun, ince, hafifçe kıvrık. Önce “nasıl olsa fark edilmez” diye düşünüp çoraplarını yeniden giymek istedin. Hatırlıyor musun hangi gündü bu? Herkesin değil, ama “senin” kaybedecek şeylerin olduğunu düşündüğün, olup bitenleri bir alınyazısı gibi karşılamaya hazırladığın gün mü? Yoksa biraz daha önceye mi gidelim? Belki de tam kıyıda durmanın daha akıllıca olduğunu akıl ettiğin gün. Değişen duruma göre çitin iki yanına da kolayca geçebilecek bir noktada bulunmak. Şimdi tıpkı tavuk-yumurta örneği, senin tarihini düşündüğümde, bir türlü yanıtlayamadığım iç içe iki soru var: Ellerinin de ayakların gibi kıllı ve sinirli pençelere dönüştüğünü gördükten sonra mı rahatlayıp “bakın artık evcil ve zararsızım” dedin, yoksa bu ikinci değişiklik, sen böyle dediğin için mi başladı? Her neyse, zaten ikisi de aynı kapıya çıkar. Kendi küçük ve dar dünyanın sorunlarıyla o derece yüklüydü ki kafan, bunları uzun boylu düşünecek zamanın bile yoktu. Ayrıca değişikliği yavaş yavaş benimsemeye de başlamıştın. Mevsimler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu. Bir gün uzaklardan yağmur ve kar kokuları geldi burnuna. Eskisine göre nedense daha iyi koku alıyordun. Neredeyse bir ikinci karakterin olan güvensizlik, hafifçe kıpırdadı içinde. Mevsimlerin ötesine geçenler vardı ama sen onlardan değildin. Ayrıca korunması gerekli, değerli bir varlıktın. Bir ses, “gel buraya” dedi, “gir içeriye.” İşte bir soru daha: Kendi içinden mi geldi bu ses, yoksa yukardan , göklerden mi? Döndün. Arkanda, tam da senin için hazırlanmışa benzeyen bir çatı. Bir ev değildi bu. Daha çok bir kulübecik. Ama seni fırtınalardan koruyabilirdi. Yüzündeki değişikliği ne zaman fark ettin diye soracaktım, vazgeçtim. Çünkü bilirim, yüzümüz görmek için eğildiğimiz her aynanın arkasında bir sır vardır. İstersen burada sana bir öykü anlatayım. Bir köpekle bir çocuğun öyküsünü: Yağmurlardan sonra bir ikindi vakti, bir köpek geçmişin aynasına bakıyormuş. Orada, burnunu cama dayamış bir çocuk görmüş. Ve çocuğun içinde durmadan büyüyen, çiçek açan bir şeftali ağacı. “Eğer bu bir düş değilse” demiş köpek, “ seninle bir yerlerden tanışıyoruz…” Gülmüş çocuk. “Hayır” demiş, “yüzü seninkine benzeyen bir arkadaşım yok benim…” Öyle sanıyorum ki o çocuk sendin. Ama artık düş bile değil senin için. Hazirandı.İkimiz de biliyoruz, o gün fark ettin, arada çit değil, dipsiz bir uçurum bulunduğunu. Özgür bir insanla bir köpeği ayıran. Ve ben sana bu soruları hiç sormazdım, durduğun yerde Gregor Samsa’yı düşünmeseydin. (15 Ağustos '83)
Onat Kutlar
İNCİ Yüzlerce sene evvel çok güzel bir kız varmış. Ayağına kapanıp bütün gençler yalvarmış Bu eşi bulunmayan güzeli almak için. Erimişler aşk denen alevden için için, Güneşin sızağıyla eriyen karlar gibi; Hepsinin bu sevdadan hicran olmuş nasibi... Böyle yaşıyorlarken dünyalarına küskün, Güzel kız davet etmiş aşıklarını bir gün. Demiş:"Elbet veremem gönlümü hepinize, Fakat bir müsabaka açıyorum ben size: En güzel, en kıymetli inciyi bana her kim Getirirse onunla artık evleneceğim..." Aşıklar mallarını feda edip satmışlar, Dört taraftan en büyük inciyi aratmışlar. Yüzlerce sene evvel bir saz şairi varmış; Bu gencin de gönlünü o kızın aşkı sarmış. Aklını alıvermiş gök ela renkli gözler; Her dakika biricik sevgilisini özler, Her dakika ağlarmış, sızlarmış, ah edermiş; Aşkından perişanmış, mahzunmuş, derbedermiş... Duymuş müsabakayı bu aşık da nihayet, "İnci nedir?" diyerek o anda etmiş hayret. Çünkü o ana kadar inciyi bilmiyormuş. "İnci nasıl şey?" diye bir ihtiyara sormuş: "Ben onu hiç görmedim gezdim de diyar diyar." Demiş ki zavallıya gülümseyip ihtiyar: "Güzel bir taştır inci, kadınların süsüdür; Durduğu yer onların açık, beyaz göğsüdür. Denizden çıktığından, pahalıdır gayetle..." Bu sözleri duyunca aşık bakar hayretle, Der ki:"Ben deniz nedir, onu da bilmiyorum." İhtiyar denizi de anlatır: "Dinle yavrum, Bu öyle bir sudur ki ufuğa kadar açık, Bazan dalgalar vardır kıyısında ufacık; Bazan fırtına çıkar, hava olunca lodos, Deniz birden kudurup kayalara vurur tos. Sen karada gezmişsin, belli, bu yaşa kadar. Bu dağların ardında çok uzak bir deniz var. Pek merak ediyorsan yürü, memleketler aş." Saz şairi, bu sözler bitince, yavaş yavaş Denizi bulmak için seyahate koyulur; Uzun yollar üstünde harap olur, yorulur. Nihayet gök toprağa ışığını dökerken Bir sahile yaklaşır, henüz şafak sökerken.... Aradan bir yıl geçip nihayet mühlet bitmiş, Aşıklar akın akın kızın yanına gitmiş. Hepsi de dizilmişler önüne birer birer; Ellerinin üstünde donuk, beyaz inciler. Güzel kız seyre dalmış,oturarak yerine; İpek elbisesinin uzun eteklerine Bütün delikanlılar koymuş hediyesini! Gözlerini açarak herkes kesmiş sesini: "Acaba hangisini kabul edecek ?"diye... Dışardan bir gürültü duyulmuş o saniye: "Bırakın, muradıma ben bugün ereceğim, Bırakın sevgilime inciler vereceğim..." "O da getirsin" diye güzel kız vermiş izin, Şair içeri girmiş, tereddüt etmeksizin. Anlatmış kalbindeki sızlayan bir yarayı, Anlatmış uzun uzun bütün bu mecarayı. "Ben bir şair aşıkım, elimde bir kırık saz, Yapyalnız yaşıyorum, derdim çok, sevincim az. O güzel gözlerine bir pınar gibi gönlüm Yıllarca aka aka tükendi tahammülüm. Fakat seni unutmak gelmiyordu elimden. Ve bir gün işittim ki inci istemişsin sen. Ama bu ana kadar görmemiştim ben onu, Öğrendim bu incinin denizde olduğunu. Deniz nerde diyerek arıyordum bu sefer; Aşkının kuvvetiyle aştım dağlar, tepeler. Nice ülkeler gezdim, nice dağlar dolaştım, Bir sabah sonu gelmez bir denize ulaştım: Güneş içinden doğup içinde batıyordu; Sular arzın üstüne yaslanmış yatıyordu. Rüzgar yavaş esiyor,engin sessiz, durgundu; Vücudum aylar süren yolculuktan yorgundu. Aşkınla geliyordu kalbime kuvvet yine; İndim büyük denizin o büyük sahiline İncileri topladım ,uğraşıp didinerek!" Aşıkın sözlerini dinlerken kadın, erkek; Şair omuzundaki bir torbayı uzatmış, Yere, bağını çözüp, incileri boşaltmış. Fakat o anda herkes kahkahalarla gülmüş: Çünkü inci yerine çakıl taşı dökülmüş. Güzel kız genç aşıka demiş: "Bunu iyi bil: Bu, parayla alınan incilere mukabil, Senin çakıl taşların çok değerlidir elbet; Şair! Yaşayacağım seninle ilelebet...
Nâzım Hikmet (Şiirler 8 – İlk Şiirler)