“
There is freedom of speech, but I cannot guarantee freedom after speech.
”
”
Idi Amin
“
All dictators, irrespective of epoch or country, have one common trait: they know everything, are experts on everything. The thoughts of Qadaffi and Ceauşescu, Idi Amin and Alfredo Stroessner—there is no end to the profundities and wisdom. Stalin was expert on history, economics, poetry, and linguistics. As it turned out, he was also expert on architecture.
”
”
Ryszard Kapuściński (Imperium)
“
Gonila me moja preostala seljačka upornost i nemilosrdno jasna misao o potrebi da se branim. Moram. Idi naprijed, poslije umri!
”
”
Meša Selimović (Death and the Dervish)
“
Ti si osoba do te mere navikla da da trpi da misliš da je to normalno. Otkud to u tebi? -Ne znam. Idi pitaj psihologe.
”
”
Marko Šelić (Rubikova stolica (Malterego, #1))
“
Vakt-i, istibdatta söz söylemek memnu idi;
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı!
Devr-i hürriyetdeyiz şimdi, değişti kaide.
Söyletirler evvela, sonra si***ler ananı!
”
”
Şair Eşref
“
یه شعله شکسته، یه شمع رو به بادم
خسته از این زمونه، فریاد گریه دارم
شده فضای خونه، سیه چو روزگارم
از همه دل بریدن، دل به کسی ندادم
عاشق شدم به چشمات، دادم دلُ به رؤیا
رفتی و پا گذاشتی به سادگی حرفام
با یاد تو همیشه
عمرم تموم نمی شه
تموم زندگیمُ به چشمای تو دادم
عمری به پات نشستم،دل به کسی ندادم
منتظرم که روزی تو باشی در کنارم
”
”
علی اکبر سعيدی سيرجانی
“
You cannot run faster than a bullet
”
”
Idi Amin
“
Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu.
”
”
Sabahattin Ali (Kuyucaklı Yusuf)
“
Bırak doktor şu psikanalizi... Allah belasını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz.' Doktor Ramiz derhal psikanalizi bırakıyor ve hemen onun yerini istakozu alıyor. Doğrusunu isterseniz, on senedir, onunla beraber olduğumuz zamanlarda benim de yapmak istediğim hep bu idi. Fakat beni davet ettiği meyhanelerde, masanın üstünde psikanalizden başka ağza konacak doğru dürüst bir şey bulunmazdı.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
The only legitimate antidote for self-doubt and the shameful weakness it breeds is joyful self-acceptance.
”
”
Idi Amin
“
Mama je rekla idi, prehladit ćeš se, a on je rekao ne; mislim da je tada bio spreman ostati na snijegu zauvijek, samo da mu ona još koji put kaže to idi, prehladit ćeš se.
”
”
Miljenko Jergović (Mama Leone plus)
“
As a Nobel Peace laureate, I, like most people, agonize over the use of force. But when it comes to rescuing an innocent people from tyranny or genocide, I've never questioned the justification for resorting to force. That's why I supported Vietnam's 1978 invasion of Cambodia, which ended Pol Pot's regime, and Tanzania's invasion of Uganda in 1979, to oust Idi Amin. In both cases, those countries acted without U.N. or international approval—and in both cases they were right to do so.
”
”
José Ramos-Horta (A Matter of Principle: Humanitarian Arguments for War in Iraq)
“
So, a word to all you Femin-Idi-Amins: Stop “liberating” moms by trying to
make them join the workforce. They’re already doing the job that God put
them here to do: Everything.
”
”
Stephen Colbert
“
Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
En iyisi düşünmemekti, kaçmaktı. Kendi içime kaçmak, fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar
“
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Son Kuşlar)
“
SO NOW IT’S 1979. Year of the Goat. The Earth Goat. Here are some things you might remember. Margaret Thatcher had just been elected prime minister. Idi Amin had fled Uganda. Jimmy Carter would soon be facing the Iran hostage crisis. In the meantime, he was the first and last president ever to be attacked by a swamp rabbit. That man could not catch a break.
”
”
Karen Joy Fowler (We Are All Completely Beside Ourselves)
“
If we knew the meaning to everything that is happening to us, then there would be no meaning.
”
”
Idi Amin
“
Türk’te töre böyle idi; kızı isteyen kağan soylu bey de olsa kız, istediğine eş olurdu.
”
”
Ufuk Cengiz (Kırık Ok: Türk Kağanlığı 1)
“
Belki sıkıntımın en büyük tarafı ,sana hiçbir şey belli etmemek kaygısı idi.Sakın,sakın!...Senin yüzünden bir şey yaptığımı iddia edecek değilim...Ne yaptımsa kendi hesabıma,kendi rezilliğimle yaptım.Zaten işin tefsir edilecek tarafı yok.Hiçbir şey beni mazur gösteremez.
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Osmanlı İmparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru koca gövdesini yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Zeytindağı)
“
Devetüyü Yüksekkaldırım'dan, açık mavi Tophane'den yana yürüyordu. "Tanrım, hangisi?" Köşede bir an durdu. Sonra devetüyünün arkasından gitti. Her şey o bir anlık duruşta olup bitmişti. Gene yanıldı. Açık mavili B. idi. Onun arkasından gitseydi hikaye bitecekti. Ama o Güler'le gitti.
”
”
Yusuf Atılgan (Aylak Adam)
“
Sjećam se: polazio sam "na škole". Mati je grcala ispraćajući me: - Pripazi, sinko, grad je dušmanin. Ne idi sredinom đade, satraće te štagod, ama nemoj ni plaho uz kraj - da te, boj se, ne udari nešta s krova, nego hajde 'nako, 'nako... Dalje nije znala. Ili nije mogla?...
”
”
Zija Dizdarević (Prosanjane jeseni)
“
2 Haziran 1915 / Carsamba Bolayir-Cumali
... Arkadaslar bilmem nereden bir gazete bulmustu. Mal bulmus magribi gibi etrafina toplandik. Okuduk. Bu Pazar'a ait gazete idi. Zavalli memleket ne kadar acizdi. Istanbul'un 6-7 saat mesafesindeki bir sehre gunluk gazete gonderemiyorduk. Kendi denizlerimize bile hakim degildik.
”
”
İbrahim Naci (Allahaısmarladık: Çanakkale Savaşında Bir Şehidin Günlüğü)
“
İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. Fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. Ne kadar abes ve mânasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. İnsan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar
“
Yabancı dil öğrenmek günah sayıldığı için dış politika hiyanetleri Osmanlı topluluğundan ayrılmak istiyen ve Fenerli denen Rumların elinde idi.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
Ne dozvoli da te iko odvrati od tvojih snova! Ne dopusti da ih iko razori! Uzdaj se u Milostivog i uvijek idi dalje!
”
”
Abdurrahman Kuduzović
“
Počni od početka' , reče Kralj važno, i idi sve dok ne stigneš do kraja; onda stani.
”
”
Lewis Carroll (Alice's Adventures in Wonderland (Alice's Adventures in Wonderland, #1))
“
İçlerinde en serti ve en ciddisi hastabakıcı Olimpiada Vladislavovna idi, çünkü onun için hastaları dolaşmak bir Diyakos'un (*) dinsel töreni gibi bir şeydi.
”
”
Aleksandr Solzhenitsyn (Cancer Ward)
“
You know history better than I do, you've been teaching all your life. Without real opposition you get dictators down the line. Idi, Amin, Mugabe. No democracy without opposition.
”
”
Nadine Gordimer (No Time Like the Present)
“
Yeni harfler alındıktan sonra eski yazı ile bir tek kelime bile yazmıyan iki kişi görmüşümdür: Atatürk ve İnönü! İnanışlarına öylesine bağlı idi.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
I kada se pred tobom otvore mnogi putevi a ti ne budeš znala kojim da kreneš, nemoj poći bilo kojim, nego sedi i sačekaj. Diši duboko verujući u sebe, onako kako si disala onog dana kada si došla na svet; ne dozvoli da ti nešto odvuče pažnju; čekaj, i dalje čekaj. Budi mirna, ćuti i osluškuj svoje srce. Kad budeš čula njegov glas, ustani i idi kuda te ono vodi.
”
”
Susanna Tamaro
“
Rat je najgori ljudski posao, Ivane. Uvek zlo ratuje. Ponekad taj strašni posao pokreće pravda. Neko ga radi da bi živeo. Mi Srbi radimo za život. Idi s voljom da živiš. I s verom pošao, sine.
”
”
Dobrica Ćosić (Vreme smrti, knjiga II)
“
Bugünkü kuşaklar daha çok hayatla değil de hayat üzerine görüşleriyle meşguldü. Bu anlaşılmaz saçma bir şeydi ama böyle idi. Onun için de hayat değerini kaybediyor... kelimelerle harcanıp gidiyordu.
”
”
Ivo Andrić
“
So, once again, back to the question - just what IS power?
Is it perhaps no more than a deadly mutation of ambition, one that may or may not translate into social activity? Any fool, any moron, any psychopath can aspire to the seizure and exercise of power, and of course the more psychopathic, the more efficient: Hitler, Pol Pot, Idi Amin, Sergeant Doe and the latest in the line of the unconscionably driven, our own lately departed General Sanni Abacha - all have proved that power, as long as you are sufficiently ruthless, amoral and manipulative, is within the grasp of even the mentally deficient.
”
”
Wole Soyinka (Climate of Fear: The Quest for Dignity in a Dehumanized World (Reith Lectures))
“
Allahovi nimeti se koriste i razvijaju, ne pretvaraju se u truhle pacove koje kolekcionarimo i međusobno razumjenjujemo sa štipavicama na nosu.
Ne sviđa ti se neki poklonjeni nimet. Poljubi, pažljivo ostavi i idi dalje čineći dobro.
”
”
Edin Tule
“
The Thousand Year Reich did not last two decades; the Soviet Union lasted three quarters of a century; Idi Amin ruled for eight years; the Confederacy didn't make it to kindergarten; Argentina's Dirty War lasted six years; Pinochet dominated Chile for sixteen years; nothing lasts forever, even the worst things. Hitler killed himself; Stalin and Franco lasted too long but ultimately dropped dead and last year Franco's body was exhumed from its grand prison-labor-built monument and dumped in a municipal cemetery; Pol Pot died in prison; Mugabe had to step down; Putin is not immortal.
Every day under these monstrosities was too long, and part of the horror of life under a corrupt and brutal regime is that it seems never-ending, but nothing lasts forever. And believing that something can end is often instrumental to working toward ending it; how the people in Eastern Europe dared to hope that their efforts might succeed I cannot imagine.
”
”
Rebecca Solnit
“
...Ən vacibi o idi ki, dəyərli bir əşyamızı itirəndə və axtarıb-axtarıb tapa bilməyəndə qəlbimiz tamamilə qırılmırdı. Böyüyüb ölkədə sərbəst səyahət edə biləndə Norfolka getmək imkanımızın olacağı fikri ilə özümüzə təsəlli verə bilirdik.
”
”
Kazuo Ishiguro (Never Let Me Go)
“
Ben sözlerden değil, bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler, beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.
”
”
İlhami Algör (Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku)
“
...Leon'un gözünde Emma artık tam bir erişilmez nokta idi. Öyle erdemli, öyle ulaşılmazdı ki... Artık bütün ümitlerini yitirmiş haldeydi. Fakat gariptir ki vazgeçişin etkisiyle Emma biraz daha yükseliyor, en yüce makamlara çıkıyordu Leon'un gönlünde. Artık genç kadın gözle görülür her güzellikten arınıyor, bir meleği andırıyordu. En temiz duygulardan biriydi bu. Yaşayışımızda yeri olmayan, sırf ender oldukları için beslenen, yitirilmelerinin verdiği üzüntü, elde etmenin verdiği zevkten daha güçlü olan duygulardı...
”
”
Gustave Flaubert
“
O sinema da yerinde yok. O sinema aynalar içinde idi. Yağmurlu havalarda kumaş kumaş, insan insan kokardı. Birinci mevkiin çocuklarının arasına karıştığımız zaman içim sevda ile dolardı. Her yüz güzeldi. Her çocuk babacandı. Her el nasırlı, küçük, kirli ve sıcaktı.
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Alemdağ'da Var Bir Yılan)
“
Vrijeme prolazi tako brzo", pojasnio je, "a tvoji strahovi uvijek će biti dobra izlika da ne učiniš ono što želiš. Ne sumnjaj u sebe, ne dopusti da te strah sputava, nemoj biti lijena i nemoj temeljiti vlastite odluke na drugima i njihovoj sreći. Idi za onime za čime žudiš, u redu?
”
”
Penelope Douglas (Birthday Girl)
“
Kaže se, raja se odmetnula, raja je neposlušna i nevaljala. Jeste. Ali treba znati da raja ne diše svojom dušom, nego sluša dah gospodara. To vi dobro znate. Uvijek se gospoda prvo iskvare, a raja samo prihvati. A kad se jednom raja otme i pohasi, idi slobodno pa traži drugu, jer od te nema više ništa.
”
”
Ivo Andrić
“
Məncə, onu həmişə gizlətdiyimə görə mənim üçün belə əhəmiyyətli idi. Bəlkə Heylşemdə hamının belə kiçik sirləri var idi, hamımızın qorxuları və arzuları ilə baş-başa qala biləcəyi heçdən yaradılmış kiçik özəl guşələri olmalı idi. Ancaq belə şeylər hiss etməyi səhv hesab edərdik, sanki bununla özümüzü daha çox məyus edə bilərdik.
”
”
Kazuo Ishiguro (Never Let Me Go)
“
Hani halkanın ucunda/ kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve
çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin
matemine/karanlığı fırsat bilene/ve korkaklığıma/ve karabasanlarıma/ oyun
oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırdım ya/
bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/ koyvermedin ki
sürsün bu devran Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye
saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki san bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı
bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/ onu yıkarken suya karışan/ ben oldum.
Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki
içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/
siyah halka/ san halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/
baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını saydım/
tastamam dört etti/ halkalardaki kıvrımları hesapladım/ tastamam senin ismin
etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti
Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ suretim başka bir suret/ ismim bir
başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim
yollarda/ hata ettim/ kusur ettim/ affola... İsimler ki büyülüdür/ sade büyülü mü/ isimler hem de büyücüdür/ sanmam ki çıkmış olsun hatırından/ ismini "fasl-ı hazan" koyalım/ söndüğü yerde aradığını bulasın/ lâkin fasl-ı hazan demek/ fasl-ı hü¬zün demek/ söndüğü yerde/ sana kavuşmam gerek/ onun söndüğü yerde/ benim tutuşmam gerek...
”
”
Elif Shafak (Pinhan)
“
Kendisi tek bir şeyi değil, her şeyi söylemek istiyordu. Anın baskısı, telaşı insana her zaman hedefini şaşırtıyordu. Sözcükler telaş ve heyecanla yanlara kaçıyor, istenilen hedefe ulaşamıyordu. İnsan, bedenin bu heyecanlarını, sözcüklerle nasıl anlatabilirdi? Aradaki boşluğu nasıl anlatabilirdi? Duyumsayan insanın zihni değil, bedeni idi.
”
”
Virginia Woolf (To the Lighthouse)
“
All cultures seem to find a slightly alien local population to carry the Hermes projection. For the Vietnamese it is the Chinese, and for the Chinese it is the Japanese. For the Hindu it is the Moslem; for the North Pacific tribes it was the Chinook; in Latin America and in the American South it is the Yankee. In Uganda it is the East Indians and Pakistanis. In French Quebec it is the English. In Spain the Catalans are "the Jews of Spain". On Crete it is the Turks, and in Turkey it is the Armenians. Lawrence Durrell says that when he lived in Crete he was friends with the Greeks, but that when he wanted to buy some land they sent him to a Turk, saying that a Turk was what you needed for a trade, though of course he couldn't be trusted.
This figure who is good with money but a little tricky is always treated as a foreigner even if his family has been around for centuries. Often he actually is a foreigner, of course. He is invited in when the nation needs trade and he is driven out - or murdered - when nationalism begins to flourish: the Chinese out of Vietnam in 1978, the Japanese out of China in 1949, the Jankees out of South America and Iran, the East Indians out of Uganda under Idi Amin, and the Armenians out of Turkey in 1915-16. The outsider is always used as a catalyst to arouse nationalism, and when times are hard he will always be its victim as well.
”
”
Lewis Hyde (The Gift)
“
Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medenî Kanunla Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lâzım gelince: ''Bize göre değil ha çocuklar...'' dedi.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
Bu öğretmen Linz Realschule'sindeki doktor Leopold Poetsch idi ve bu meziyetleri şahsında toplamıştı. Sert görünüşlğ, fakat içi iyilikle dolu saygıdeğer bir ihtiyardı. Gz kamaştırıcı görünüşü bizi etkiliyor ve peşinden sürüklüyordu. Ders verirken bize içinde bulunduğumuz zamanı unutturan ve bütün sınıfı sihirli bir şekilde geçmişin derinliklerine götürüp, orada yüzyıllarca sislerin altında kalmış birtakım tarihsel olaylara canlı bir gerçeklik kazandıran, bu saçları kırlaşmaya başlamış adamı, bugün bile büyük bir heyecan ile gözlerimin önüne getiririm. Biz öğrenciler, zihinlerimiz açılmış sinirlerimiz gerilmiş, gözlerimizden yaşlar gelecek kadar heyecanlı bir biçimde bu adamın dersini dinlerdik.
”
”
Adolf Hitler (Mein Kampf)
“
Öyleyse ne idi bu? Ne demek oluyordu? Birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? O kılıç kesebilir miydi? O yumruk inebilir miydi? insanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? Dünyanın gidişini yürekten bilmenin olanağı yok muydu? Yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi ? insan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atımıveriyordu ?
”
”
Virginia Woolf (Deniz Feneri)
“
Bir zamanlar bütün dünyaya hükmedip cümle mülke 'benim' diyenler bu adamlar mıydı, şu taşlara başlarını koyup yatanlar, bir vakit köşkleri, sarayları beğenmeyenler miydi? Bir vakitler beylik yapan, kendisine kapıcı tutanlar acaba bunlardan hangisiydi? Hani o şirin sözlüler, nerde o güneş yüzlüler; sorsam, araştırsam bulur muydum? Kabristan; bir ibretlik yer idi; ne kapı vardı giresi, ne yemek vardı yiyesi, ne ışık vardır göresi!..
”
”
İskender Pala (Od)
“
Kısa bir süre sonra bakteri savunma sisteminin en az iki kritik bileşen içerdiği anlaşıldı. Bunlardan birincisi ''arayıcı'' idi - virüsün DNA'sıyla örtüşerek tanıyan bakteri RNA'sı. Bu tanıma ilkesi de hayret vericiydi: ''Arayıcı'' RNA, virüs DNA'sının ayna görüntüsüydü - yin ve yang gibi. Böylece istilacı virüsün DNA'sını fark edebiliyordu. Düşmanın resmini sürekli cebinde taşır gibi veya bakteri örneğinde, düşmanın resminin negatifini genomunda taşır gibi.
”
”
Siddhartha Mukherjee (The Gene: An Intimate History)
“
Here’s the thing about birthdays. Your dad didn’t pull out. You didn’t do shit. You didn’t earn anything. I’ll tell you who else has or had birthday celebrations each year: Charles Manson, Jim Jones, Osama bin Laden, Pol Pot, Jeremy Piven, and Ted Bundy. All the people you hate in life, all the pedophiles, all the murderers, all the IRS auditors have birthdays. I don’t think we should celebrate Idi Amin’s birthday and I don’t think we should celebrate yours either.
”
”
Adam Carolla (President Me: The America That's in My Head)
“
Cehennemliklerin suçu seks ve içki idi.
Cennetliklerin mükafatı da seks ve içki..
Gelecektekiler bizim saflığımıza gülüyorlar..
Sen anlıyor musun?
Ben anlamıyorum!
Huri ve fahişenin farkı nedir?
Biri Allah' ın çalışanı, diğeri kulunun..
İnananlarına rüşvet olarak Huri veren Allah ve Genelev olan Cennet!
Hangisi günahsız?
Çaresizlikten karnını böyle doyuran fahişe mi?
Yoksa vücudunun hazzı, kulların iyi işlerinin mükafatı olan Huri mi?
Sen biliyor musun?
Ben bilmiyorum!
”
”
Sadık Hidayet
“
İnsanoğlu böyleydi, kendisine emniyet edilmesinden hoşlanırdı. Bu onu hayatın efendisi, büyük ve tek yapıcısı vasıflarında içten doyuran duygu idi. Kısa ve ıstıraplı ömrüne, budalalığına ve hodbinliğine rağmen bu sakat ve eksik doğmuş tanrı, bu emniyeti kendisi için tek ibadet bilirdi. Buna rağmen onu yalancı çıkarmaktan da hoşlanırdı. Çünkü değişmesini, kendini ayrı ayrı vaziyetlerde idrak etmesini de severdi. Çünkü hodbindi, çünkü içindeki konuşma tek taraflı değildi.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur)
“
Aslında, teorileri, olan teorileri bir bir çürütmeyle ilgiliydi. Descartes yanlıştı, Kant yetersiz ve Hegel bir burjuvaydı. Geleneksel filozofların hiçbiri 20.yüzyılda yaşamak için yeterli değildi. İç dünyasıyla yoğun ilgilenişi, psikolojik haritasını anlamasına yol açtı ve Freud onu büyülemişti. Fakat sonunda Freud'un da yeterli olmadığını fark etti : Psikanaliz, zihnin özerkliğini reddediyordu. Entelektüel devlerin bir bir dökülmesiyle geriye kalan ''bireyin özgürlüğü'' idi.
”
”
Paul Strathern (Sartre in 90 Minutes (Philosophers in 90 Minutes Series))
“
Idi Amin wore reflective sunglasses so that his victims could only see their terrified expressions reflected back at them). Amin and the Mafia are associated with death, and their dark glasses or “shades” suggest the inhabitants of Hades. Used in the singular, a “shade” is a visor for shielding the eyes from strong light and, hence, a forerunner of “shades,” a colloquial term for sunglasses. But a shade is also a scientific apparatus or shutter for intercepting light passing through the camera that enabled the photographer to take the pictures
”
”
Richard Restak (Mozart's Brain and the Fighter Pilot: Unleashing Your Brain's Potential)
“
Eski hukukumuzun kaynağı Arap İslam Hukuku idi. Dinî bakış açısı bu hukukun ölçüsü idi. Dinî görüş sadece medenî hukukta değil, anayasalarda bile hükmünü yürütüyordu. Yeni hukukumuzun esin kaynağı, bir taraftan Türkçülük, diğer taraftan Batıcılıktır. İnkılabın yoğun çalışma döneminde, milletin çıkarlarını derin şekilde hissetmekten kaynaklanan görüşlere göre, yeni hukukumuzun millî, felsefi, toplumsal esasları mevcuttur. Hukukumuzun bu bilimsel esaslarını tespit ve aydınlatmak için, ülke tamamen yeni ruhla canlanmış bir bilimsel kuruma muhtaç idi.
”
”
Mustafa Kemal Atatürk (ATATÜRK’ÜN NOT DEFTERLERİ XII)
“
nesimî ve mansur'la tenim dağıldı benim;
kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi...
bir aynaya düşer de kırılırken bedenim,
söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi...
düşüş düşleri oldum- ve 'kendinle seviş!...'
dediler... Söz'ü gördüm... zaten nicedir
üstünde kar ve inkârla belenmiş meneviş
sırları var! âh, bu z e h e b î gecede,
at üstünden 'eğer'i, atla kayıtsız koşulsuz
dörtnala o serseri aynaya... bu h u r u f î hecede
ol!... çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz...
ordayım işte, gelgelelim hiç bilmedim yerimi
âh, elimle yüzerim elbet kendi derimi...
”
”
Hilmi Yavuz
“
Distinctively gentle he was, and trustworthy, and of special courtesy. His great physical strength was never used in combat, men remembered, except when needed for the defence of the weak. In the last hours, when his mind went roving over the past, he said to someone who stoody by: 'I thank god that in all my life I never struck a man in anger...Ishould have killed my antagonist and then his blood, at this awful moment, would have lain heavily on my soul....Idie at peace with all mankind.' (Referring to Augustine Washington, husband of Mary Ball and father of George Washington.)
”
”
Nancy Byrd Turner (The Mother of Washington)
“
Ako ti je dobro, ne uznosi se, ne oholi, jer pad dolazi iznenada, ako ti je loše ne uništavaj se, ne ništi se u zlu, jer i sreća dođe iznenada.
Nikada ne idi u krajnost, jer moraš biti spreman za uspone i padove, niti gledaj druge s visoka, niti saginji glavu pred svima, jer ti si samo dio čovječanstva, nit nešto iznad, nit nešto ispod, i što god da te snašlo prihvati to kao čovjek, ponesi se kao čovjek, budi čovjek.
Čovjek je satkan od emocija, da plače, smije se, raduje, ljubi, a ne da bude iznad svih i ponižava dok ga drži trenutno prolazno dobro ili da se samouništava u trenutno prolazno lošoj situaciji.
”
”
Meša Selimović
“
Sanki arasından bir şey onu çağırmış gibi, birden dönüp tuvalinin başına geldi. İşte resmi karşısında idi. Evet, tüm o yeşilleri o mavileri, o yana bu yana uzanan, birbirlerini kesen çizgileri, bütün demek istediği ile karşısında idi. Kimbilir belki tavan arasına asacaklar, belki de yırtıp atacaklar diye düşündü. Yeniden fırçasını alarak, kendi kendine, ama ne zararı var? dedi. Basamaklara baktı; bomboştu; tuvaline baktı; busbulanıktı. Ani bir devinimle, her şeyi tüm açıklığı ile görüvermiş gibi, oraya tam ortaya bir çizgi çekti. İşte olmuştu; tamamlanmıştı. Yorgun fırçasını bırakarak, evet, diye düşündü, gördüm sonunda.
”
”
Virginia Woolf (To the Lighthouse)
“
When they learned what orders they were to execute, they fell into a panic. They were concerned about releasing more than three thousand people from prisons, internment camps and exile. House arrest was to be withdrawn from more than a hundred. ‘No, it didn’t only apply to bandits, common criminals and hired mercenaries. The pardons were mostly for dissidents. Among the pardoned were henchmen of the deposed King Rhyd and people of the usurper Idi, their virulent partisans. And not only those who had supported in word: most were in prison for sabotage, assassination attempts and armed revolts. The minister of internal affairs was horrified and papa extremely worried. ‘While
”
”
Andrzej Sapkowski (The Tower of Swallows (The Witcher, #4))
“
Tuhaf kader cilveleri vardır. Eğer Lenin çarlığı yıkmasaydı ve Rusya zafer gününe erişse idi, İstanbul Rus olacaktı. İnsanın acaba bir İstanbul köşesine Lenin’in büstünü koysak mı, diyeceği gelir. Eğer Yunan ordusu 16 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmasaydı, bizim büyük devletler cephesine karşı bir savaşa girişmemiz pek güç, belki imkânsız olacağına şüphe yoktu. Dağdan haydutlar inerek vatanı kurtarma savaşına katılacaklar, Anadolu’nun bütün dağınık dayatış kuvvetleri artık ortaklaşa bir savaş amacı bulacaklardı. 16 Martta İngilizler İstanbul’u işgal edince de, Anadolu İstanbul’dan büsbütün koparak tam beş hafta sonra, 23 Nisanda Ankara’da yeni Türk devletinin temelleri atılacaktı.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
İşte hep kendini sonunda, istesin istemesin, böyle denizin yavaş yavaş kemirdiği bir toprak parçası üzerinde bulur ve orada bırakılmış bir deniz kuşu gibi tek başına dururdu; bu onun yazgısı, ona özgü bir şeydi; işte onun asıl gücü, asıl üstünlüğü buradaydı; tüm fazlalıkları birden silkip atmak, özleşmek, küçülmek, bedence bile daha hafiflemek, daha yalın görünmek ve yine de kafa gücünden hiçbir şey yitirmemek; kendi küçük toprağı üzerinde durup, insanların içinde bulunduğu bilisizliğin, aymazlığın karanlığına meydan okumak, bizim bir şeyden haberimiz yok ama deniz, üzerinde durduğumuz kara parçasını alttan alta durmadan kemirmektedir, diye düşünmek - işte bu onun yazgısı, onun yeteneği idi.
”
”
Virginia Woolf (Deniz Feneri)
“
Do you know Aggrey Awori?’ Mushana said, ‘He’s an old man.’ Awori was my age, regarded as a miracle of longevity in an AIDS stricken country; a Harvard graduate, Class of ’63, a track star. Thirty years ago, a rising bureaucrat, friend and confidant of the pugnacious prime minister, Milton Obote, a pompous gap-toothed northerner who had placed his trust in a goofy general named Idi Amin. Awori, powerful then, had been something of a scourge and a nationalist, but he was from a tribe that straddled the Kenyan border, where even the politics overlapped: Awori’s brother was a minister in the Kenyan government. ‘Awori is running for president.’ ‘Does he have a chance?’ Mushana shrugged. ‘Museveni will get another term.
”
”
Paul Theroux (Dark Star Safari: Overland from Cairo to Cape Town)
“
Ono što sam od života naučio je,
Da bez obzira na to koliko je neko dobar čovek,
ponekad te mogu povrediti i zbog toga moramo da praštamo.
Potrebne su godine da bi se izgradilo poverenje a samo par sekundi da bi se uništilo..
Ne moramo da menjamo prijatelje ako shvatimo da se prijatelji menjaju..
Okolnosti i sredina imaju uticaja na naše živote,
ali smo mi ti koji su odgovorni za sebe..
Da moraš da kontrolišeš svoje postupke da oni ne bi kontrolisali tebe...
Da strpljenje zahteva dosta vežbe..da postoje ljudi koji nas vole,
ali jednostavno neznaju kako da to pokažu..
Ponekad osoba za koju misliš da će te povrediti i naterati te u propast ..
Je u stvari jedna od retkih koja će ti pomoći da ustaneš..
Nikad ne bi trebalo reći detetu da su snovi lažni, bila bi za njega tragedija da to zna..
Nije uvek dovoljno da ti neko oprosti,
u većini slučajeva moraš prvo oprostiti sam sebi..
Da u koliko god komada ti je slomljeno srce, svet to neće prestati da ispravlja..
Da ima Boga hteo bi da srećemo sve pogrešne ljude pre nego one prave..
Da onda kada konačno sretnemo one prave budemo zahvalni na tom poklonu..
Kada se vrata sreće zatvore, druga vrata se otvore..
ali često gledamo tako dugo u ta zatvorena vrata..da ne vidimo šta se to otvorilo za nas..
Najbolji prijatelj je onaj sa kojim možeš sedeti na tremu i šetati..
Bez da izgovoriš i reč i kada odeš osećaj je kao da je to najbolja konverzacija koju si ikada
vodio.
Tačno je to da ne znamo šta imamo pre nego što to nađemo, ali je isto tako tačno,
da ne znamo šta nam je nedostajalo pre nego što se vrati..
Ne posmatrajte izgled, može da vas zavara, ne sledite bogatstvo čak iako
može da iščezne,
Nađi nekoga ko te zasmejava, zato što je samo osmeh potreban da se ulepša dan,
nađi ono što ti uveseljava srce..
Postoje trenutci u životu kada ti neko tako mnogo nedostaje..
da poželiš da ih možeš uzeti iz svojih snova i stvarno ih zagrliti..
Sanjaj što poželiš, idi gde god poželiš da ideš.. zato što imaš samo jedan život..
i jednu šansu da radiš stvari koje želiš da radiš..
Najsrećniji ljudi najčešće nemaju najbolje od svega,
oni samo naprave najbolje od svega što im se nađe na putu.
Najbolja budućnost je ona koja se gradi na zaboravljenoj prošlosti..
Ne može ti dobro ići u životu dok ne pustiš svoje prošle neuspehe i tuge.
Svi smo mi savršeno nesavršeni.
”
”
Paulo Coelho
“
Pencerenin gölgesi perdelerin üstüne vurduğu zaman yedi ile sekiz arası idi, sonra zaman içinde yeniden buldum kendimi, saati işitince. Büyükbabamındı ve babam bana verdiği zaman, Quentin, sana bütün umutların ve özlemlerin mezarını veriyorum demişti; o daha çok insan yaşantılarının saçmalığına varman için acıta acıta kullanılmaya elverişlidir, böylece senin kişisel ihtiyaçlarını babanın ve onun da babasının ihtiyaçlarını karşıladığından çok karşılayamayacaktır. Bu saati sana zamanı hatırlayasın diye değil, ara sıra onu bir an unutasın ve soluğunun hepsini onu elde etmek için harcamayasın diye veriyorum. Çünkü şimdiye kadar hiçbir savaş kazanılmamıştır demişti. Dahası savaşılmamıştır bile. Savaş alanı insanın delilikleri ile umutsuzluklarını ortaya çıkarır ve zafer felsefecilerle budalaların hayalidir.
”
”
William Faulkner (The Sound and the Fury)
“
Biyoloji tarafından destekelnen kuramsal kabuller temelinde, organik hayatı cansız duruma geri döndürme görevi verilen bir ‘ölüm güdüsü’ varsayımı ileri sürmüştük, öte yandan Eros; hayatı, parçacıklara bölünmüş canlı maddeyi karmaşıklaştırmak ve durmaksızın bir araya getirmek, bu arada, tabii ki onu korumak hedefine yönelir. Her iki güdü de yaşamın ortaya çıkmasıyla bozulmuş bir durumun yeniden oluşturulmasına çalışırken, kelimenin en dar anlamıyla tutucu davranırlar. O halde yaşamın ortaya çıkışı, yaşamayı sürdürmenin ve aynı zamanda ölüme yönelen çabanın sebebi olmaktaydı; yaşamın kendisi de bu iki çaba arasındaki mücadele ve uzlaşma idi. Böylece yaşamın kökenine ilişkin soru kozmolojik bir soru olarak kalırken, hayatın hedefi ve amacı sorunu ikili bir şekilde yanıtlanmış oluyor.”
Sigmund Freud, ‘Ben ve O’, sayfa 72
”
”
Sigmund Freud (Ben ve O)
“
Come per tutto quel poco che sappiamo della sua vita, anche la data di morte di Dante è riferita da fonti contraddittorie. Secondo il Boccaccio morì il giorno dell’Esaltazione della Santa Croce, che corrisponde al 14 settembre, ma gli epitaffi che i letterati fecero a gara a scrivere per l’occasione datano la morte del poeta alle idi di settembre, cioè il 1319. Siccome uno di questi epitaffi, composto da Giovanni del Virgilio, è trascritto dal Boccaccio stesso, parrebbe che il biografo non ci vedesse nessuna contraddizione; e in effetti basta ricordare che le feste cristiane, in continuità con la tradizione ebraica, cominciano al tramonto della vigilia per concludere che Dante dev’essere morto nelle prime ore della notte fra il 13 e il 14. Quella notte, il profeta andò a scoprire se quanto aveva immaginato in tutti quegli anni era vero.
”
”
Alessandro Barbero (Dante)
“
Lest you think that this pattern has occurred only in connection with Jewish moneylenders and the Knights Templar, let me remind you of Idi Amin’s expulsion of the East Indians from Uganda in 1972, the East Indians were highly represented in the banking business and of the treatment of the ethnic Chinese in Vietnam in the 1970s, including their expulsion. Whenever you have an out-group to whom an in-group owes a lot of money, “Kill the Creditors” remains an available though morally repugnant way of cancelling your debts. Note: you need not resort to murder as such. If you make people run away very fast, they’ll leave all their stuff behind, and then you can grab it. And burn the debt records: that goes without saying.
You’ll notice I got through this part without mentioning the Nazis. The point being that I didn’t have to. For they have not been alone.
”
”
Margaret Atwood (Payback: Debt and the Shadow Side of Wealth (The CBC Massey Lectures))
“
Zavallı
Zevrak! İşte senin hâtırandan aflar diliyorum. Fakat o vefasızdan sonra nasıl
hükmedebilirdim ki, yeni mâşukanın bütün tesliyetleri, bütün okşayışları
neticesiz kalacak; sen haftalarca o sevda fâciasının, o hıyanetin matemleriyle
yüreğinin yaralarını zehirliye zehirliye, her dakika bir parça daha ölerek,
bir parça daha bu hayattan, bu hayatın yalan aldatan saâdetlerinden kaçarak,
eriyeceksin, biteceksin?..
Evet, Zevrâk teverrüm etti, hiç bir şey değil, teverrüm etti; ne
yanındakine, ne kafesin bir tarafından görünen semâya, hattâ kafesin ters
tarafından gelerek kayıtsız, fütursuz bir nazarla içeriye bakmağa çalışan
Ebrû'nun gölgesine bile küçük bir iltifat nigâhını israf etmeyerek, hep o
köşesinde ıslanmış bir kuş mazlumiyetiyle can çekişerek, Zevrak, bir gün son
nefesiyle gagasını açtı; bir küçük şikâyet sesi, ufak bir gu!... bile çıkmadan
öldü.
Biçâre sevda kurbanı!.. O zaman bana bu fâcia, bir güvercin, bir
Zevrak olmak için ne büyük bir arzû vermiş idi! Ben de öyle mes'ud bir
sevdadan sonra onun hicranıyle erimek ölmek isterdim; ben de bir birinciden
sonra saâdet aramamak düşünürdüm; fakat anlaşılan bu mes'elede Zevrak'tan
ziyade Ebrû'nun felsefesinde isabet var!.
”
”
Halid Ziya Uşaklıgil
“
There is surely no reason for Western civilization to have guilt trips laid on it by champions of cultures based on despotism, superstition, tribalism, and fanaticism. In this regard the Afrocentrists are especially absurd. The West needs no lectures on the superior virtue of those "sun people" who sustained slavery until Western imperialism abolished it (and sustain it to this day in Mauritania and the Sudan), who keep women in subjection, marry several at once, and mutilate their genitals, who carry out racial persecutions not only against Indians and other Asians but against fellow Africans from the wrong tribes, who show themselves either incapable of operating a democracy or ideologically hostile to the democratic idea, and who in their tyrannies and massacres, their Idi Amins and Boukassas, have stamped with utmost brutality on human rights. Keith B. Richburg, a black newspaperman who served for three years as the Washington Post's bureau chief in Africa, saw bloated bodies floating down a river in Tanzania from the insanity that was Rwanda and thought: "There but for the grace of God go I . . . Thank God my nameless ancestor, brought across the ocean in chains and leg irons, made it out alive . . . Thank God I am an American".
”
”
Arthur M. Schlesinger Jr. (The Disuniting of America: Reflections on a Multicultural Society)
“
Mouret, bu aydınlık içinde, yıllardır birlikte çalıştığı kadınları izliyordu. Bir itişip kakışma, bir hay huydur sürüp gidiyordu. Reyonları adeta yağmalayan müşteriler yavaş yavaş çekiliyorlardı. Kasaların önü kalabalıklaşmış, çil çil altınlar akmaya başlamıştı. Yolunduğunu sanan bazı müşteriler bir yandan bozguna uğramış gibi homurdanırken, bir yandan da, arzularını engelleyemeyip otel köşelerinde zevklerini tatmin edenler gibi gizli bir utangaçlıkla hallerinden memnun görünüyorlardı. Onları böylesine tüketim düşkünü yapan Mouret idi. Cazip mallar yığması, özel indirimler yapması, iade kolaylıkları sağlaması, özellikle de yaptığı reklamlar kadınları çıldırtıyordu. Annelerin gönlünü de fethetmiş gibiydi ve onlara bir zorbanın hoyratlığıyla hükmediyordu. Yarattığı geçici hevesler yüzünden nice ocaklar sönüyordu. Kadınlar onun yaratıcı düşüncelerine yeni bir dinmiş gibi tapınıyorlardı. İnançları zayıflayan insanlar kiliseleri boşaltıyor, bu mağazalara doluşuyorlardı. İnançsız ruhlar artık bu mağazalarda teselli buluyordu. Kadınlar, eskiden bir kilise köşesinde geçirdikleri boş zamanını şimdi Kadınların Cenneti'nde geçiriyorlardı. Mouret mağazasına kilit vuracak olsa, mutlaka sokaklarda ayaklanma çıkar, ibadet etmeleri yasaklanan rahibelerin isyanı gibi bir şey yaşanırdı.
”
”
Émile Zola
“
Atatürk’ün bizi şaşırtan hassalarından biri de vücutça ve kafaca yorulmaksızın, dikkati hiç gevşemeksizin çalışma yeteneği idi. Ertesi gün manevrada beraber çalışacağı arkadaşları ile gece yarısına kadar gazinoda kaldıktan ve onları uyumağa gönderip kendisi vereceği vazifeleri hazırlamak üzere sabahladıktan sonra, şöyle bir yüzünü yıkayıp tıraş olarak, yine herkesten erken kıtaları başına gittiğini dostlarından duymuştuk. Ben 43 yaş ile 58 yaş arasında yakınında bulunmuştum. Memleket dolaşmalarında maddî zahmetlere hepimizden fazla dayandığını görürdük. Bir defa Dikmen kırlarında bir piknikten sonra koşmacalı bir bohça oyunu oynamıştık. Bir delikanlı kadar çevik, hızlı ve seğirtgendi. Büyük nutku 53 yaşında yazmıştır. Çalışma odasında yarı ayak üstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak, nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti. Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hâdiseler üzerinde terütaze bir muhakeme ile tartışmalar yapardı. Bir kitabı merak edince, koskoca bir cilt de olsa bitirmeden uyuyamaz, veya pek az uyku aralaması ile okumağa devam ederdi. Sonra sofrada, etrafını çizdiği fıkraları bizlere tekrarlardı. Eğer bildiğiniz bir eserse, Atatürk’ün en can alıcı fikirler üstünde durmuş olduğunu anlardınız.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
Belli ki birisi piramitleri akılda bulundurmamızı istemiş çünkü piramit sembolü düzenli olarak ellediğimiz ya da gözlemlediğimiz şeylerde dikkat çekici bir biçimde yer alıyor. Herhangi bir gün içinde piyasada iki milyardan fazla bir dolarlık banknot dolaşır. Yüzyılın büyük bir bölümünde Amerika Birleşik Devletleri'nde içilen sigaraların yarısı Camel idi, yani yılda aşağı yukarı otuz milyar. Piramitlerin modern çağın en popüler iki nesnesini süslemesinin rastlantısal bir seçim olma ihtimali zayıf. Birisi dolaların ve sigaraların geniş çapta dolaşımda olacağını biliyordu ve piramitlerin de onlarla birlikte gezmesini sağlamıştı. Orijinal yapılardan mesafe ve zaman nedeniyle ayrı düşen bir kültüre piramitlerin, eğer almasını öğrenirsen bize verecek değerli bir şeye sahip oldukları hatırlatılacaktı.
....
Gerçek hükümetler gece geç saatlerde, İran halılarının en zengin örnekleriyle döşeli penceresiz odalarda yıllanmış konyaklar ve Havana puroları içerek toplantı yapıyorlardı.
....
Yirminci yüzyılın son çeyreğinin anonim barbarları gibi-
....
Hakikat tınısı seslerin en güzelidir; gerçi kimi kadınlar yatakta kesinlikle onunla boy ölçüşecek gürültüler çıkarır.
....
Berberiler şuna inanırdı: Mezarda bellek bulunmadığına göre defin yığınından alınan toprak insanın üzüntülerini, bilhassa mutsuz aşkın yol açtığı kalp kırıklığını unutmasına yardımcı olabilirdi.
....
Esasen kitle güdülerini düzenlemek, yönlendirmek ve tatmin etmek üzere tasarlanmış bu toplumda insanın birey olarak sahip olduğu sessiz bölgelere sunulacak ne var? Din? Sanat? Doğa? Hayır, kilise, dini standart bir halk gösterisine dönüştürmüştür, müze de aynısını sanat için yapmıştır. Grand Canyon ile Niagara Şelaleleri'ne o kadar çok bakılmıştır ki, bu yerler bitkin düşmüş çok fazla sayıda aptal göz tarafından emilerek içleri boşaltılmıştır. İnsanın birey olarak sahp olduğu sessiz bölgelere sunulacak ne var? Geceyarısı kağır tabaka soğuk tavuk kemiğine ne dersiniz, emriniz doğrultusunda uzayan ya da kısalan alev rengi ruja ne dersiniz, hiç tanımadığınız bir "kuş" tarafından terk edilmiş suni köpükten bir kuş yuvasına ne dersiniz, sağanak yağmurda arabayla evinize giderken birbirini boş yere izleyen bir çift sileceğe ne dersiniz, sinemada koltuğun altından ayakkabınıza değen bir şeye ne dersiniz, körelmiş kurşunkalemlere, şirin çatallara, tombul küçük radyolara, kutular dolusu kravata ve küvet başında duran banyo köpüklerine ne dersiniz? Evet otistik görüş ile deneysel dünya arasındaki bağı kuran, bu şeylerdir, bu uçurtma ipleridir, zeytinyağı şişeleridir ve meyveli şeker ezmeleriyle dolu Sevgililer Günü kalpleridir. Bu şeyleri hakiki gizemli ışıklarında göstermektir Ay'ın amacı.
....
İnsan vücudundan büyük nesneler aleni olma niteliği taşır.
Ay, bir şey ne kadar aleni olabilirse o kadar alenidir. Fakat Ay, mahremiyet duygusu uyandırmakta nadiren başarısızlığa uğrar.
....
Aramak, akılsız, nevrotik, deliye dönmüş bir halde ya da korkakça yapıldığında bir saklanma biçimi olabilir.
....
-Sen de benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?
-Sanmam. Domates kelimesinin kökenini düşünüyordum.
....
Haliyle çok yağmur yağıyordu. Meşhur Seattle yağmuru. Aşk, kalıcı olacaksa ayaklarının ıslanmasına hazırlıklı olmalıydı.
....
Mutlu bir çocukluğa sahip olmak için asla geç değil.
”
”
Tom Robbins (Still Life with Woodpecker)
“
İki hikâye işittim. Masal olmadığı için anlatayım:
Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir. Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y. K. bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:
-Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşalmış gibi ohlıyarak bekledi. İşte cevap:
-Aylık vermek için!
Ve ilâve etti:
-Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorluğun tarihi işte böyle biter.
Bu fıkranın belki büyük bir değeri olmayacaktı, eğer sonraları şu hikâyeyi işitmeseydim:
Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lâzımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe, Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:
-Hazinede para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.
İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdiği karar da şu: Türk milleti istiklâlini ödeyemez!
Aylık vermek için harbi bırakmak lâzımdı.
Mustafa Kemal'in kararı bu değildi. Vatan ve istiklâli idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: "Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir."
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsini böyle ödedik.
Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!
Mustafa Kemal, Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!
İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.
Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletini kurtarabilir.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Zeytindağı)
“
A i Burazer je umro. Kad kažem da je i on umro prosto me dođe sramota, pa i po tome vidim da je smrt bestidna. On grijeha nije imao, a hoće li gore odgovarati zato što je rakiju pio, to ne znam. Bogu, doduše, u početku nije ni na kraj pameti bilo da brani pit, ali kad je nakon šestotina godina uvidio da ljudi kvare rakiju, a rakija ljude, onda je moro.
A da Burazer grijeha nije imao sudim po tome što je poštovao »nimet«. A evo kako.
Pošao on jedared sa svojim pajdašima na akšamluk. Za one koji ne znaju šta je to akšamluk, a izgleda da to više niko ne zna, moram reći da je to: k a d s u n c e z a đ e k r a j k a k v e v o d e u šu t n j i p i j e n j e r a k i j e u z m e z u. Može se koja i prozboriti, ali samo da bi se šutnja održala.. Svi su, određenu sumu dali »u paj«, ali Burazer nije imao sitnih, pa je ponudio đinar-dva više, što njegovi jarani odlučno odbiše. »Idi«, vele, »vrati se u čaršiju, razmijeni, pa donesi.« A bili su već preko mosta. Burazer se vrati, usitni i jedva ih stigne. To mu je već bilo načelo ćejf. Kupe rakiju, svakom polovka i jedno tridesetoro jaja.
»Kako ćemo jaja?«—pitaju. »Sve u čimbur!« — odgovaraju. »Zašto sve u čimbur?«, pita Burazer, »zar nije bolje nešto skuhati?«...»Jok«, odgovaraju, »sve u čimbur.« Uzmu tepsiju, zapale vatru, ubiju tridesetoro jaja, pa onda odu još granja da sakupe, a Burazera ostave da pazi na čimbur. Krivo Burazeru što je moro u čaršiju da sitni novce, a ni oko jaja ga nisu poslušali, pa skine gaće i posere se po sred onog čimbura...»Izašlo«, tvrdio je poslije, »zdravo govno, mogli su ga okružiti, pa ono oko njega baciti, a ostalo pojesti...«Kada su se jarani pomolili i vidjeli šta je bilo s čimburom svima je ono granje poispadalo iz ruku. Uzeli su tepsiju i bacili je u potok. Burazeru su odmah odijelili njegovu polovku i taj dan sa njim nisu pili.
— Da si ti kakav čovjek — govorili su — ne bi u nimet nuždu vršio!
A Burazer je tvrdio:
— Jaje nije nimet, jer je iz kokošije guzice izašlo...
”
”
Nedžad Ibrišimović
“
Sviđalo mi se ljubiti se s toliko odjeće na sebi. Dok smo se ljubili, naše mu je disanje zamaglilo naočale. Pokušao ih je skinuti, a ja sam mu ih gurnula na vrh nosa pa smo se zajedno smijali. Kad mi je počeo ljubiti vrat, kroz glavu mi je prošla misao kako je njegov jezik bio u mojim ustima.
Rekla sam samoj sebi da trebam biti u ovome trenutku, da si dopustim osjetiti njegovu toplinu na koži, ali njegov je jezik bio na mome vratu, mokar i živ i prepun mikroba,
a njegova se ruka šuljala ispod moje jakne, dok su njegovi hladni prsti klizili po mojoj goloj koži. U redu je, i ti si u redu... samo ga poljubi. Moraš nešto provjeriti. Sve je u redu, samo budi jebeno normalna. Provjeri ostaju li mikrobi u tebi. Milijarda ljudi se ljubi i ne umire. Samo provjeri hoće li te mikrobi trajno nastaniti. Daj molim te, prekini s tim. Možda ima kampilo-bakter, možda je asimptomatičan nositelj E. coli i onda ćeš trebati antibiotike i dobit ćeš C. diff i bum, mrtva si za četiri dana. Molim te, jebeno prestani, samo ga poljubi. SAMO PROVJERI DA BUDEŠ SIGURNA.
Odmaknula sam se.
„Jesi li dobro?"
Kimnula sam. ,,Samo... samo mi treba malo zraka."
Uspravila sam se, okrenula, izvukla mobitel i upisala pretraživanje ,,ostaju li bakterije ljudi s kojima se ljubiš u tvome tijelu". Na brzinu sam preletjela par rezultata pseudozna-nosti, prije nego sam pronašla stvarnu studiju na tu temu. U prosjeku se, po poljupcu, izmijeni nekih osamdeset milijuna mikroba, a ,,pri pregledu nakon šest mjeseci ljudski mikrobiom čini se umjereno, ali dosljedno promijenjenim".
Njegove će bakterije zauvijek ostati u meni, njih osamdeset milijuna; razmnožavat će se i rasti u meni, i pridružiti se mojim bakterijama i stvoriti bog zna što.
Osjetila sam njegovu ruku na svom ramenu. Okrenula sam se i trznula. Nisam mogla doći do daha. Pred očima mi se mutilo. Dobro si, Davis nije prvi dečko kojeg si poljubila. Osamdeset milijuna organizama u meni zauvijek. Smiri se. Trajno mijenjaju mikrobiom. Ovo nije racionalno. Moraš nešto učiniti. Molim te! Postoji rješenje. Molim te! Idi u kupaonicu.
,,Što se zbiva?"
„Uh, ništa“, odgovorila sam. „Samo, hm, moram do kupaonice."
Izvukla sam mobitel kako bih ponovo pročitala studiju, ali sam se oduprla porivu, ugasila ga i gurnula nazad u džep. Ali ne, morala sam provjeriti mijenjaju li ga blago ili umjereno. Ponovo sam izvukla mobitel i pogledala studiju. Blago. Dobro je. Blago je bolje nego umjereno. Ali dosljedno. Sranje.
”
”
John Green (Turtles All the Way Down)
“
Offf, offf!” diye inlediğimi fark ettim ve tekrar okumaya verdim kendimi. Almanya’da da yüksek enflasyon tasarrufları eritip yok etmişti ve duruma kızan huzursuz ve umutsuz kitleler yeni kurulan bir partinin kızgın milliyetçi söylemlerinin peşinden gitmeye başlamışlardı. Partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idi. Kısaltması Nazi’ydi. Savaş ve enflasyonun hayal kırıklığına uğrattığı insanlar, parti lideri Adolf Hitler tarafından ustaca kullanılıyordu. Sonradan birçok yazarın üzerinde birleştiği konu, Hitler’in ve partisinin yaratacağı tehlikeleri pek az kişinin sezebilmiş olduğuydu. Onun 1933 yılında iktidara gelişinden sonra bile, bu “hareket”in gerçek anlamı konusunda bir aymazlık söz konusuydu. Adam seçimle, yani demokratik yoldan iktidara gelmiş, bir zamanlar kendisine “Böhmer Çavuşu” diyen devlet başkanı Hindenburg’dan şansölyelik görevini almıştı. Hitler’in diktatörlüğe yöneldiği devirlerde bile başka ülkeler “Bizde böyle şey olmaz!” klişesinin rahatlığına sığınıyorlardı. Adolf Hitler’in, kabinesini kurduktan sonra çıkardığı ilk yasalardan biri “Devlet Memuriyetinin Meslek Olarak İfasına Yeniden Dönüş Kanunu” olmuştu. Bu karışık isimli yasanın amacı, devlet kurumlarından Yahudileri temizlemek, sadece Ari olanları bırakmak, hatta devleti partinin sadık kadrolarına emanet etmekti. Bizim profesörlerin kaderini de bu yasa çizmişti işte. Çünkü bu yasadan sonra Yahudi profesörler, yargıçlar, noterler ve her türlü devlet işinde çalışanlar bir anda kapının önüne konuvermişlerdi. Burada aklıma takılan ve Maximilian’a sormak istediğim bir konu vardı. Mademki Maximilian Yahudi değil safkan bir Almandı, o zaman niye o da Almanya’dan ayrılma yolunu seçmişti? Bu sorunun cevabını ertesi güne erteleyerek, okumaya devam ettim. Ülkedeki güvensizlik havası birçok kararsız kişiyi Nazi partisine, yani gücü elinde tutanlara yönlendiriyordu. Eski rejimden hayal kırıklıkları ve intikam duyguları olanlar da bu yeni harekete katılıyordu. “Kuyrukçu” denilen birçok kesim oluşmuştu. Eskiden başka fikirleri savunan ve toplumda saygın bir yer edinmiş insanlar bile, arkadaşlarının hayret dolu bakışları arasında yakalarına Nazi rozeti takıyorlardı. Bizim korkunç bir diktatör olarak tanıdığımız Adolf Hitler, her şeyi kitabına yani demokratik sisteme uygun olarak yapıyor, kişisel imparatorluğunu adım adım kuruyordu. Halkın çoğunluğu, sanayiciler ve kurumlar, arkasındaydı ve onun niyetlerinden hiç kuşku duymadan olanca güçleriyle destekliyorlardı. Bugün okuyunca insan, koskoca bir ülkenin bu kadar uyuşmasına, gerçeklere gözünü kapatmasına inanamıyor ama Hitler parlamentoyu da devre dışı bırakmanın yolunu bulmuştu. Daha iktidardaki ikinci ayını bile doldurmadan, 24 Mart 1933’te parlamentonun denetim yetkisini ortadan kaldıran ve hükümete sınırsız bir özgürlük alanı getiren “Yetki Kanunu”nu, bizzat parlamentoya onaylatmıştı. Bundan sonra onu denetleyecek hiçbir güç kalmamıştı ortalıkta. Her zaman olduğu gibi, cehenneme giden yollar iyiniyet taşlarıyla döşenmişti. Ama benim de bu arada uykum gelmişti. Tıpkı şimdi, uçakta bu hikâyeye devam ederken olduğu gibi. Okyanusun ortalarında olmalıyız. Gözlerim kapanıyor. Yarım saat daha uyumamın kimseye zararı olmaz nasıl olsa. Koltuğumu iyice arkaya yatırıyorum. Gözlerimi kapayınca iki zaman üst üste biniyor. Sanki içeriden Kerem’in bilgisayar klavyesinde hareket eden parmaklarının sesi geliyor. Uykuya dalarken son düşüncem, yarın profesörün sırrını öğreneceğim oluyor.
”
”
Anonymous
“
Adalar karanlıktır, cehennemdir. Ben bu adaya gene geleceğim. Hele bir toparlanayım. Sivriadada olan oldu on on beş yıl önce. Dedi var idi bir Şehremini, toplatmış idi bütün köpeklerini İstanbulun, doldurmuş idi Sivriadaya. Dedi İstanbulda beş yıl hiçbir köpek kalmadı. Dedi, İstanbul şehri bomboş kaldı. Sivriadada köpekler üst üste yığıldılar, sivri, keskin kayalıkların aralarına, su yok, yiyecek hiçbir şey yok. Köpekler açlıktan susuzluktan, deniz suyu içip yanaraktan, her bir ağızdan gece gündüz hiç kesmeden ürüşmeye başladılar. Dedi, o kadar çok ürüşüyorlardı ki, sesleri İstanbuldan duyuluyordu. Sivriadanın yakınlarından geçmez olduk. Bilmeyip de geçenler, kulaklarını tıkadılar. Balıkçılar, sivriadanın yakınlarına bile uğramadılar. Köpekler, sonunda biribirlerini parçaladılar, biribirlerinin etini yiye yiye tükendiler. Şehremini, bir yıl sonra, birincisinden de daha çok binlerce köpeği adaya doldurdu. Onlar da biribirlerini yediler, bitirdiler... Üçüncü, dördüncü yıl... Dedi, şehremini ölmedi, daha yaşıyor. Osmanlı çok merhametli, çok iyidir, köpeklerin gözlerini oymuyor, dedi.
”
”
Yaşar Kemal (Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (Bir Ada Hikayesi, #1))
“
Yalnız Kudüs'te dilencinin çerçevesi ihtişamlıdır: Medine, dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarı idi. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Zeytindağı)
“
Hep birden:
Elhamdü-l-illah Müslümanız, diye cevap vereceklerini sanıyordum,
Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi «İmamı â'zam dinindeniz" dedi. Kimisi ”Hazreti Ali dinindeniz” dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:
—İslâmız, diyenler de çıktı ama; peygamberiniz kimdir? deyince, onlar da puslayı şaşırdılar.
Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:
— Peygamberimiz Enver Paşa'dır! dedi.
İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:
Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü? deyince iş gene çatallaştı.
Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuwetle konuştuğunu, yahut bir tarafin daha ağır bastığını görünce, diğer tarafin da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.
Peygamberimiz sağdır diyenlere:
— O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur, diye sordum.
Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de:
— Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü? denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar.
Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyordu.
Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de, din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Sonra:
- Köyünde cami olanlar ayağa kalksın, dedim,
Gerçi köylerinde cami olan birkaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur'an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu.
İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.
Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu, Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.
— Biz hangi milletteniz, deyince her kafadan bir ses çıktı:
Biz Türk değil miyiz? deyince de hemen:
— Estağfurullah!... diye karşılık verdiler.
Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk'tük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki, bu "Biz Türk değil miyiz?” diye sorunca "Estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre, Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın İse ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.
Anadolu'da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleri'ydiler. Demek ki korku hâlâ yaşıyordu...
Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın İsmini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.
Hele iş, vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı. - Suyu Arayan Adam Sayfa 87
”
”
Şevket Süreyya Aydemir (Suyu Arayan Adam)
“
Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
Herşey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk.
Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak
Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut dövüşerek
Geyikli geceyi kurtardık
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden
‘Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ay ışığı’
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli…
Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor.
Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar teoriler ışıtamaz yanını yöresini
Örneğin manastırda oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltuk altlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında..
Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı…
Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk
'Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ay ışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayak ucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
'Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum’
Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
”
”
Turgut Uyar (Dünyanın En Güzel Arabistanı)
“
Erken Yunan ile Yakın Doğu ilişkilerinin ilk aşamasında, M.Ö. 825-750 arası, deniz ticareti Fenikelilerin elindeydi. İlyada'dan bilindiği üzere denizci olan bu millet, Homeros çağında kıyı ticaretini domine ettiler. Bu yüzden Yunanistan'da bulunan Yakın Doğu'ya ait en eski sanatsal objenin Fenikelilerden gelmesi tesadüf değildir. Bu obje bronzdan bir kâse idi. Bu kâse Atina'daki Keramikos mezarında bulundu.
”
”
Ekrem (Hrsg.): Akurgal (Orient und Okzident: Die Geburt der griechischen Kunst (Kunst der Welt))
“
Mustafa Kemal'i Tahsil Devresinde Etkileyen En Önemli Olay
Mustafa Kemal, bu sırada Manastır Askeri İdadisi'nin ikinci sınıfında idi. Seferberlik olduğu için delikanlılar davul zurna şenlikleri içinde ellerinde layraklar olduğu halde cepheye gidiyorlardı. Askerliğe çağrılmayanlardan gönüllü olanlar da çoktu. Bunların arasında bıyıkları henüz terlememiş çocuklar bile vardı. İdadi talebeleri, akın akın Manastır'dan geçen taburları seyrederlerken, içleri içlerine sığmıyordu. Mustafa Kemal, gönüllü gitmek isteyenlerin başında idi. Türlü sebepler bu isteğine engel oldu. Savaş çok kısa sürmüştü. Ethem Paşa kumandasındaki Alasonya Ordusu, Yunanlıları önüne katmış ilerliyor, şehir ve kasabalar işgal ediyordu. 24 Nisan'da Tırnova, ertesi günü Yenişehir zaptolundu. Türk ordusu 5 Mayıs'ta Farsala'da kurulmuş olan Yunan savunma hattını parça parça etmiş ve parlak bir zafer kazanmıştı. Yunanlılar son dayanma noktası olarak Dömeke'yi seçmişler ve burada toplanmışlardı. 16 Mayıs'ta Türk-Yunan harbinin en büyük ve en önemli savaşı, Türk ordusunun Dömeke'ye taarruzu ile başladı. Düşman buradan da sökülüp atılmıştı. Prens Konstantin selameti firarda aramış, gece karanlığından faydalanarak güçbela kaçabilmişti. Yunan ordusunun ricati bozgun halini almıştı. 19 Mayıs'ta Forga Boğazı da işgal olunmuştu. Termopil Geçidi Türk askerlerinin gözü önünde idi. Artık Atina yolu açılmıştı. Mukavemet imkânı kalmamıştı.
Zafer haberleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun her tarafında bayram sevinci yaratıyordu. Manastır bayraklarla donatılmıştı. Geceleri fener alayları yapılıyordu. "Padişahım çok yaşa!" avazeleri göklere yükseliyordu. Bu temenniye Mustafa Kemal de bütün samimeyeti ile katılmıştı. Türk ordusu son ve kati darbeyi vurmak için hazırlanırken, İstanbul'dan mütareke emri geldi. Türklerin ilk zaferleri üzerine Atina'da panik başlamıştı. Savaş taraftarları sinmiş, Deliyani Kabinesi istifa zorunda kalmış, yerine geçen Rallis Hükümeti, Rusya'ya müracaat etmişti. Çar İkinci Nikola, padişaha bir telgraf çekerek, kazandığı zaferlerin kan dökülmesine mani olacak bir mütareke ile taçlandırılmasını saygılı bir ifade ile rica etmişti. Bunun üzerine Sultan Hamid, Ethem Paşa'ya muhasematın kesilmesi emrini vermişti. Mütareke imzalandı.
Zafer kazanılmış, fakat nimetlerinden faydalanılamamıştı. Zaman zaman bu olaya temas eden Mustafa Kemal, bize şunları söylemiştir:
- Hocalarımız bize, bütün Yunanistan'ın işgalinin mümkün olduğunu söylemişlerdi. Mütareke haberi gelince aydın fikirli okul zabitlerimiz, büyük teessür duydular. Biz, onların yüzlerinden bunu anlıyorduk. Fakat bir şey soramıyorduk. Yalnız arkadaşım Nuri (Cumhuriyet Devrinde Milletvekili Nuri Conker) genç bir zabitin, böyle olmamalıydı, yazık, çok yazık diyerek ağladığını anlattı. Manastır sokaklarında yine şenlikler yapılıyor, yine "Padişahım çok yaşa!" avazeleri yükseliyordu. Ben ilk defa bu temenniye katılmadım.
”
”
Ali Fuat Cebesoy (Sınıf Arkadaşım Atatürk)
“
O, millət bir dildə danışan, bir ənənəsi olan, bir torpaqda yaşayan və bir ideal daşıyan yeknəsəq bir kütlə kimi təsəvvür edir və onun hürr yaşamağının tərəfdarı idi.
”
”
Yusif Vəzir Çəmənzəminli (Studentlər)
“
Təzə gələnin mövzuyla bağlı məlumatı olması üçün, əvvəlcə tələbələrə müxtəlif suallarla müraciət etdi. Sonra da özü əlavə etdi:
"Peyğəmbərin, bircə qızı Fatiməni Əliyə ərə verməsi, Əlini özünə xəlifə seçməsinə dəlalət edir. Amma peyğəmbərin ölümündən sonra qanuni varisi olan Əli, hoqqabaz ögey atası Əbu Bəkr tərəfindən aldadıldı. Əlinin haqqı olan taxt Əbu Bəkr tərəfindən əlindən alındı. gündən etibarən peyğəmbərn tərəfdarları iki qola ayrıldılar., sol tərəfdə olanlar, xain Əbu Bəkri qanuni xəlifə kimi tanıyanlar idi. Bayraqları qara rəngdə idi və sünnətləri də peyğəmbərin danışığına etdikləri yalan şahidlik və yalançı söz yığınından başqa bir şey deyildi. Paytaxtları olan Bağdadda indi də Abbasi süsaləsindən olan qondarma xəlifə hökmranlıq edir. Peyğəmbərin cinayətkar əmisi Abbas, Peyğəmbərin qələbə çalacağına tam əmin olandan sonra yaltaqlıq və yalan sözlərlə özünü əsl mömin kimi qələmə verməyi bacarmışdı. Abbasın sülaləsi bu gün Yəcüc-Məcüc ölkəsindən gəlib İrana hakim olan köçəri Səlcuq köpəklərinin hökmdarı Məlikşahın himayəsi altındadır.
Bizlər, yəni, Əlini peyğəmbər tərəfindən təyin edilmiş ilk və qanuni imam olaraq qəbul edənlər isə sağ tərəf sahiblərindənik. Bayrağımızın rəngi ağ, paytaxtımız isə Qahirədir. Çünki, oradakı xəlifə Əli və peyğımbərin qızı Fatimənin nəslindəndir.
Onu da bilin ki, xilafət məqamını əlində cəmləşdirən Əbu Bəkri, ondan sonra gələn iki qondarma imam - Ömər və Osman davam etdirmişdi. Axırıncı öldükdən sonra isə xalq Əlinin imamlıq məqamına gətirilməsini tələb etmişdi. Əli imamlıq məqamına gəlsə də, qısa bir müddətdən sonra muzdlu bir qatil tərəfindən öldürülmüşdü. Oğlu Həsən onun yolunu dayvam etdirmiş, amma məcbur olub mövqeyini Müaviyəyə vermişdi. Xalq isə Əlinin digər oğlu Hüseynin imam olmasını istəyirdi. Bie müddət sonra Hüseyn və tərəfdarları Kərbəlada qətlə yetiridilər. O vaxtdan peyğəmbərin əsl tərəfdarları dağlarda və çöllərdə yaşamağa məcbur olmuşdular və saxta imamların adamları tərəfindən hər yerdə təqib edilərək ölümə məhkum edilirlər. Şübhəsiz, Allahdan başqa heç kim, insanların taleyini bilə bilməz, amma şəhidlərə yas saxlamaq öz-özlüyündə bir ibadətdir,
Qulaq asın, Əli və Fatimə nəslindən olan qanuni xəlifənin Qahirədə hökmdar olduğunu bildirmişdik. Şübhəsiz ki, onun imamlığını qəbul edirik, amma bəzi hüquqlarımızı qorumaq şərtilə. Mühafizə etdiyimiz bu hüquqlar müəyyən müddət sonra açacağımız sirrlərimizdir. Bugünlük, peyğəmbərin üçüncü qanuni xəlifəsi Hüseyndən sonra gələn imamların adlarını saymaq kifayətdir. Dördüncüsü Hüseynin oğlu Əli Zeynalabdin olub. Beşincisi onun oğlu Məhəmməd Bəkir, altıncısı, Cəfəri Sadiq. Yeddincisinə gəlincə, məsələlər qarışıqdır. Çümki, Cəfəri Sadiqin iki oğlu var idi: Musa Əl Kazım və İsmayıl. Musanı yeddinci imam kimi qəbul edənlər, ondan sonra gələn və sonuncusu Məhəmməd Əl Əskəri olmaqla hamısını qəbul etmiş sayılırlar. Biz isə buna qarşı olaraq bir gün Əli Mehdi adıyla zühur edəcək son imamın Musa Əl Kazım yox, İsmayılın nəslindən gələcəyini düşünürük. Biz buna inanırıq, çünki bəzi dəlil və sübutlar buna inanmağa əsas verir. Bu səbəbdən, biz sonuncu Musa Əl Kazım yox, İsmayılla tamamlanan yeddi imamlığı qəbul edirik. Həqiqətən də, Musanın nəslinin bir qismi Misirdə hakim olmağı bacarmışdı. Bas daha güclü digər nəslin təmsilçiləri haradadır? Hələki bildiyimiz bundan ibarətdir ki, Misirdəki nəsil bütün İslam dünyasına rəhbərlik etmək istiqamətində, işğalçı və dinsizlər üzərində qələbəyə aparan yolu sadəcə təmizləməklə məşğuldur. Çünki Adəm, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Məhəmməddən sonra yeddincisi və ən qüdrətlisinin - İsmayılın nəslindən Əli Mehdinin gələcəyi deyilmişdir! Biz onu gözləyir və onun uğrunda döyüşürük. Sizə həqiqətən deyirəm ki, Əlamut qalasında çox böyük möcüzələr hazırlanır.
”
”
Vladimir Bartol (Alamut)
“
Sonuç olarak Orta Çağ Avrupasında ortaya çıkan bu tabloda şunu söyleyebiliriz: ''Eğer Bakire Meryem Hristiyanlığın ideal kadınıysa, cadı da Madonna of Mercy (Meryem Ana'nın en tanınmış figür olduğu tema) 'nin karşıtı'' idi.
”
”
Pınar Ülgen (Kadınlar ve Cadılar)
“
Times of Israel, 7 June 2012:
Fifty-two percent of Jewish Israelis identify with the statement by MK Miri Regev last month that African migrants are “a cancer in the body” of the nation, and over a third condone anti-migrant violence, according to the Israel Democracy Institute (IDI) Peace Index for May 2012
”
”
Times of Israel
“
Neleri olacaksa gelecekte olacaktı. Onların hayatı gelecekte, tamamen hayallerinde idi. Savaşın keskin baltası kendilerini de yıkmıştı, umutlarını da.
”
”
Cengiz Aytmatov (Toprak Ana)
“
Ölümden daha korkunç şey vardı, ölümün ayak sesi! Gelen ölümün kendisi görünmeden duvara vuran gölgesi! İhtiyarlık bu gölge idi, bu sesti!
”
”
Mithat Cemal Kuntay (Üç İstanbul)
“
Pek ziyâde sevdiğim Fransız şâ'ir-i şehîri Sully Produm'un yirmi beş sene evvel okuduğum bir manzûmesi şimdi hâtırıma geldi. Bu mevzû'a ne kadar mülâyimdir bilmem!.. Şâ'ir 'Aşk-ı Maktul nâmını verdiği küçük bir neşîdesinde diyor ki:
"Yeni doğan çocuğunu yeryüzünde beslemeye kudreti olmadığı için, ye's ile çıldırarak onu vurduktan sonra, henüz soğumamış ve büsbütün ölmemiş olduğu hâlde, ıssız bir köşeye gömen hacâletkâr fakir gibi, ben de mahkûm-ı hıramân doğan 'aşkıma bir darbe indirerek, onu çukura koydum. Gözlerini kapadıktan sonra da üstüne en ağır bir taş yuvarlayarak, tek başıma ve kudretimin derecesinden müte'accib, oradan ayrıldım.
Onun büsbütün ölmüş olduğuna kâni' idim. Ne keşf-i 'acîb!.. Aralık açılmış olan kabrinin üstünde ve nîsânın açtığı leylâklar arasında ben onu kâ'im görüyorum.
Nâsıyesi sararmış ve ebediyetle sarılıp kuşatmış,
- Ah?.. dedi. Sen beni şaşırtmaktan başka bir şey yapmadın. O sevgilinin yanına dönüyorum. Ben senin elinle ölemem."
Fransız şâ'irinin 'aşkı burada Yunan kavminin husûmetine temsil edilebilir. Dîn gibi kin de hayâtta fevka'l-'âde vak'aların enzî-nüfûz 'âmilidir. Kumkapı'da sâkin Yunanlı Petro'yu kudurtan şahsî bir garaz değil, millî bir hırs idi. Petro bu masharalığı yeryüzünde ne kadar Rum ve Yunanlı var ise onların nâmına ve onların vekili ve mümessili sıfatıyla irtikâb ediyor. Bunun içindir ki şu küçük vak'ayı bir makâleye mevzû' olmaya lâyık gördük.
”
”
Süleyman Nazif (Çal Çoban Çal)
“
Yunanlılar, gerek içimizden, gerek hâriçten tedârik ettikleri birçok yardaklarla beraber o kadar çalıştıkları hâlde necm-i hilâli Anadolu'nun garbından çıkaramamışlardı. Bugünkü gazetelerde gördüm: Kumkapı'da sâkin (Petro) adlı bir Yunanlı bayrağımızı fırına atarak yakmış. Ve bu bayrağa on beş gün içinde mü'ebbeden teslîm-i cân etmiş olan -yüz binden ne kadar fazla olduğunu gâzi serdârımızın bile kat'iyyetle ta'ayyün edemediği- 'ırkdâşlarının intikâmını şu sûretle almak istemiş. Dâ'ire-i 'â'idesi ne diyecek olursa olsun, ben bu zararsız ve ma'sûm ahz-ı sârı Kumkapı'da sâkin Yunanlıya bağışlarım. Çünkü onun fırında yaktığı şey, bir kıt'a-i 'askeriyyenin elinden alınmış remz-i milliyet değil, meselâ Mahmûd Pâşâ başından veya -ihtimâl-i ağleb- yakan adamın bir 'ırkdâşından iştirâ edilmiş bir arşın kırmızı ve biraz da beyaz bez pârçaları idi.
”
”
Süleyman Nazif (Çal Çoban Çal)
“
Lozan Antlaşması'nın bir amacı vardır: Diğer devletlerle aynı statülere sahip olmak. Bu şu demek: Kapitülasyonlar kabul edilemez. Benim elçim senin başkentinde oturuyorsa, senin elçin de benim başkentimde oturacak. Eşit haklarımız olacak. Benim Misak-ı Milli sınırlarım vardır vs.
Lozan'da başaramadığımız ve sonucu en hüsran verici olan konu Türkiye'nin güney sınırının belirlenmesinin ertelenmesi, yani esasen Kerkük ve Musul'u kaybedişimizdir. Çünkü orada petrol olduğu biliniyordu. Bunu bilen de Anglo-Persian Oil Company idi, yani bugünkü BP'nin atası olan şirket. Bunun bilindiğini biz nereden biliyoruz? 1929 senesinde yazılmış bilimsel bir makale var. Bunun yazarlarından George Martin Lees (1898-1955) 20 yılını Kürtlerle dağlarda jeoloji ile uğraşarak geçirmiş. Kürt kabilelerinde misafir olmuş ve bugünkü Türk sınırından Basra Körfezi'ne kadar olan bölgenin jeolojik haritalarını çıkartmış. Onun ve diğer iki arkadaşının değerlendirmeleri önce doğal olarak Anglo-Iranian Petrol şirketine sunulmuş. Şirket de devleti yani Lozan'da bizim karşımıza dikilecek olan İngiliz Dışişleri Bakanı 1. Kedeleston Markisi Lord George Curzon'u haberdar etmiş.
”
”
A.M. Celâl Şengör (Dahi Diktatör)
“
- Bună ziua! îi zic. La parter?
- что? mă întreabă ea nedumerită în rusă. можно по-русски?
- Da. Pot și în rusă, și în engleză, și în franceză... Idi na hui. Va te faire enculer! Fuck you! Dar prefer însă s-o fac în limba mea. Du-te-n pizda mă-tii!
Tata, era pentru a doua oară când am simțit orgasmul!
”
”
Nicoleta Esinencu (A(II) Rh+)
“
Uganda a landlocked country in East Africa; pop. 24,699,073 (est. 2002); languages, English (official), Swahili, and others; capital, Kampala. Ethnically and culturally diverse, Uganda became a British protectorate in 1894 and an independent Commonwealth state in 1962. The country was ruled 1971–9 by the brutal dictator Idi Amin, who came to power after an army coup. His overthrow, with Tanzanian military support, was followed by several years of conflict, partly resolved in 1986 by the formation of a government under President Yoweri Museveni.
”
”
Angus Stevenson (Oxford Dictionary of English)
“
Arogidigba ni eyini. Ko tile jo eja rara, ó dabi
omobinrin ó sì di irun ori rẹ̀ winnikin ó da asọ àrán tí àwò rẹ̀ dàbí aṣo aláró tí wón sèsè rẹ bora, wón sì fi àrán pupa bo ẹ̀gbé ogiri léyìn rẹ̀, àtègùn kéékèèkéé kan báyìí ni wón fi òkúta se láti ìsàlẹ̀ lọ dé òkè ibi tí Àrògidigbà wà, gbogbo àyíká ibẹ̀ sì ní ẹwà gidigidi.
"Nígbà tí ó rí wa ó dide, igbà tí ó sì dide yìí ni mo tóó wáá rí i pé irù wà ní idi rè bii ti ẹja.
”
”
D.O. Fagunwa (Ìrèké-Oníbùdó)
“
Ayaklanmayı bastırmak üzere Selânik'ten İstanbul'a yürüyen birliklere "Hareket Ordusu" adını veren Mustafa Kemal'dir. Hüsnü Paşa komutasındaki bu birliklere Edirne'den Şevket Turgut Paşa komutasındaki birlikler de katılmıştı. Kendisi der ki: "İstanbul halkına bir bildiri yazmak lâzım geldi. Bunu ben yazdım. Sonra elçiler için ikinci bir bildiri yazdık. Bunun imzası üstüne ne konulmak doğru olacağını düşündük. Bazı arkadaşlar 'Hürriyet Ordusu' dediler. Hâlbuki bütün ordu hürriyet ordusu durumunda idi. 'Hürriyet ordusunun operasyon kuvvetleri' denmek teklifine karşı ben 'operasyon' kelimesini Türkçeye çevirmeyi uygun görerek 'Hareket Ordusu' deyimini kullandım.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)
“
Vatan ve Hürriyet" İttihat - ve - Terakki ile kaynaşarak 27 Eylül 1907'de, iki cemiyet birleşmişti. Mustafa Kemal bir şeyden kaygılı idi. Meşrutiyet rejimi kurulduktan sonra ne yapılacaktı? Ona göre gizli cemiyet ve siyasî parti haline gelmeli ve iktidarı ele almalı idi. Şimdiden hazırlıklı ve programlı olmalı idi. Olmazsa ikinci meşrutiyet de, ona göre, birincisi gibi iflâs edecekti.
Mustafa Kemal acı ve sert tenkitçi olduğu kadar açık konuşucu idi. Daha o zaman, 1907'de arkadaşlarına şu fikrini söylemekten çekinmemiştir: Köhneleşen ve hayatlılığını kaybeden Osmanlı İmparatorluğu gövdesi üzerine devlet oturtulamaz. Ancak Türk çoğunluğu toprağı üzerine oturtulabilir. Büyük devletlere bir likidasyon yaptırmaktansa, ihtilâl idaresi bunu kendi yapmalıdır. Meşrutiyet hürriyetleri gerçekleşince bütün milliyet davaları ortaya çıkacaktı. Avrupa Türkiyesinde Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Selânik'e inmek istiyen Avusturya - Macaristan imparatorluğu ile çevrilmiştik. Sırp, Yunan ve Bulgar azınlıkları bizim topraklarda idi. Hepsi birer parça kopararak anavatan saydıkları topraklara katılmak isteyeceklerdi. Tek devlete bağlı olanlar Türklerdi. Onlar da yoksul ve zayıf idiler. Araplara da ayrılma fikri aşılanmıştı. İmparatorluğun paylaşılmasına çoktan karar verilmişti. Yalnız biz Türkler ezilecektik. İmparatorluğun yıkıntıları altında biz kalacaktık. Hristiyanlar ayrılacaklar, Türkler ve Araplar ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri olacaklardı. Millî bir sınırlanma gerekti. Avrupa yakasında Batı ve Doğu Trakya bizde kalmalı idi. Edirne vilâyetinin kuzey sınırları genişlemeli, Arnavutluk bağımsız olmalı, Avusturya - Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan İstanbul'da bir konferansa çağrılmalı idi. Dava milliyet prensiplerine göre çözülmeli, Anadolu kıyılarına yakın adalar bizim olmalı, yabancılara kalan Avrupa Türkiyesi toprakları ile bize kalanlar arasında nüfus değişimi yapılmalı, Anadolu güneyinde ise Hatay, Halep ve Musul bizde kalmak üzere gerisi Araplara bırakılmalı idi.
İttihat - ve - Terakki ise tam bir kayıtsızlık içindedir. İleriyi gören yok. Hiç kimse toprak fedakârlığı istemez. Mustafa Kemal gibi düşünmek "vatan hainliği"dir.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Çankaya)