Erdem Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Erdem. Here they are! All 100 of them:

Mutlu kişi hayatın getirdiklerine göre bir mutlu bir mutsuz olan kişi değil, yaşam boyu erdemli davranan talihin cilvelerine onurlu bir şekilde katlanan ve elindekileriyle en iyi şekilde davranan kişidir.
Aristotle
Alçak gönüllülük erdem, gurursa kusurdur. "Biz" tanrıdan, "Ben" şeytandan gelir.
Yevgeny Zamyatin (We)
Kötü bir duygudan sıyrılamamış erdem ve namus, ahlaksızlığın az ötesindedir.
Anton Chekhov (A Boring Story)
Yalnızca erdemli kişilerdir sevmeye ve nefret etmeye güç yetirebilecek olan.
Konfüçyüs (Üstad dedi ki)
Ahlak felsefesinde, onlar da bizim bilginlerimizle aynı sorunlar üzerinde durmaktadırlar. Onlar da gerek insanın ruhunda ve bedeninde, gerek dış dünyada onu mutlu edebilecek şeyleri ararlar. Onlar da şunu sormaktadırlar kendi kendilerine: Acaba iyi dediğimiz şey hem ruhun, hem bedenin isteklerini mi karşılar, yoksa yalnız ruhun isteklerini mi? Onlar da erdem ve zevk üstüne tartışırlar. Ama asıl tartıştıkları sorun, insan mutluluğunun bir yek ya da birçok koşulunu aramaktır.
Thomas More (Utopia)
-İtiraf etmeliyim ki, seni inanılmayacak kadar güzel buluyorum. -Hayır, değilim. Güzel olan, annem. Ve senin annen. Ben yalnızca çirkin sayılmam, o kadar. -Tatiana, İstanbul' da ne derler bilir misin? -Ne? -Sahte tevazu erdem değildir, derler.
Erje Ayden (Goldberg Paşa)
Çoğunluğun sevgisi uzun sürmez ve uğursuzdur; amaca göre değil, şansa göre yargılar; işe yarayan cinayeti erdem, ona zararlı görünen dürüstlüğü alçaklık olarak tanımlar. Onun övgüsünü kazanmak için ise onu ya korkutmak, ya da pohpohlamak, yani sürekli aldatmak gerekir.
Ugo Foscolo (Last Letters of Jacopo Ortis (Hesperus Classics))
Sizi tutan bir şey var -bir korku, bir zaaf-, öfkenizi ifade etmenizi engelliyor. Bunun yerine yufka yürekliliğinizden gurur duyuyorsunuz. Mecburen yaptığınız şeyleri erdeme dönüştürmeye çalışıyorsunuz. Duygularınızı derinlere gömüyor ve sonra da hınç hissetmediğiniz için kendinizi azizlere benzetiyorsunuz. Anlayışla yaklaşan doktor rolünü unutuyorsunuz; siz o rolün kendisi oluyorsunuz, kendinizi öfkelenemeyecek kadar iyi birisi gibi görünüyorsunuz. Josef, küçük bir intikam iyi bir şeydir. Bastırılmış hınç insanı hasta eder!
Irvin D. Yalom (When Nietzsche Wept)
En büyük ve en yaygın hataların sürdürülebilmesi için olabildiğince tarafsız bir erdem gerekir.
Henry David Thoreau (Sivil İtaatsizlik - Yürümek)
İnsanı doyur, sonra erdem iste ondan.
Fyodor Dostoevsky (The Brothers Karamazov)
Her insan kendinde en az bir büyük erdem olduğuna inanır. Benimki, tanıdıklarım arasında en dürüst kişi olmamdır.
F. Scott Fitzgerald (The Great Gatsby)
... dinin gerçekten de kötü etkilerinden biri, anlamadan tatmin olmanın bize bir erdem olduğunu öğretmesidir.
Richard Dawkins (The God Delusion)
Bilgisi arttıktan sonra, erdem de günah kadar hesap yapar.
Honoré de Balzac (Eugénie Grandet)
[...]yaralanmak, göründüğü kadarıyla, insan olabilmenin bir yolu ya da anahtarı. O bir ıstırap ya da bir erdem.
Jeanette Winterson (Why Be Happy When You Could Be Normal?)
Evet doğru! Şanssızlar, acı ekmeklerini yedikleri, gözyaşlarına karışmış sularını içtikleri bu dünyadan başka bir dünyaya muhtaçtırlar. Hayal öyle bir dünya yaratıyor, yürek de onunla avunuyor. Bu dünyada hep mutsuzluğa mahkûm olan erdem, bir gün ödüllendirilme umuduyla, varlığını sürdürebilmek için direniyor. Fakat alçak olmamak için dine gereksinim duyan kişiler ne zavallıdır!
Ugo Foscolo (Last Letters of Jacopo Ortis (Hesperus Classics))
Çünkü zenginlerin yanlarında durup dalkavukluk edenler olduğu gibi, fakirlerin de erdemli ve akıllı kimseler oldukları sürece yanlarında onları takip eden, şereflendiren ve savunan dostları bulunur.
Miguel de Cervantes Saavedra (Don Quijote de la Mancha)
Çözün şu soruyu bilge insanlar: Ya düş gerçek olursa, Düş gerçek olursa, Ve yüreğimde yarattığım evde oturacaklarsa Doğmamış milyonlar, Düşüncemin soylu evinde... Budalalık mı, erdem miydi? Kimse yargılayamaz beni, Tanrı'dan başka!
Padraic Mac Piarais
Demek ki, ben-ben-ben'in günü gününe sürekliliği dışında başka bir süreklilik olmadan yaşıyordum. Günü gününe kadınlar, günü gününe erdem ya da erdemsizlik, günü gününe, köpekler gibi, ama her gün sağlamca yerinde duran kendim. Böylece yaşamın yüzeyinde ilerliyordum, sözcükler içinde, hiçbir zaman gerçek içinde değil. Tam okunmamış o kitaplar, tam sevilmemiş o dostlar, tam gezilmemiş o kentler, tam sarılmamış o kadınlar! Sıkıntıdan ya da dalgınlıkla birtakım el kol hareketleri yapıyordum. Varlıklar birbirini izliyor, birbirine takılmak istiyorlardı, ama ortada hiçbir şey yoktu, bu da berbat bir şeydi. Onlar için. Bense unutuyordum. Kendimden başka bir şeyi hiçbir zaman anımsamamışımdır ben.
Albert Camus (The Fall)
Ne kadar tuhaf olduğunu düşünürseniz düşünün, mutlak anlamda canice olabilecek tek bir eylem olmadığı gibi mutlak anlamda erdemli denilebilecek tek bir eylem de yoktur. Her şey bizim geleneklerimize ve içinde yaşadığımız iklime bağlıdır; burada suç olan şey yüz fersah daha aşağıda çoğu zaman erdem kabul edilir, bir başka yarımkürede erdem olarak görülen şey, tersine dönerek bizim için suç olabilir. Tek bir dehşet yoktur ki tanrısallaştırılmamış olsun, tıpkı gölge düşürülmemiş tek bir erdem olmaması gibi…
Marquis de Sade (Philosophy in the Boudoir)
...Leon'un gözünde Emma artık tam bir erişilmez nokta idi. Öyle erdemli, öyle ulaşılmazdı ki... Artık bütün ümitlerini yitirmiş haldeydi. Fakat gariptir ki vazgeçişin etkisiyle Emma biraz daha yükseliyor, en yüce makamlara çıkıyordu Leon'un gönlünde. Artık genç kadın gözle görülür her güzellikten arınıyor, bir meleği andırıyordu. En temiz duygulardan biriydi bu. Yaşayışımızda yeri olmayan, sırf ender oldukları için beslenen, yitirilmelerinin verdiği üzüntü, elde etmenin verdiği zevkten daha güçlü olan duygulardı...
Gustave Flaubert
(Robespierre) Sağduyu ve erdeme aşırı bağnazlıkla bağlı bir kişi olarak, karşısındakilerin anlaşmak ve boyun eğmek için yaptıkları bütün başvurmaları geri çevirir. Hatta politikanın anlaşmaya zorladığı durumlarda bile onun sert kinciliği ve katı gururu buna engel olur.
Stefan Zweig (Fouché)
İyilik etmek, insan yüreğinin duyabileceği mutlulukların en gerçeğidir. Yazgıma egemen olanlar bana her şeyin yalan ve aldatıcı görünmesine özen gösterdikleri için, herhangi bir erdem konusu, beni düşürmek istedikleri tuzağa çekmeye yarayan bir hileden başka bir şey değildir.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Biz kendimizden iyi olanlara nadir olarak bel bağlarız. Daha çok onların toplumundan kaçarız. Tersine, çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayâsızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur. Ne kötülük ne de iyilik enerjisine sahibizdir. Dante’yi bilir misiniz? Sahi mi? Hay Allah! Şu hâlde Dante’nin Tanrı ile şeytan arasındaki kavgada yansız melekler de kabul ettiğini bilirsiniz. Ve onları, bir çeşit cehennem girişi olan, vaftizsiz ölen çocukların konulduğu dehlizlere yerleştirdiğini de. Biz o dehlizdeyiz, aziz dostum.
Albert Camus (The Fall)
Evren bir deneydi. Tanrı'nın bir deneyi. Ancak her şey yolunda gitmedi. Tanrı patladı ve parçaları her yere yayıldı. Buna big bang adı verildi. Bizim yapmamız gereken, her şeyi birleştirmek. Her şeyi ve kendimizi bir araya getirmek. Şimdiki zayıflığımız bundan kaynaklanıyor. İyiliğin ne olduğunu biliyoruz ama iyi olamıyoruz. Çünkü içimizde Tanrı'nın sadece küçük bir parçasını taşıyoruz. İyilik ve kötülük çelişkisi buradan geliyor. Gücümüzün asla yetmeyeceği hayallerimiz var: erdem, yüksek değerler, sonsuz kardeşlik, insanlık barışı gibi. Ama birleşmediğimiz sürece ne yazık ki hiçbiri gerçekleşmeyecek.
Hakan Günday (Malafa)
Ellerinden geldiğince erdemli, ağırbaşlı davranmayı kendilerine amaç edinen, sanki dünyada erdemli, ağırbaşlı yaşanabileceğini göstermek istercesine çevrelerine ışık saçan bir takım erdemli, ağırbaşlı kişiler -insanseverler, bilgeler- vardır. 'E, sonra?' diyeceksiniz. Sonrası belli: Bu gösteriş düşkünlerinin çoğu, eninde sonunda sapıtarak akla gelmedik herzeler yerler.
Fyodor Dostoevsky (Notes from Underground, White Nights, The Dream of a Ridiculous Man, and Selections from The House of the Dead)
İnsanın en büyük iki günahının kibir ve nefret olduğu söylenir.Öyle mi sahiden?Bana göre bunlar en büyük iki erdem.Kibir ve nefretten vazgeçmek,dünyanın iyiliği için çaba göstermek anlamına gelir.Oysa onları beslemek daha asil bir davranıştır; siz dünyanın iyiliği için değil,dünya sizin iyiliğiniz için çabalayacak demektir.Muhteşem bir maceradayım. Harold Emery Lauder
Stephen King (The Stand)
Kireç Mutluluk bile iklim işi şu masanın etrafındaki Türkler arkalarındaki perdenin işlemeleri kadar uyumlu değiller sıkılırız belki de neden çalık yeşerip susuz kaldığımız sevgilerden şu sözlerin geçtiği yurda bak dün süt gibi kardeşlerim vardı bugün kireç akıyor yüzümüzden kime konar kim gelir de uzaktan ben hep böyle geceler düşledim kırık radyo sesinde yağmur olsam
Ömer Erdem (Kireç)
Hayat bizi zorladığında aslında gelişime çağırıyordur. Tekamülümüz için fırsat veriyordur. Evrende hata yoktur Sonje. Vermemiz gereken tepkileri erdemli bir şekilde verebilecek kadar gelişip gelişmediğimizin ölçümünü yapar her kriz. Hata olarak algıladığımız şey,algımızdaki zayıflıktır,büyük resmi görememekten, kendi küçüklüğümüzden kaynaklanır tüm endişe ve korkularımız. Deneyime hakkını vermeyenlerin karmaşasıdır. Aeden'deki tüm kültürler için geçerli olan her efsaneyi düşün Sonje, deneyimi analiz eden biri için hata sadece fırsattır, bir hatayı düzeltebilecek güçte olmanın fırsatı. Kızmak, kurban gibi hissedip pes etmek ya da karşısındakini suçlamak yerine sakince analiz etmek zorundasın. Bir şeyi neden istediğini, neden istemediğini ve ne istediğini, yani seçimlerini analiz edebildiğin kadar varoluşu anlayacaksın.
Azra Kohen (AEDEN: Bir Dünya Hikayesi)
Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını, onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek, onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş, dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi düşünülürse, gerçek zafer budur aslında: Victoria nulla est Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus) Zafer zafer değildir Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe
Montaıgne
Bir insanın mutlu olması için gelişmiş bir şehirde doğmuş olması gerekiği iddia edildi. Bence gerçek mutluluğu erdem ve ruhun yüceliğinde bulan birinin nereden geldiği önemli değildir. ... Sağlam bir bitkinin her toprağa kök saldığı gibi erdem de faziletli karakterlere ve çalışma hırsıyla kavrulan ruhlara aynı şekilde kök salar. Şayet yaşam ya da düşünme tarzında yüksek standartlara ulaşamıyorsak, bu vatanımızın küçüklüğüyle değil kişisel yetersizlikle alakalıdır.
Plutarkhos (Paralel Hayatlar: Demosthenes - Cicero)
Erdem özgürdür, yaralanmaz, hareket ettirilmez, sarsılmaz, bu yüzden tesadüflere karşı sağlam durur, öyle ki ne yönü değiştirilebiilr ne de mağlup edilebilir. Erdem, korkunç şeylerin hazırlığına gözlerini dikerek bakar; kendisine ister zor, ister hoş bir şey gösterilmiş olsun, çehresinde en ufak bir değişim olmaz. Dolayısıyla bilge kayıp olarak göreceği hiçbir şeyi kaybetmez. Onun sahip olduğu tek şey, kendisinden asla çalınamayacak olan, sabırla uyguladığı erdemdir.
Seneca (Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine – İnziva Üzerine (De Constantia Sapientis, De Otio))
Başına buyruk yöneticiler, bir yanlışlarından, bir haksızlıklardan ötürü uyaran kişiye asla borçluluk duymazlar. Savaşta hayatı tehlikeye düşen kralı kurtaran ve erdemli kişinin öğüdüne uyup hemen savuşacağına kralın borçluluk duyacağını uman askerin, üste kellesini vermesinden söz açan Plütark hikâyesi daha doğru çıkıyor. Krallar, zayıf anlarında kendilerini görenleri sevmezler. Diktatör yaradılıştakiler de, akıl danıştıkları kişinin bir kez olsun kendilerinden daha zeki olmasından hoşnut kalmazlar.
Stefan Zweig (Fouché)
Doğruluk yolunu seçişim, doğru olma duygusundan çok gerçeği sevmeme dayanır; gerçekten, uygulamada, eğriyle doğrunun soyut kavramlarını değil, vicdanımın ahlak alanındaki yolunu izledim. Çoğu kez, masal anlattım; ama pek az yalan söyledim.” Bu ilkeye uymakla başkalarına birçok silah vermiş olsam da, kimseye zararım dokunmadığı gibi, kendime ed hak ettiğimden çok hiçbi üstünlük vermedim. Bana göre, gerçeğin erdem olması, yalnızca bu yolla sağlanır. Başka herhangi bir yolsa gerçek, ne iyiliğe ne de kötülüğe hizmet eden bir kavramdır.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Dini, ahlakı iyileştirme dahil, antik Yunan'dan Sokrates'ten itibaren geliştirilen iyileştirme anlayışı, tamamen yanlıştı. Baş aşağıydı. Çünkü, en keskin gün ışığı, "her ne pahasına olursa olsun akılcılık" seçeneği, insanın iç dünyasından/duygudan yoksun, hatta ona düşmanca bir tavır takınan, insanın gözünü körleştirici, kuru, yavan, soğuk, tedbirli, salt bilinç düzleminde var olan ışıltılı bir hayat, aslında bir hastalık biçiminden, bir diğer hastalık biçiminden başka bir şey değildir ve dolayısıyla saf akılcılık, "sağlığa, mutluluğa, erdeme" ulaştıracak bir yol değildir.
Friedrich Nietzsche (Twilight of the Idols)
Toplum her yerde her bir üyesinin yiğitliğine dair bir kumpas kurar. Toplum anonim bir şirkettir, ortakları her bir hissedarın ekmeğini daha güvence altına alabilmek amacıyla, yiyenin özgürlüğünü ve terbiyesini teslim etmesi için uzaklaşır. En revaçta olan erdem, itaattir. O da özgüvenden tiksinir. Gerçekleri ve yaratanları değil, isimleri ve gelenek görenekleri sever. Yetişkin insan buyruk dinlememelidir. Şan isteyene iyilik adı altındaki engel olmamalıdır, onun gerçekten iyi olup olmadığını araştırmalıdır. Nihayetinde hiçbir şey insanın zihninin bütünlüğü kadar kutsal değildir. Kendinizi affedin, dünya size destek olur."s.40
Ralph Waldo Emerson (Self-Reliance and Other Essays (Dover Thrift Editions: Philosophy))
Ey yüksek bilgelik! Dostluğu yaşamdan kaldırmak isteyenler, güneşi dünyadan ayıranlara benzerler; ölmez tanrılar insanlara dostluktan daha iyi, daha tatlı bir şey vermedi... ...Ruhta eylem olmazsa, insanla hayvan arasında demiyorum, ama insanla ağaç kütüğü, kaya ya da bu gibi bir eşya arasında ne ayrım kalır? Çünkü kendisinin sert, hem de demir gibi sert olmasını isteyenlerin sözlerini dinlemeyen erdem, aslında bir çok işte olduğu gibi, özellikle dostlukta yumuşaktır ve işlenebilir; öyle ki, dostun mutlu günlerinde sanki genişler, kara günlerinde sıkışır. Bu yüzden dost için duyulacak kaygı, dostluğu yaşamdan kaldıracak denli büyük değildir. Aynı biçimde kimi sıkıntı ve üzüntüler doğurabilir diye erdemden vazgeçilecek de değildir.
Marcus Tullius Cicero (Treatises on Friendship and Old Age)
Bir adam yetiştirmeye kalkışma cesaretini göstermeden önce, insanın kendisinin adam olmuş olması gerektiğini anımsayın; insanın göstermek istediği örneği kendinde bulması gerekir. Çocuk henüz bir şey bilmezken, bakışlarını çevresindeki şeyler arasında görmesi uygun olan şeylere çevirmeye hazırlamak için zaman vardır. Kendinizi herkes tarafından sayılır, sevilir kılın; herkesin sizin hoşunuza gitmeye çalışması için, kendinizi sevdirmekle işe başlayın. Eğer çocuğun çevresindeki şeylere hiç egemen değilseniz, ona da hiç egemen olamazsınız ve bu otorite, erdeme değer vermeye dayalı değilse, hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Kesenin ağzını adamakıllı açıp parayı avuç avuç saçmak bir işe yaramaz; paranın kimseyi sevdirdiğini hiç görmedim.
Jean-Jacques Rousseau (Emile: or Concerning Education)
Bence bugün çoğu insan, dile getirmeseler bile, tevazuu bir erdem olarak görüyor ve hayatında tevazua yer veriyor. Günlük sohbetleri, marangozların birlikte çalışırken, sekreterlerin molalarda konuşurken, birlikte içen veya yemek yiyen insanların ilgi konuları ve bildikleri üzerine gündelik konuşmalarını düşünüyorum ve bu tür durumlarda tevazuun ölçüt sayıldığı fikrindeyim. Arabamı nasıl ucuza kapattım, şuraya ne seyahat yaptım, müthiş seks hayatım, Isa'yla özel ilişkim, vesaire yollu gevezelikler, hoş veya nahoş biçimleriyle özellikle erkekleri dinleyen kadınlardan çıkar ve yayılır. Ama geniş kapsamda mütevazı sohbet toparlanır, bir kayanın etrafından akan sular misali tekrar bir araya gelir ve kesintisiz akar. Sıradan insanları bir arada tutan şeydir mütevazı sohbet. Reklamın zıddıdır. Birliktir. Paylaşımdır. Duygu ortaklığııdır.
Ursula K. Le Guin (Wild Girls (PM's Outspoken Authors, #6))
İnsanlık zaafları genç zihinler tarafından asla seve isteye kabullenilmez. Etkileri tanımsız olduğu kadar değişken de olan birtakım amaçlar üstünden hayatlarımızı sürdürdüğümüzü; dün bizi büyük bir güçle etkileyen şeyin bugün hayal meyal hissedilebileceğini, hatta belki yarın göz ardı edilebileceğini bilmek bize acı verir. Bu tatsız gerçeği nihayet kabullendiğimizdeyse, iyilik ne zaman karşımıza çıksa onu tiksintiyle reddeder, hükmedemeyeceğimiz bir mutluluğu paylaşmaktan uzak durur ve sık sık geçici bir karamsarlığa kapılırız. Sonunda tecrübe ya da tesadüf bizi bu hatamızdan geri döndürür ve üzerimizde keyifli ama kalıcı bir etki yaratabilecek bir amaç sunar bize. İşte o etkiye mutluluk deriz. Mutluluğun zevk diye anılan duygudan farkı, temelinde erdemin yatıyor olmasıdır ve erdem de aklın ürünü olduğundan, istikrarlı bir etki yaratabilecek kapasiteye sahiptir.
Ann Radcliffe (A Sicilian Romance: The 1790 Gothic Literature Classic (Annotated))
-Yürüyebileceğimden emin değilim. -Öyleyse seni taşırım. -Aşk bu mu? -Aşk nedir, bilmiyorum artık. Bir hafta önce pek çok fikrim vardı. Aşk nedir, nasıl kalıcı kılınır. Şimdi aşığım ve en ufak bir fikrim yok. Şimdi aşığım ve bu konuda bir aptaldan farkım yok. .... Dolunayın gerçekleştiği güne, Ay’ın ne büyüdüğü ne de küçüldüğü güne, Babilliler “yürek dinlencesi” anlamına gelen Sabat adını vermişlerdi. Bu günde Ay tanrıçasının, Babil’de bilinen adıyla Ay’daki kadın İştar’ın adet gördüğüne inanılırdı; çünkü neredeyse her eski ve ilkel toplumda olduğu gibi Babil’de de çok eski zamanlardan beri bir kadının aybaşı kanaması geçirirken çalışması, yemek pişirmesi ya da yolculuk etmesi tabu sayılırdı. Bildiğimiz Sebt gününün kökeni olan Sabat’ta erkekler de kadınlar gibi dinlenmek zorundaydı; çünkü Ay adet görürken tabu herkes için geçerliydi. Başlangıçta (ve doğal olarak) ayda bir kez gözlemlenen Sebt, daha sonra Hristiyanlar tarafından Yaratılış mitleriyle birleştirilip işe yarar bir şekilde haftalık hale getirildi. Böylelikle günümüzde sert adaleli, sert kasketli, sert zihinli erkekler, adet görmeye ilişkin arketip psikolojik bir tepki sayesinde pazar günleri işe gitmekten kurtulmuşlardır. .... Lüzumlu ve lüzumsuz delilikler vardır. İkinci gruba girenler Güneş karakteri taşır birinci gruba girenlerse Ay ile bağlantılıdır. Lüzumsuz delilikler, hırs, saldırganık ve ergenlik öncesine özgü endişeden oluşan gevrek bir karışımdır, çok uzun zaman önce atılmış olması gereken bir çöp yığınıdır. Lüzumlu delilikler, kişinin, akranları ne kadar kaçık bulsa da erdemli ve doğru olduklarını içgüdüleriyle sezdiği dürtülerdir. Lüzumsuz delilikler insanın başını kendisiyle belaya sokar. Lüzumlu delilikler insanın başını başkalarıyla belaya sokar. İnsanın başının başkalarıyla belaya girmesi her zaman daha iyidir. Hatta lüzumlu olabilir. Şiir, şiirin iyi yazılmışı, Ay özelliklerini taşır ve lüzumlu deliliklerle ilgilidir. Gazetecilik Güneş özellikleri taşır (Güneş adında pek çok gazete varken hiçbirinr Ay adı verilmemiştir) ve lüzumsuzluklara adanmıştır. .... Saygı ve itaat yeminleri etmek yerine, yardım ve yataklık edeceğimiz sözünü vermeliyiz belki.. .... "Dünyanın öbür ucuna dek onun peşinden gideceğim." diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Evet şekerim ama dünyanın bir ucu yok. Kolomb bunu saptamıştı. .... (Mutluluk gözyaşları sahne sağından çıkar. Şaşkınlık gözyaşları sahne solundan girer, yer ışıklarına doğru ilerler.) .... Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Geride bıraktığımız yirmi yüzyıl. Peki ya sonra? Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Federal kodeste yirmi ay. Genç bir kızın boğazından aşağı yuvarlanan yirmi kadeh tekila. Hazreti İsa'nın son kez kıç üstü oturuşundan bu yana yirmi yüzyıl geçmiş ve onca zaman sonra bizler tutkunun çekip gittiğinde nereye gittiğini hala bilmiyoruz. .... Ahmaklar, örgütlü davalara hizmet konusunda en uygun kişilerdir; çünkü nadiren yapacak daha yaratıcı bir işleri olur ve böyle bir işleri olsa bile dar görüş nedeniyle kısıtlandıklarından o işi muhtemelen yapmazlar. .... Bernard'ın dolunay ışığının dört buçuk metre yükseklikteki kırk vatlık bir ampule eşit olduğunu söylediğini hatırladı. .... "Bak hayatım, sevgilin nam salmış biri. Orospu çocuğunun her şeyden bomba yapabileceği söyleniyor." .... Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyeydi. .... Bir nefes sigaraya, bir lokma yemeğe, bir fincan kahveye, bir parça göte ya da temposu hızlı bir öyküye ihtiyaç duyduğu halde nasibine hepi topu felsefe düşen her zeki kişinin yapacağı gibi dik dik bakıyorlardı ona. .... İnsan kendi kurallarını da bozamadıktan sonra kimin kurallarını bozabilirdi?
Tom Robbins (Still Life with Woodpecker)
Yine öldürgen bir intihar sabahı, yirmi miligram nobraksin almama karşın, ellerimin titremesini önleyemiyorum; kaydın bay Muannit Sahtegi, yapma, seni konuşmak değil, yazmak kurtarır derken, yani günlük adı altında üç beş tümcenin yazıldığı günden tam üç yıl sonra, yeniden başlamayı deniyorum. Yoksa, galiba, dün gördüğüm, yanı başında sulandırılmış rakı şişesi, dilenen ihtiyardan beter yıkılmış olacağım. Neyi, nasıl, niçin kurtarmak? Neden bunca korkmak yıkılmaktan, yok olmaktan. Canlılık rastlantısal oluşumu, geciktirebilir avuntusuna sığınmayacağım, tek kuşkulu güvencem, gücüm bu. Hadi çabuk, iç çek biraz, zayıflığını kimse görmüyor nasıl olsa. Sonra bırakma, salma kendini, yaz ince eleyip sık dokumadan, kim ne derse desin. Ardına kalmamayı erdem saymak, hele günübirlik kime ne'lik yaşamaları kağıda geçirmemek; unutulurum kaygısıyla başvurulan sığ yöntemlere tepki burnubüyüklüğüdür; bunca ertelemek, durup dururken kesivermek de belki. Kolay suçlanabilen: zaman. Beni geride bırakan, koyup giden. Ne atbaşı koşabiliyoruz, ne yarışı önde götürebiliyorum. Böyle amansız, çılgın, yenik boğuşma. Yazarken sözde dural olan, kaçıyor elimin altından. Nasıl ileneyim bilmem! Hani sövgü öfkeni uyarır ya da yatıştırır. Neden bunca doğuştan uygarsın. Hiç insanca yanın yok. Sevemiyorsun. Savın boş. Nesin sen? Oysa isteyebilsen, istemeyebilirdin de. Hadi oradan, bilinçsizliğimin aç bilinci!
Vüs'at O. Bener (Bay Muannit Sahtegi'nin Notları)
İnsanlığın her zaman varlığını sürdüren bir durumu olarak “burjuvalık", bir denge sağlama, insan davranışındaki sayısız aşırı uçlar ve karşıt çiftler arasında dengeli bir orta yolu ele geçirme çaba­sından başka şey değildir. Bu karşıt çiftlerden birini, örneğin bir ermişle zevkperest bir kişiyi ele alırsak, benzetimiz daha iyi anlaşılacaktır. İnsan, kendini tümüyle manevi değerlere, Tanrıya yaklaşma çabasına, ermişlik idealine adama olanağına sahiptir. Bunun tersine, kendini tümüyle içgüdüsel yaşama, duygularının isteklerine teslim edip çabasını anlık bazların kazanımına yöneltme olanağıyla da donatılmıştır. Birinci yol ermişliğe, manevi şehitliğe, Tanrı uğruna kendini feda etmeye; ikinci yol ise zevkperestliğe, içgüdüler uğruna canını vermeye, çürüyüp kokuşmalar uğruna kendini gözden çıkarmaya gö­türür kişiyi. îşte orta sınıf insanı bu ikisi arasındaki ılıman iklimde yaşamaya çalışır. Asla kendini gözden çıkarmaz, ne çilekeşliğe ne de zevkperestliğe adar kendini, asla canını vermeye kalkmaz, asla yok olmayı istemez. Tersine, onun ideali nefsinden el çekmek değil, ben'ini ayakta tutmaktır, ne ermişlik ne de onun karşıtı uğrunda çaba harcar. Kayıtsız şartsız taraf tutmak onun katlanamayacağı şeydir, Tanrıya olduğu gibi zevkperestliğe de kulluk etmek ister, erdemli olmaya çalı­şır, öte yandan bu yeryüzünde biraz da adam gibi rahat yaşamaya bakar. Kısacası, aşırı uçlar ortasında, şiddetli rüzgârlardan, fırtınalardan korunmuş, sağlığına yararlı ılıman bir bölgede yerleşmeye uğra­şır. Bunun üstesinden gelirse de, kayıtsız şartsızlığa ve aşırılığa yönelik bir hayatın sağlayacağı yaşam ve duygu yoğunluğundan da el çekmek zorunda kalır. Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben'e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben'inden, kuş­kusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu ben'den değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla, yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, Tanrıya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakı­mından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir.
Hermann Hesse (Steppenwolf)
Bir devletin yapısı ne zaman gerçekten sağlam ve sürekli olur? Törelere gerektiği gibi uyulduğu zaman. Törelere uyulunca da, doğal ilişkilerle yasalar hep aynı noktalarda uzlaşma durumundadırlar.” “Özgürce yapılan her iş iki etkenden doğar. Biri ruhsal etken, yani işi belirleyen, tanımlayan istem; diğeri maddesel etken, yani işi gerçekleştiren güç. İsteme yasama gücü, güce de yürütme gücü denir. Bunların ikisi birleşmedikçe politik bütünde hiçbir şey yapılamaz. Yasama gücü halkın elindedir. Yürütme gücü, yasacı yada egemen varlık niteliği ile çoğunluğun elinde olamaz. Çünkü bu güç yalnız özel davranışlara dayanır ve yasanın yetkisine girmediği gibi, egemen varlığın yetkisine de girmez, çünkü onun işlemleri yasadan başka bir şey değildir.” “Hükümet egemen varlığın sadece aracıdır. Yurttaşlarla egemen varlığın karşılıklı ilişkilerini sağlamak amacıyla kurulmuş, gerek yasaları yürütmek, gerekse politik ve toplumsal özgürlükleri sürdürmekle görevli, aracı bir bütündür. Egemen varlığın birer görevlisi olan yöneticiler, yine onun adına devlet gücünü kullanırlar. Egemen varlık bu yetkiyi sınırlayabilir, değişiklik yapabilir ve dilediği zamanda geriye alabilir. Egemen varlık yönetmeye, yönetici yasamaya, yurttaşlar da yasayı hiçe saymaya kalkıştılar mı düzen yerini karışıklığa bırakır. Devlet kendiliğinden, hükümetse ancak egemen varlıkla birlikte vardır.” “Halkın nüfusu ne kadar çoksa, egemen varlığın uyruklarına olan ilişkisi o kadar artar. Yöneticiler ne kadar çok olursa, hükümet o kadar güçsüz olur. Her yöneticinin hemen her zaman bir yönetim görevi vardır. Oysa her yurttaş kendi başına hiçbir egemenlik görevi yapamaz.” “Egemen varlık yönetim görevini bütün halka yada halkın büyük bir bölümüne bırakabilir, yönetici yurttaşların sayısı öbür yurttaşların sayısını aşar DEMOKRASİ “ “Egemen varlık yönetim işini bir azınlığın eline bırakabilir, yurttaş sayısı yönetici sayısından çok olur ARİSTOKRASİ” “Egemen varlık yönetimi tek bir yöneticinin eline bırakır, bütün görevliler yetkilerini ondan alırlar. MONARŞİ yada KRALLIK” “Demokrasi genel olarak küçük devletlere, aristokrasi orta devletlere, monarşi de büyük devletlere elverişlidir.” “Demokrasi: Yasaları yapanın onu yürütmesi iyi olmadığı gibi, halkın tümünün birden dikkatini kamu işlerinden çevirip özel işler üzerinde toplaması iyi değildir. Özel çıkarların kamu işlerini etkilemesinden daha tehlikeli bir şey olamaz. Hükümeti hiçbir zaman kötüye kullanmayan halk, bağımsızlığını da kötüye kullanmaz. Kendini her zaman iyi yöneten bir halkın yönetilmeye de gereksinimi yoktur. Gerçek demokrasi hiçbir zaman var olmamıştır ve var olmayacaktır. Çoğunluğun yönetmesi ve azınlığın yönetilmesi doğal düzene aykırıdır. Cumhuriyetin ilkesi ERDEM dir. Bir tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böyle olgun bir yönetim insanların harcı değil.” “Aristokrasi: Burada birbirinden ayrı 2 tüzel kişil vardır. Hükümet ve egemen varlık. İlk toplumlar kendilerini aristokrasi ile yönettiler. Papazlar, eskiler,senato, geronte’lar gibi adlar buradan gelir. Toplum kurumlarının yarattığı eşitsizlik, doğal eşitsizliğe üstün gelince, zenginlik yada güçlülük yaştan üstün tutuldu ve aristokraside seçime bağlandı. 3 çeşit aristokrasi vardır. Doğal, seçime bağlı ve soydan geçme. Birincisi basit halklara uygundur. Üçüncüsü yönetimlerin en kötüsüdür. İkincisi ise en iyisidir, gerçek anlamda aristokrasi budur. Seçime bağlı aristokraside iki gücün birbirinden ayrı olması dışında, üyelerinin seçkin olması gibi bir üstünlüğü vardır. Halk hükümetinde bütün yurttaşlar devlet yöneticisi olarak doğar, aristokrasi hükümeti ise sadece bir avuç insanı yönetici yapar, onlar ancak seçim yoluyla yönetici olurlar, bu yolda doğruluk, bilgi, görgü, halkın tercih ve saygısını çeken bütün öbür nedenler, halkın akıllıca yönetilebileceğine birer güvencedir.
Jean-Jacques Rousseau (The Social Contract)
Bilge kişilerin halk yığınını yönetmesi en iyi ve en doğal bir düzen gereğidir; kendi çıkarları için değil, halkın yararı adına yönettiklerine kimsenin kuşkusu olmadığı sürece.” “Aristokrasi halk hükümetine kıyasla daha az erdem isterse de, zenginlerde ölçü, yoksullarda da azla yetinmek gibi kendine özgü başka erdemler ister. Aristokraside tam bir eşitlik yoktur.” “Monarşi: Hükümdara yasaların gücü ile birlik kurmuş ve devlette yürütme gücünü elinde tutan tüzel ve kolektif bir kişi gözüyle baktık. Şimdi de bu gücü doğal bir kişinin, gerçek bir insanın elinde toplanmış olarak düşüneceğiz. İşte yasa gereği bu gücü tek başına kullanmaya hakkı olan kimseye MONORK yada KRAL denir. Kollektif varlığın bireyi temsil ettiği bütün öbür yönetimlerin tersine, monarşi de birey kolektif varlığı temsil eder. Halkın istemiyle hükümdarın ki, devletin genel gücüyle hükümetin özel gücü hep aynı etkene bağlıdır, makinenin bütün çarkları aynı eldedir ve her şey aynı amaca yönelmiştir. Birbirini yok edecek karşıt davranışlar yoktur ve en ufak bir çabayla daha büyük bir sonuç alınabilecek bir başka devlet düzeni de düşünülemez. Her şey aynı amaca yönelmekle birlikte, bu amaç halkın mutluluğunu gözetmez. Halkın sevgisinden gelen güç, iğreti ve koşula bağlıdır. Kişisel çıkarları her şeyden önce halkın güçsüz, yoksul olmasını, hiçbir zaman kendilerine karşı gelmemesini ister.” “Devletin yönetim kadrosu çoğaldıkça, hükümdarın uyruklarıyla olan ilişkisi o kadar azalır, azaldıkça eşitliğe yaklaşır, böylece demokrasideki tam eşitliğe varır. Hükümet küçüldükçe bu ilişki artar. Hükümet bir tek kişinin eline geçince de en yüksek noktasına varır. O zaman hükümdarla halk arasına çok büyük bir açıklık girmiş olur, devlet de bağlantıdan yoksun kalır. Bağlantı kurmak için bir takım ara sınıfların bulunması gerekir; bu sınıfları doldurmak için de hükümdarlara, büyüklere, soylulara gereksinim duyulur. Ama bütün bunlar küçük bir devlete uygun gelmez. Çünkü her türlü sınıf ayırımı onu yıkıma götürür. Büyük bir devletin yönetimi güçse, bir kişi eliyle yönetilmesi daha güçtür.” “Cumhuriyet yönetiminde halk oyu hemen her zaman aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir. Oysa monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez birtakım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir. Monarşiyle yönetilen bir devletin iyi çekilip çevrilebilmesi için, bu devletin büyüklüğü yada genişliği, onu yöneten kimsenin yetenekleriyle ölçülmelidir. Fethetmek yönetmekten daha kolaydır. Oldukça uzun bir kaldıraçla insan dünyayı tek parmağı ile yerinden oynatabilir ama, onu taşımak için Heraklesin omuzları gerekir.” “Bir devlet azıcık büyükse, hükümdar ona oranla hemen her zaman çok küçük kalır. Tam tersine bir devlet başa göre çok küçük odlumu yine çok kötü yönetilir. Çünkü baş hep büyük amaçlar peşinde koşarak halkın yararını unutur. Bir tek adamın yönettiği hükümetin en ağır basan sakıncası, devlet gücünün durmadan el değiştirmesidir. Bir kral öldüğünde yerine bir başkasının geçmesi gerekir. Seçimler tehlikeli aralıklara yol açar, aralıklarsa fırtınalı geçer. Bazı kral ailelerinde kralların ölümünde her çeşit kavgayı önlemek için hükümdarlık babadan oğla geçer duruma sokuldu. Görünürdeki bir durgunluk akıllı bir yönetimden üstün tutuldu ve iyi kralları seçme konusunda çekişmektense doğaya aykırı yaratıkları aptalları başa geçirmek tehlikesi göze alındı.” “Genç Dionysos’un kötü bir davranışını yüzüne vuran ve –benim böyle bir şey yaptığımı gördün mü?- diyen babasına –sisin babanız kral değildi ki diye karşılık vermiştir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamanın en faydalı yolu başka bir kralın yönetimi altındayken neyi isteyip neyi istemeyeceğini düşünmektir.” “Bir sarayda ne kadar çok oyun, düzen varsa, bir senatoda o kadar bilgelik vardır.” “Özgürlük her iklimde yetişen bir meyve değildir, onun için her ulus onda yaşamaz.” “Dünyanın bütün yönetimlerinde devlet tüketir, üretmez.
Jean-Jacques Rousseau (The Social Contract)
YALNIZLIK NEDİR? Yalnızlık sevginin yokluğu değil tamamlayıcısıdır. Yalnızlık birlikteliğin yokluğu değil ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır. Hayatta asla yalnız kalamayan kişiler, kendilerine yabancılaşırlar. Ruhumuzun derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir dünya saklıdır. Bana izin vermedikleri için yapmam gerekeni yapamadım diyerek riske girmememizin daha iyi olacağını düşünürüz. Böylesi daha rahattır, daha güvenlidir. Bu insanın kendi yaşamından vazgeçmesi anlamına gelir. Cesaretim yok diyenlere ne mutlu. Çünkü onlar suçun başkalarına ait olmadığını kavramıştır. Hayır demek daima cömertlik eksikliği anlamına gelmez, evet demekse daima bir erdem değildir. Yaşamımızın en önemli anlarında daima yalnızızdır. Sevgi İlahi Varlığa özgüyse yalnızlık da insanlara özgüdür. Yaşamın mucizesini anlayan kişilerin hayatında sevgi ve yalnızlık beraberce huzur içinde yaşayıp giderler.” “HİÇBİR İŞE YARAMIYORUM: Tanrı’nın mucizesinin en büyük alameti yaşamın kendisidir. İşe yaramaya çalışma. Kendin olmaya çalışman yeterlidir ve bir fark yaratır. Yaşamını dikkatle inceleyip ıstırap çektiğin, ter döktüğün ve sevinçle gülümsediğin her bir anı tekrar gözden geçirsen bile başkalarına faydalı olduğun zamanların tam olarak hangileri olduğunu asla bilemezsin. Hiçbir yaşam gereksiz değildir. Yeryüzüne konan her ruhun burada olmasının bir nedeni vardır. Daima yaşamayı arzuladığın şeyleri yaşa. Başkalarını eleştirmekten kaçın ve düşlerine odaklan.” “HAYATIMI DEĞİŞTİRMEKTEN HEP KORKTUM: Hayatımızı değiştirmekten korkarız, çünkü onca çabamızın ve fedakarlığımızın ardından, dünyamızı tanıdığımıza kanaat getiririz. Sürprizlerle karşılaşmayacağımızı biliriz. İnanç bize hiçbir anımızda yalnız olmadığımızı gösterir. Dönüşüm gizemi sevmemizi sağlar. Her şey karalara büründüğünde ve terk edildiğimizi hissettiğimizde ruhumuzda meydana gelen dönüşümleri görmekten korkmayacak, geriye bakmayacağız. İleriye bakacağız. Yarın olabileceklerden korkmayacağız, çünkü dün bir güç tarafından kollandık. Bizi kollayan bu VARLIK daima yanımızda olacak. Bizi ıstıraplardan koruyacak. Ya da bize ıstıraplarla onurlu bir biçimde yüzleşmemiz için gereken gücü verecek. GÜZELLİK NEDİR? Dış güzellik iç güzelliğin görünür kısmıdır ve her insanın gözlerindeki parıltıda kendini belli eder. Gözler ruhun aynasıdır ve esrarengiz gibi görünen her şeyi dışarı yansıtır. Gözler ayna vazifesi görür. Kendilerine hayranlıkla bakanların görüntüsünü yansıtır. Dolayısıyla bakan kişi, ruhu karanlık olduğu takdirde baktığı gözde de kendi çirkinliğini görecektir. Şu anda bilgelik denen, yaşamın gizemine saygı göstermek yerine dünyayı tanımlamayı amaçlayan kişilerin paketleyip sunduğu fikir yığınında huzur bulmaktayız. Davranış şablonu yaratma amacında ki kurallar, normlar ve nizamlardan oluşan, gereksiz bir yığın bu.” HANGİ YÖNE GİTMELİYİM? Yaşam da tıpkı güneş gibi her yöne ışık saçar. Ateş yakmak istiyorsak güneş ışınlarının tek bir noktaya düşmesinin sağlamamız gerekir. Ateş İlahi Güçün dünyaya verdiği en büyük sırdır. Bizi ısıtmakla kalmaz, buğdayı da ekmeğe dönüştürür. Gün gelir, hayatımıza yön vermek için içimizdeki bu ateşi belli bir yere odaklamamız gerekir. SEVGİ BENİMLE ASLA KONUŞMAK İSTEMİYOR: Sevginin söylediklerine kulak vermemiz için yanımıza yaklaşmasına izin vermemiz gerekir. Sevgi özgürdür ve sesi, irademizin ya da gayretimizin hakimiyetinde değildir. Sevgi değiştirir, sevgi iyileştirir. Bazen ölümcül tuzaklar kurar ve kollarına atılmaya karar verdiği kişiyi mahveder. Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir. Sevmeye ihtiyaç duyduğumuz için severiz. Sevmezsek hayatın anlamı kalmaz ve güneş gökte parıldamaz. Yalnızlığın her şeyi yerle bir ettiği anlara göğüs germenin tek yolu sevmeye devam etmektir.
Paulo Coelho (Manuscript Found in Accra)
YALNIZLIK NEDİR? Yalnızlık sevginin yokluğu değil tamamlayıcısıdır. Yalnızlık birlikteliğin yokluğu değil ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır. Hayatta asla yalnız kalamayan kişiler, kendilerine yabancılaşırlar. Ruhumuzun derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir dünya saklıdır. Bana izin vermedikleri için yapmam gerekeni yapamadım diyerek riske girmememizin daha iyi olacağını düşünürüz. Böylesi daha rahattır, daha güvenlidir. Bu insanın kendi yaşamından vazgeçmesi anlamına gelir. Cesaretim yok diyenlere ne mutlu. Çünkü onlar suçun başkalarına ait olmadığını kavramıştır. Hayır demek daima cömertlik eksikliği anlamına gelmez, evet demekse daima bir erdem değildir. Yaşamımızın en önemli anlarında daima yalnızızdır. Sevgi İlahi Varlığa özgüyse yalnızlık da insanlara özgüdür. Yaşamın mucizesini anlayan kişilerin hayatında sevgi ve yalnızlık beraberce huzur içinde yaşayıp giderler.” “HİÇBİR İŞE YARAMIYORUM: Tanrı’nın mucizesinin en büyük alameti yaşamın kendisidir. İşe yaramaya çalışma. Kendin olmaya çalışman yeterlidir ve bir fark yaratır. Yaşamını dikkatle inceleyip ıstırap çektiğin, ter döktüğün ve sevinçle gülümsediğin her bir anı tekrar gözden geçirsen bile başkalarına faydalı olduğun zamanların tam olarak hangileri olduğunu asla bilemezsin. Hiçbir yaşam gereksiz değildir. Yeryüzüne konan her ruhun burada olmasının bir nedeni vardır. Daima yaşamayı arzuladığın şeyleri yaşa. Başkalarını eleştirmekten kaçın ve düşlerine odaklan.
Paulo Coelho (Manuscript Found in Accra)
ZARAFET NEDİR? Kibir nefret ve hınç doğurur. Zarafet ise saygı ve sevgi uyandırır. Kibir başkalarını aşağılamamıza yol açar. Zarafet ise bize ışığa doğru yürümeyi öğretir. Kibir sözcükleri bulandırır, çünkü zekanın yalnızca birkaç seçilmiş kişiye mahsus olduğunu düşündürür. Zarafet ise karmaşık düşünceleri, herkesin anlayabileceği hale getirir.” “KIPTİ BİR BİLGEDİR: İki tür iş vardır. İlk tür işler yalnızca zorunluluktan, evin geçimini sağlamak için yapılır. Bu durumda insanlar, zamanlarını satmakta ve sattıkları zamanı isteseler de geri alamayacaklarını unutmaktadır. Bütün ömürlerini nihayet arkalarına yaslanıp dinlenebilecekleri o kutlu günün hayalini kurarak geçirirler. O gün geldiğindeyse hayatın sunduğu nimetlerden faydalanamayacak kadar yaşlandıklarını fark ederler. İkinci tür işler, insanların yine evin geçimini sağlamak için giriştikleri, ama çalıştıkları her dakikayı başkalarına sevgi ve fedakarlık göstererek geçirdikleri işlerdir bunlar. Bu ikinci türlere sunu adını veririz. –Bu kayayı her gün dağın tepesine kadar çıkaracaksın ve tepeye vardığında kaya yeniden aşağı yuvarlanacak. Madem öyle, bende dağın tepesine taşıyacağım kayayı sevmeyi öğreneceğim, Böylece kayayla birlikte geçirdiğim her anı sevdiğim bir şeyle geçirmiş olacağım.” “PEKİ NEDEN KİMİ İNSANLAR, ÖTEKİLERDEN DAHA BAŞARILIDIR? Başarı senin sevgiyle filizlendirdiğin tohumun sonucudur. Her gün eve dönünce Elimden geleni ardıma koymadım diyenler başarıya ulaşır. Yalnızca başarıyı hedefleyen kişilerse ona asla ulaşamaz, çünkü başarı kendi başına bir hedef değil, bir sonuçtur. Başarı her gece başımızı yastığımıza koyduğumuzda huzurlu uyuyabilmektir.” “MUCİZE NEDİR? Mucize kalplerimizi ansızın sevgiyle doldurur. Böylelikle bizi var eden Tanrı’nın lütfu karşısında saygıyla eğiliriz. Bacaklarımız yorgun düşe de yüreğimizdeki güç sayesinde yolumuza devam edebilelim. Yüreğimiz yorgun düştüğünde ise inançtan aldığımız güç sayesinde ilerlemeyi sürdürebilelim. Çöldeki her bir kum tanesinin birbirinden farklı olduğu mucizesine tanık olalım ve bu sayede benliğimizi kabullenebilelim. Çünkü nasıl dünyada birbirinin tıpatıp aynı iki kum tanesi yoksa aynı şekilde düşünüp hareket eden iki insan da yoktur. Alırken tevazu göstermeyi, verirken ise sevinç duymayı başarabilelim. Gerçek bilgeliğin, aldığımız cevaplarda değil, yaşamımızı zenginleştiren soruların gizeminde saklı olduğunu anlayabilelim. Asla bildiğimizi zannettiğimiz şeylerin tutsağı olmayalım. Çünkü aslında kader hakkında pek az şey biliriz. Yine de bu sayede kusur etmeden ve şu dört erdeme uyarak yaşayabiliriz. Cesaret, zarafet, sevgi ve dostluk. Mucizeler doğanın yasalarına aykırı olarak gerçekleşmez. Bizler aslında doğanın yasalarını bilmediğimiz için öyle zannederiz.
Paulo Coelho (Manuscript Found in Accra)
Saka sözü Türkçe Yaka (kıyı, kenar) kelimesinin İran dilinde aldığı biçim olmalıdır. Nitekim bugün de Yakut Türkleri kendilerine Saha demektedirler ve Saha, Genel Türkçedeki yaka'nın Yakutçadaki karşılığıdır. Skit ise Saka sözünün Türkçe ve Moğolcada kullanılan +t çokluk ekiyle oluşturulmuş Sakat veya Sakıt biçiminin (krş. Oglan-oglıt, tarkan-tarkat, Kerey-Kereit) Yunancalaşmış şeklidir. Askuz(ai) Asur dilinde, İşkıgulu ise Urartu dilindeki çokluk biçimleri olabilir. Zeki V. Togan, Saka boyları olan Targutae, Skolot ve Paralat'ların adlarını Türk, Çigil, Barula boy adlarıyla bir- leştirir (Togan 1981: 35). Dikkati çeken nokta her üç boy adında da Skit'te olduğu gibi +t çokluk ekinin kullanılmış olmasıdır. Kavim ve boy adlarında geçen +t çokluk eki, Sakaların bir Altay kavmi olduklarının en önemli delillerinden biridir. Zeki V. Togan karım paluk ve Temerinda kelimelerine de dikkat çeker. Bunlardan birincisi Karadeniz İskitleri dilinde bir balık adıdır; ikincisi ise İskitlerde Azak denizinin adıdır ve Plinius Secundus tarafından kelimenin ilk yarısının "deniz" demek olduğu açıklanmıştır (Togan 1981: 35). Paluk sözünün Türkçede balık ile, temer sözünün de eski Bulgar Türkçesindeki teŋer/teŋir (deniz) ile aynı olduğu açıkça görülmektedir. "Bütün cesaretlerin başı" anlamına gelen Artimpaşa ve "denizin babası anlamına gelen Thamimasadas tanrı adları da (Çay-Durmuş 2002: 489) Türkçe ile açıklanabilir. Artimpaşa açıkça erdem başı'dır. Erdem, Eski Türkçede "hüner, yiğitlik ve fazilet" demektir. Thamimasadas, teŋir ata olarak açıklanabilir. Teŋir, eski Bulgar Türkçesinde "deniz" demektir. Aynı şekilde Herodot'un İskitlerde "ev ve aile tanrısı" olarak belirttiği Tabiti (Çay-Durmuş 2002: 490) ile Türkçe tap- fiili arasında açık ilgi vardır. Üstelik aynı fiilden türemiş olan tabu, Karaçay-Malkar Türklerinde ocak tanrıçasıdır (Tavkul 1997: 145). Saka veya Massagetlerin kadın hükümdarı Tomiris ise P. Wittek'in ihtimal olarak düşündüğü temir (demir) kelimesiyle açıkça ilgili olmalıdır (Togan 1981: 409). Sakalardan kalan cartasis adı da "kardaş" şeklinde açıklanmıştır (Togan 1981: 406).
Ahmet Bican Ercilasun (Türk Dili Tarihi / Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla)
Söylediğim gibi, ben erdemli bir kahraman seçmedim, bunun nedenini size söyleyeceğim. Çünkü, erdemli denilen kişileri bir yana bırakmalı, dinlensinler, gün o gün; neden derseniz, "erdemli insan" deyimi artık lafta kalmıştır; erdemli insan at yerine konmuştur, onun yazarı değil, binicisi vardır, binenler sırtına, basarlar kamçıyı; erdemli insan erdeminden bir iz bile kalmayıncaya kadar ezilmiş, açlıktan gebermiştir, ona artık kimse saygı göstermemektedir. İşte bu yüzden diyorum ki, şimdi artık alçakları arabaya koşmanın zamanıdır. Haydi gelin, alçakları koşalım!
Nikolay Gogol (Dead Souls [in Two Volumes])
Ülkesini sevmek nedir; başka ülkeleri sevmemek mi? Öyleyse iyi bir şey değil bu. Yoksa sadece kendini sevmekten mi ibaret? O zaman iyi bir şey olabilir, ama bunu bir erdem, bir meslek haline getirmemek gerek...
Ursula K. Le Guin (The Left Hand of Darkness)
İyi, doğru ve güzelin bilgisi, bizi erdemli bir hayata sevk eder. Öğrenmenin ve düşünmenin nihai amacı "kitap yüklü eşek" (Cuma,62/5) olmak değil, sahih ve erdemli eylemde bulunmaktır.
İbrahim Kalın (Açık Ufuk)
Buna sevimli bir kahkaha atıp beni öptü. Hayatım boyunca bu kadar tatlı bir şekilde öpüldüğümü hatırlamıyorum, Dave. Sadece yanağımdan öptü, evli bir kadının erdemli öpücüğüydü, ama olgun bir şeftali gibiydi.
Stephen King (Sis)
Hiç şüpheniz olmasın ki adalet, merhamet, erdem ve ahlâk sahibi olmadıkça mümin de, dindar da olunmaz. "Dini mitolojiden arındırmadıkça, hikayelerle din satan şarlatanlar masum insanların sırtından geçinmeyi sürdürecek ve din sermaye olmaya devam edecektir.
Abdulbaki Erdogmus (Islamsiz Müslümanlik)
Özgürlük, barış, sanat, bilgi, marifet, hikmet, felsefe, akıl, bilim, tarih, kültür, erdem, yüksek insanî ahlâk, hakikat, hukuk, adalet gibi medeniyet ilkelerinin olmadığı toplumlar ve ülkelerde İslâmî hayatın varlığından söz edilemez. İslâmî düşünce olmadıkça; camilerin, minarelerin, ezanların, Kur'an kurslarının, hafızların, İmam Hatip okullarının, dini tedrisatın olmasının hiçbir yararı ve önemi yoktur..
Abdulbaki Erdogmus (Islamsiz Müslümanlik)
Son senelerde İstanbul'da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı tarihi eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (İkre, Bismi, Rabbi) safsatasını uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm. Kudüs'ün teslim olunması için Patrik'inin koyduğu şart üzerine Kudüs önlerine gelen Halife Ömer'in kölesi ile ortaklaşa ve değişerek bir deveye binerek yol aldığını ve asıl kilise yakınına gelindiği zaman deveye binmek sırası köleye geldiğinden ötürü Ömer'in yürüyerek; Arap ırkından başka ve yüksek ırklardan oluşan ordunun yüksek ve muhteşem huzurunda o ordunun kumandanlarına karşı yerden taş alarak atmak suretiyle gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık, malumunuzdur. Bunu artık Türk çocuklarına bir erdem gibi okutmakta ısrar gösteren notlan göz önüne almalısınız. Bir hırka ve bir hurma hikayesi artık bir insanlık erdemi olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının bir çok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiğinden bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu dile getirilerek hangi taraf için ne anlamda bir övünme nedeni arandığı araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır. Şüphesiz Türkler için çok kahraman evlatlar, şu ve bu tarzda Arap halifelerinin sarayının içine hükümetinin teşkilatının ve Arap adına fetholunan bir çok vilayet ve eyaletlerde bütün zaferleri sağlayan kuvvetlerin kalbinin içine girmişlerdir. İlim, sanat ve bilhassa askerlik ve başkumandanlık mevkilerini elde etmişlerdir ve sonuçta Arap İmparatorluğu unvanını taşıyan bütün memleketlerde birinci derecede güç ve hakimiyet sahibi olmuşlardır. En nihayet Muhammed'in Halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine boyun eğdirmişlerdir. Eğer bunu yapmış olan insanlara köle demek uygunsa herkes bir şart dahilinde köleliği öğünerek kabul eder. Efendiye, sahibe, hakime köle demek ve esir, önemsiz, değersiz adamlara efendi demek, tarihin ifade etmemizi emrettiği bir gerçeklik midir? Tevfik Beyefendi! Zakir Kadirinin ahmakçasına notlarını düzeltirken bu noktalara dikkat buyurunuz. Bu münasebetle yüksek heyetinizin başkanı bulunan size hatırlatırım ki, yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Sonradan uydurma bir eser meydana getirerek ardından pişman olmaktansa hiçbir eser meydana getirememek beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir. İlim alanında şüpheli olmak, Mısır'ın Camii Ezher'i mezunlarına inanmamaktan daha iyidir. Camii Ezher varlığı ve prensipleri, mevhum denecek kadar hiç olan İsa'yı yaratan apotrlar yetiştirmeye ne yazık ki kaynak olamamıştır. Halbuki biz tarih yazarken Apotr değil; bizzat fiiller ve hadiseler sahibi arayan adamlarız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada cehaletimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Apotr yaratmaya kalkışmayalım çocuğum! Bizim mesleğimiz bu değildir. Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça; ve bulduğumuza inandıkça ifadeye cesaret gösteren adamlar olmalıyız!
Atilla Oral (Atatürk'ün Sansürlenen Mektubu (80 Yıl Sonra İlk Kez, Kendi El Yazısıyla, Sansürsüz!...))
Son senelerde İstanbul'da yayınlanan gazetelerde Roman diye okuduğumuz bazı tarihi eserler vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözleminden kaçmış değillerdir; Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur; bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir. Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (İkre, Bismi, Rabbi) safsatasını uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm. Kudüs'ün teslim olunması için Patrik'inin koyduğu şart üzerine Kudüs önlerine gelen Halife Ömer'in kölesi ile ortaklaşa ve değişerek bir deveye binerek yol aldığını ve asıl kilise yakınına gelindiği zaman deveye binmek sırası köleye geldiğinden ötürü Ömer'in yürüyerek; Arap ırkından başka ve yüksek ırklardan oluşan ordunun yüksek ve muhteşem huzurunda o ordunun kumandanlarına karşı yerden taş alarak atmak suretiyle gösterdiği çıplak ve çıfıt Araplık, malumunuzdur. Bunu artık Türk çocuklarına bir erdem gibi okutmakta ısrar gösteren notlan göz önüne almalısınız. Bir hırka ve bir hurma hikayesi artık bir insanlık erdemi olarak gösterilmek felsefesi esas tutularak tarih yazılmamalıdır. Bunun gibi Arap ordularının bir çok esirlerinden bir köle sınıfı vücuda geldiğinden bahsedilirken bu kölelerin Türk çocukları olduğu dile getirilerek hangi taraf için ne anlamda bir övünme nedeni arandığı araştırılıp incelenmeden Türk tarihi içine konulmamalıdır. Şüphesiz Türkler için çok kahraman evlatlar, şu ve bu tarzda Arap halifelerinin sarayının içine hükümetinin teşkilatının ve Arap adına fetholunan bir çok vilayet ve eyaletlerde bütün zaferleri sağlayan kuvvetlerin kalbinin içine girmişlerdir. İlim, sanat ve bilhassa askerlik ve başkumandanlık mevkilerini elde etmişlerdir ve sonuçta Arap İmparatorluğu unvanını taşıyan bütün memleketlerde birinci derecede güç ve hakimiyet sahibi olmuşlardır. En nihayet Muhammed'in Halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine boyun eğdirmişlerdir. Eğer bunu yapmış olan insanlara köle demek uygunsa herkes bir şart dahilinde köleliği öğünerek kabul eder. Efendiye, sahibe, hakime köle demek ve esir, önemsiz, değersiz adamlara efendi demek, tarihin ifade etmemizi emrettiği bir gerçeklik midir? Tevfik Beyefendi! Zakir Kadirinin ahmakçasına notlarını düzeltirken bu noktalara dikkat buyurunuz. Bu münasebetle yüksek heyetinizin başkanı bulunan size hatırlatırım ki, yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni tarih semasında dikkatli olunuz. Sonradan uydurma bir eser meydana getirerek ardından pişman olmaktansa hiçbir eser meydana getirememek beceriksizliğini itiraf etmek daha iyidir. İlim alanında şüpheli olmak, Mısır'ın Camii Ezher'i mezunlarına inanmamaktan daha iyidir. Camii Ezher varlığı ve prensipleri, mevhum denecek kadar hiç olan İsa'yı yaratan apotrlar yetiştirmeye ne yazık ki kaynak olamamıştır. Halbuki biz tarih yazarken Apotr değil; bizzat fiiller ve hadiseler sahibi arayan adamlarız. Eğer bunları bulamazsak meçhuliyeti ve bu noktada cehaletimizi itiraf etmekten çekinmeyelim. Apotr yaratmaya kalkışmayalım çocuğum! Bizim mesleğimiz bu değildir. Biz daima gerçeği arayan ve onu buldukça; ve bulduğumuza inandıkça ifadeye cesaret gösteren adamlar olmalıyız!
Atilla Oral (Atatürk'ün Sansürlenen Mektubu (80 Yıl Sonra İlk Kez, Kendi El Yazısıyla, Sansürsüz!...))
Söz, unutuşu geciktirir, yaşanılanları zamanın elinden kurtarır
Didem Gülçin Erdem
Osmanlılar, çocuklarına önce “edepli” ve “erdemli” olmayı öğretirlerdi. Bu yüzden evlerinin en görünür yerlerine, “Edeb ya hu!” şeklinde herkesi edebe çağıran levhalar asarlardı.
Anonymous
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki," dedi Bedap, "yaşamının geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir.
Ursula K. Le Guin
Bedenleri verimli olan kişiler sevgilerini kadınlara çevirirler, çocuk sahibi olup soylarını devam ettirmek için. Böylece adlarını sonsuz kılıp mutluluğa ulaşacaklarına inanırlar. Ama ruhları verimli olanlar böyle değildir. Onların ruhlarının meyvesi, bedenlerininkinden çok daha fazladır. Ruhun meyveleri, düşünce ve düşünce gibi olan her şeydir. Yaratıcı şairler ve kendi alanlarında keşifler yapan zanaatkârlar böyledir. En üstün düşünce, insan yığınlarına düzen getiren düşüncedir; ölçü ve doğruluk. Eğer insan çocukluğundan itibaren içinde bunların tohumunu tanrılar gibi taşıyorsa, olgunlaştığında doğurmak arzusu belirir onda. İşte bu arzuyu duyunca, hangi güzellik üzerine doğurması gerektiğini düşünüp karar vermeye çalışır. Ama asla çirkinlik üzerine doğuramaz. Bu arzusu arttıkça onu güzel olana yaklaştırır, çirkinlerden uzak tutar. Bu güzellerden birinin bedenen de güzel ve asil olduğunu görürse, güzellikler bir araya gelmiş olduğundan, aklı başından gider, onun karşısında çok erdemli bir insan tarafından erdemler ve güzel fikirlerle eğitilmiş gibi olgunlaşır ve gelişir. Güzel olanla birliktelik, onun içindeki bu tohumu canlandırıp büyütür. O hep sevdiğini düşünür, aralarında anne-babayla çocuk arasında olan sevgiden çok daha büyük ve güçlü bir sevgi filizlenir.
Anonymous
Bazen, geceleri, aşkıma hava aldırmak gelir içimden. O zaman pelerinime sarınıp, şapkamı gözlerimin üstüne indirip gider dışarıda penceresinin karşısında dururum. Yatak odası avluya bakar, ama ev köşede olduğundan caddeden görünür. Bazen bir an pencerede durur, ya da pencereyi açar, yıldızlara bakar; kendisiyle ilgilendiği aklının ucundan bile geçmeyecek biri dışında onu kimse görmez. Bu gece saatlerinde bir hayalet gibi süzülürüm, bir hayalet gibi yerleşirim onun yaşadığı yere. Her şeyi unuturum, planlan, hesapları bırakırım; mantığı denize atarım, iç çekmelerle göğsümü şişirir, güçlendiririm; davranışlarıma hükmeden sistemin acısını çekmemem için bana gerekli bir alıştırmadır bu. Başkaları gündüz erdemli olur, gece ise günah işler; bense gündüzleri riyakâr, geceleri ise saf arzuyumdur. Keşke görseydi beni, keşke ruhumun içine bakabilseydi. Keşke!
Anonymous
Kolay bir saadet mi, yoksa insanı yükselten bir ızdırap mı daha iyi?
Fyodor Dostoevsky
Hayata küfredecek kadar cesaretli olamayan, hayatın Postmodern yanına sövüyor.
Erdem Akın
bir dağa bakarsanız içinizden dolanırım eve varmak gibi dururum yüzünüzde anneniz olurum oda ışığı yeterse kendimi saymaya geriden başlarım bir dağa bakarsanız kıyınız kadar güzel olur muyum sahi” Didem Gülçin Erdem, 'Olmayanım İçinizde' sayfa 10
Didem Gülçin Erdem (Olmayanım İçinizde)
yol sürüyor sesinizden giden uyku için mesela, kuş sürüleri geçer mi Mardin üzerinden bilmiyoruz, öyle köklere ayırdığımızdan değil vakitleri gidip geldiğimiz kuşlar yok bir yerdi biz sizin ne hallerinize çalıştık durduk bilseniz sabahlarınıza, topladığınız yapraklara bir kez söylemenin kötü yanlarına söylemenin de iyi olmayan yanları vardı” Didem Gülçin Erdem, 'Olmayanım İçinizde' sayfa 64
Didem Gülçin Erdem (Olmayanım İçinizde)
Anadolu bir mozaik değil bir mezarlıktır. Yok olmuş milletlerin, devletlerin mezarlığıdır. Bu topraklarda bin yıldır bakî kalan Türk milletidir.
Erdem Akın
Bireyselciliğe atılmış en büyük tokat felaket ve yıkımlardır.
Erdem Akın
günahın erdemin değil, inancın zıttı olduğunun altını çizmektedir. Çünkü erdemin"1 bazen Tanrı'ya karşı çıkmayı, onu reddetmeyi içerdiğini fark etmiştir. İnançsız bir insan erdemli olabilir, ama aynı zamanda günahkârdır. O hâlde umutsuzluk günahkârlıktır.
Anonymous
Hatay; Mondros'tan sonra ilk direnişin başladığı buna rağmen anavatana en son katılan ildir. Kimse Hatay üzerinde oyun oynamaya kalkmasın.
Erdem Akın
Yoksul insanlar, küçük şeylerle mutlu olmanın erdemine varmış kişilerdir. Varlıklı çocuklar için, yeni bir ayakkabı, yeni bir elbise o kadar önemli değildir. Oysa biz-yoksul çocuklar için, yeni bir kalem bile sonsuz mutluluk kaynağıdır
Çetin Öner (Gülibik)
Aşkın bir adı da yorulmamaktır.
Erdem Bayazıt
Güçlükleri yenmeyi birinci ödevi olarak kabul eden ve ödülü sonraya bırakan bir kimseye 'erdemli' denir.
Anonymous
Ölüm sonrası yaşamda başka insanlara göre değil, kendinize göre yargılanırsınız. Daha açıkçası "ne olabilirdiniz"e göre yargılanırsınız. Dolayısıyla ölüm sonrasında yaşam, şimdiki hayata oldukça benzer ama artık o hayata olabileceğiniz tüm "siz"ler de dahildir. Örneğin, asansörde kendinizin daha başarılı versiyonlarına, belki de doğduğunuz yerden üç yıl önce ayrılan kendinize rastlayabilirsiniz. Ya da uçakta bir şirket başkanının yanına oturmuş ve o kişi tarafından işe alınmış bir versiyonunuz çıkabilir karşınıza. Bu "siz"lerle karşılaştıkça, başarılı olmuş bir kuzeniniz için duyacağınız türden bir gurur duyarsınız: başarılar doğrudan size ait olmasa da, bir şekilde size yakın gelir. Ancak çok geçmeden gözünüz korkmaya başlar. Bu "siz"ler gerçek siz değildir, sizden daha iyidirler. Daha akıllı seçimler yapmış, daha çok çalışmış, kapalı kapıları zorlama yolunda fazladan çaba sarf etmişlerdir. Söz konusu kapılar nihayetinde kırılarak açılmış, yaşamlarının renkli ve yepyeni yönlere doğru dağılmasını sağlamıştır. Bu tür bir başarı, genler açısından size daha iyi bir el düşmesiyle açıklanamaz, üstün versiyonlarınız sadece elinizdeki kağıtları daha iyi oynamıştır. Paralel yaşamlarında daha iyi kararlar vermiş, ahlaki hatalardan kaçınmış, aşktan ümitlerini kolay kolay kesmemişlerdir. Hatalarını düzeltmek için sizden çok çalışmış, daha fazla özür dilemişlerdir. Sonunda bu daha iyi "siz"lerin yakınında duramaz olursunuz. Hayatınızda kimseye karşı böyle rekabetçi hislerle dolu olmadığınızı fark edersiniz. Kendinizden daha başarısız "siz"lerle kaynaşmaya çalışırsınız ama bu da acınızı dindirmez. Aslında daha az önemli "siz"lere karşı fazla sempati beslemezsiniz ve mikinlikleri karşısında biraz kibir duyarsınız. Zahmet edip de etkileşime girdiğinizde, "Televizyon seyretmeyi bırakıp kanepeden kalksaydın, bu durumda olmazdın," dersiniz onlara. Halbuki daha iyi "siz"ler ahirette daima karşınızdadır. Kitapçıda onları elinizden kaçırdığınız sevgi dolu kadınla kol kola görürsünüz. Bir diğer "siz", kitap raflarınız tarıyor, sizin aksinize yazmayı tamamlayabildiği kitabın üstünde parmağını gezdiriyordur. Ya dışarıda koşan şu "siz"e ne demeli? Sizin bir türlü düzenli gidemediğiniz spor salonu sayesinde vücudu sizinkinden çok daha güzeldir. En sonunda savunmacı bir pozisyon alır, böylesine iyi huylu ve erdemli olmayı zaten istemediğinize dair nedenler aramaya başlarsınız. Nispet olsun diye daha kötü sizleri dost edinir, onlarla içmeye gidersiniz. Ancak barda bile, yaptığı en son iyi tercihi kutlamak için dostlarına içki ısmarlayan daha iyi sizlere rastlarsınız. Böyle böyle cezanız ahirette zekice ve otomatik olarak yerini bulur: potansiyelinizi hayata geçirmekte ne kadar başarısız olursanız, karşınızda bu sinir bozucu "siz"lerden o kadar çok çıkacaktır.
David Eagleman (Sum: Forty Tales from the Afterlives)
Ne ölümlülerin hayatlarında bulamadıkları altınlar, ne mücevherler, ne insanların çok değer verdikleri gümüş döşekler, ne sonsuz ovalarda kendi kendilerine olgunlaşan ağır başaklar, erdemli insanların düşünceleri kadar parlaktır.” Hoşça kal. Bana yaptığın haksızlıkları hatırla ve diğer insanlara daha iyi davran!
Anonymous
Erdem kendi kendinin ödülüdür,
Anonymous
Bilinçsizce yaşanan ahlak erdem değildir. Olsa olsa güdüsel taklitçiliktir.
Sinan Yağmur (Aşkın Gözyaşları I - Tebrizli Şems)
Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur
Amin Maalouf (Leo Africanus)
Çocukların cinselliğini doğru bir biçimde yönlendirebilmek için, insanın kendisinin sevgi denen şeyin ne olduğunu bilmesi ve sevgiyi yaşaması gerekmektedir. Oysa sen şişmansm, biçimsiz bir görünümün var, çekicilikten yoksunsun. Yaşam dolu, çekici bedenlerden derin, acı bir kinle nefret etmen için yalnız bu durumun yeter. Çekicilikten ve sevme yetisinden yoksun oluşunu bir erdem saymak ve içindeki acı kinle çocuklarda bulunan sevgiyi öldürmekle suçluyorum seni.
Wilhelm Reich (Listen, Little Man!)
Gerektiğinde susmayı öğrenmek de geçen yılların öğrettiği bir erdem.
Yekta Kopan (Bir de Baktım Yoksun)
Rousseau, Discours sur l'origine et les fondements de l'inégalité parmi les hommes (İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine deneme) adlı yapıtında, insanların toplum düzenine geçmeden önce yaşadıklarını varsaydığı "doğal durum"u betimler. "Doğal durum"da yaşayan "doğal insan" özgürdü, tek başınaydı, iyilik ve kötülük kavramlarından habersiz, masum ve mutluydu. Eşitlik vardı aralarında. Ama zamanla işbölümü ve mülkiyet çıktı ortaya ve doğal durum bozuldu. İnsanlar zengin ve fakir olarak bölündüler. Zenginler güçlüydüler ve egemenliği zorbalıkla ellerine geçirdiler, "efendi" oldular ve eşitlik kalktı. Bu keşmekeşten ve denetimsiz yaşamdan kurtulmak için bir sözleşmeyle düzenli topluma geçtiler, ama gerçekte hiçbir şey düzelmedi. Tersine, zenginlerin gücü yasalarla pekiştirildi ve meşruiyet kazandı. Paranın gücü üzerine kurulmuş, insanların kendi çıkarları için başkalarını ezdikleri, yalan, dolan, hile ve ikiyüzlülük sayesinde başarıya ulaştıkları bu düzende artık, masum "doğal insan" (l'homme naturel) ortadan silinmiş, onun yerini, ahlaken çürümüş "yapay insan" (l'homme artificiel) almıştı. İnsan doğal olarak iyidir, ama toplumun kurumları yozlaştırır onu. Rousseau felsefesinin bu temel ilkesini şu önermeyle ortaya koymuştu: "Tanrı elinden çıkan her şey iyidir, insan elinde her şey yozlaşır." Bundan ötürü bugün milletler halinde görülen toplumların ve tüm uygarlığın karşısındadır Rousseau. Ona göre bilim ile erdem bağdaşmaz. Sanat ve kültür gibi eğitim de zararlı olduğuna inandığı için Emile adlı kitabında çocukların doğaya uygun bir biçimde nasıl eğitileceğini, daha doğrusu nasıl kendi kendilerini yetiştireceklerini göstermeye çalışır. Öyleyse bugünkü düzeni ortadan kaldırmak şarttır. Ne var ki, yapılacak iş "doğal durum"a dönmek ya da tekrar ilkel insan olmak değil, "doğal insan"ın özüne uygun, onun masumluğunu bozmayacak, mutluluğunu engellemeyecek, erdemli kalmasını sağlayacak adaletli yeni bir toplum biçimi bulmaktır. Rousseau Toplum Sözleşmesi'nde bu sorunu çözmeye çalışır. Romantizm Fransa'dan başka ülkelerde de, az çok aynı yıllarda kendini göstermiş bir akımdı, ama bu akımın üzerinde Rousseau'nun etkisi büyük olmuştu. Romantiklerin ortak bir yönü doğanın yüceltilmesi, yapay toplumun ve uygarlığın aşağılanmasıydı. Onun için romantik edebiyatın gözde tipi, toplumda yerleşmiş kurallar ve inançlarla uyum sağlayamayan, asi tabiatlı, antisosyal adam olmuştur.
Berna Moran (Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2: Sabahattin Ali'den Yusuf Atılgan'a)
(Tanzimat) romancılarının muhafazakar bir tavır takınmasının temel gerekçesi, teknik sahada ideal olarak benimsenen Batı'nın kültürel bağlamda çekinilen bir tarafının bulunmasıdır. Buna göre Batılı tekniğin altyapısını teşkil eden tecrübeden habersiz olan Tanzimat aydını, teknik ve kültür arasındaki neden-sonuç ilişkisini çözemediği için birbirinden ayrı addettiği bu iki sahayı birbirine karıştırmamak üzere muhafazakar bir yaklaşımla Batı'nın olumsuz niteliklerinden korunmaya çalışır. Ayrıca Taner Timur'un da vurguladığı üzere Tanzimat aydınının 1870'lerde romanla tanıştığı dönemde Batı'da natüralist yazarlar ön plandadır. Osmanlı aydını Batı'yı tarih ve sosyoloji incelemelerinden önce, gerçekleri olduğundan çok daha karanlık ve çirkin gösteren natüralist romanlarla tanıdığı için, askeri ve teknolojik nedenlerle taklidine çaba harcadığı Batı'nın ahlaken yozlaşmış, aile kurumu çökmüş ve tüm bağlılık duygularını yitirmiş tarafıyla da karşılaşır. (...) Teknik olarak örnek alınması gereken uygarlık, aynı zamanda toplumun mevcut değerlerine yönelik bir tehdit oluşturduğu (sanıldığından R.A.)ndan temkinli yaklaşılması gereken bir alanı ifade etmektedir.
Erdem Dönmez (Arzu ve Tereddüt: 19. Yüzyıl Türk Romanında Muhafazakarlık)
Bu topluma yıllardır iyi, insanca, erdemli ve Türkçü olarak ne verildi? Hiç!.. Ama rezalet, rezalet, kepazelik adına ne varsa, ne kadar yalan akla gelirse bilim, sanat, ilerilik diye hepsi sunuldu. Kıyıcılığa hak denildi. Milletin çoğunluğuna "kuyruk" adı takılarak aşağılandı. Bir zümrenin ahlâksızca ihbarıyla dört yüz bin kişinin tutuklandığı zamanlar oldu. "Türkiye halkları" diye bağırıp soygunculuk yapan geri zekâlı bir anarşiste "İkinci Atatürk" diyen haysiyetsiz insanlar görüldü. Atatürkçülükten başka hiçbir prensip tanımadıklarını söyleyenler, Atatürk'ün adını unutturmak için elinden geleni yapan, para ve pullardan, resmî dairelerden resimlerini kaldırtan, mezarını yaptırtmayan İnönü'yü millî kahraman ilân ederek Anıtkabir'e gömdürdü. Millî düşmana kardeş diyen alçaklar çıktı.
Hüseyin Nihal Atsız (Makaleler IV)
Birine güvenmek ayıp değil, Güvensiz hayat, nasıl hayat! Bin kere ihanete uğra, ayıp değil, Be the cure, not cause, of mistrust.
Abhijit Naskar (Aşk Mafia: Armor of The World)
Affetmek insanı daha erdemli yapar, değil mi? Bundan sonra tüm gücümü iyi olmak için kullanmaya niyetliyim. Bir daha asla güzel olmaya çalışmayacağım. Elbette iyi bir insan olmak daha iyi bir şey. Bunu biliyorum ama bazen bildiğin bir şeye inanmak zor olabiliyor.
L.M. Montgomery (Anne of Green Gables (Anne of Green Gables, #1))
Eğer bir aptallık bir ülkeyi korkunç bir çıkmaz sokağa getirmişse, o aptallıktan geri dönmek bir erdem ya da onurlu bir şey değildir çünkü ileri gitme alternatifi kalmamıştır!
Mehmet Murat ildan
Mulloch sefil yaşantıya bayılırdı, yoksulluğa da bayılıyordu bence. Yoksulluğun insanı erdemli kıldığına inanıyordu. Mektupları böyle bir izlenim bırakmıştı bende. Zenginlerin inanmamızı istedikleri şey bu tabii ki, ama bu başka bir konu.
Charles Bukowski (Hot Water Music)
Hiç kimse bir öğretmenin bir öğrenciyi birtakım nedenlerle bir başka öğrenciden fazla sevmesini engelleyemez. Bu bir öğretmenin hakkıdır. Öğretmenin yapmaması gereken bir öğrenciyi kayırarak diğer öğrencilerin haklarını görmezden gelmektir. İlerici eğitimcinin mutlaka sahip olması gereken bir başka temel nitelik daha vardır: Sabır ve sabırsızlık arasındaki gerilimi yaşarken bilgelik göstermelidir. İhtiyaç duyulan şey ne tek başına sabır ne de sabırsızlıktır. Tek başına sabır, eğitimciyi demokratik hayalini inkâr eden bir tevekküle ve serbestliğe sevk edebilir. Sabırsızlığın eşlik etmediği bir sabır, hareketsizliğe, eylemsizliğe neden olabilir. Diğer yandan, sabırsızlık da tek başına eğitimciyi kör bir aktivizme, kıymeti kendinden menkul eyleme, taktik ile strateji arasındaki zorunlu ilişkiyi kale almayan bir pratiğe götürebilir. Yalıtık bir sabır, eğitimcinin pratiğinin merkezinde yer alan hedefleri yumuşatıp etkisizleştirerek bu hedeflere ulaşılmasını engelleme eğilimindedir. Yatıştırılmamış sabırsızlıksa, pratiğinin başarısını, insanın kendini tarihin sahibi sandığı bir kibrin içinde yitip gitmekle tehdit eder. Sabır tek başına salt bir gevezelik içinde kendini tüketir; tek başına sabırsızlık ise sorumsuz bir aktivizmde.... O halde erdem, biri olmadan diğerini deneyimlemekte değil, ikisi arasındaki sürekli gerilimi yaşamakta yatar. Eğitimci, asla ikisinden birine bütünüyle teslim olmadan, sabırsız bir sabırla yaşamalı ve çalışmalıdır.
Paulo Freire (Teachers as Cultural Workers (Edge, Critical Studies in Educational Theory))
Dinin en çok önem verdiği yoksulluk, akıl yoksulluğudur. Her dinin esas erdemi, yani din göstericilerinin en çok işlerine yarayan erdem, imandır. İman, Tanrısallığın tercümanlarının yararı olan şeye incelemeden körü körüne inandıran sınırsız bir bönlükten ibarettir. Bu erdemin yardımıyla, rahipler, doğrunun ve batılın, iyiliğin ve kötülüğün hakemi oldular; yarar sağlamak için, gerektiğinde cinayetler işletmek, onlar için çok kolay oldu. Örtülü iman (yani, kendiliğinden eylem ve uygulamaya dönüşen iman), yeryüzünde yapılmış en büyük suikastlerin kaynağı olmuştur.
Jean Meslier (Akl-ı Selim)
Gerçekte, dinleri hakkında, halkın hiçbir fikri yoktur; din olarak adlandırılan şey, bilinmeyen görüşlere ve sırlara bulaşmış işlere kör bir bağlılıktan başka bir şey değildir. Fiilen, halktan dinini koparmak, ondan hiçbir şey koparmamaktır. Eğer onun batıl fikirlerini sarsmaya ya da yok etmeye erişilmiş olunsaydı, karşılıksız çalışmayan rehberleri hakkındaki tehlikeli güvenleri azaltmaktan ya da yok etmekten ve din bahanesi altında, kendisini çoğu kez pek kötü aşırılıklara yönelten kimselere güvenmemeyi öğretmekten başka bir şey yapılmış olmazdı. Eğitmek ve öğretmek bahanesiyle, din, insanları kötülükte ve cehalette tutar ve en çok ilgileri olan şeyleri öğrenme isteğini bile onlardan koparır. Halk için, rahiplerinin kendilerine göstermek istediği yaratılış kuralından başka bir kural, başka hareket çizgisi yoktur. Din, her şeyin yerine geçer; ancak kendisi de karanlık olduğundan, bilimin ve mutluluğun yolunda insanlara rehberlik etmekten çok, yollarını kaybettirmeye yarar. Maddiyat, maneviyat, yasama, siyaset, onlar için anlaşılmaz muammalardır. Batıl dini düşüncelerin kör ettiği insan, kendi içeriğini bilmek, bilim ve muhakemesini eğitmek, deneyler yapmak imkânsızlığı içinde, kendi görüşüne uymayınca, gerçeklerden yılgınlığa düşer. Her şey, halkı sofu yapmaya yardım eder, ancak onların acıyan, akıllı, erdemli olmalarına her şey muhalefet eder. Din, görünür ki, insanların yüreklerini ve zekâlarını daraltmaya özgüdür.
Jean Meslier (Akl-ı Selim)
Gerçek ahlak ilkelerini görmek ve seçmek için insanlar ne teolojiye ne vahye ne Tanrılara muhtaçtır. İhtiyaçları yalnız ve yalnız sağduyudur. Yalnızca kendilerine gelmeleri, kendi tabiat ve içeriklerini düşünmeleri, özel yararlarını incelemeleri, toplumun ve toplumu oluşturan üyelerden her birinin amacını göz önünde bulundurmaları yeterlidir. O zaman insanlar şunu kolayca onaylar: Erdem oğulların kârı ve kötü ahlak oğulların zararıdır. İnsanlara, Tanrılar öyle istediği için değil, insanların sevgilisi olmak için, adil, iyiliksever, anlayışlı, geçimli olmalarını söyleyelim. Ahrette cezaya uğrayacakları için değil, sonucuna bu dünyada katlanacakları için kötülükten ve cinayetten çekinmelerini söyleyelim. Montesquieu der ki, "Cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.
Jean Meslier (Akl-ı Selim)
Din açık olsaydı, cahiller için daha az çekici olurdu. Onlar için, karanlık ve esrarlı şeyler, korkular, masallar, kerametler ve sürekli olarak beyinlerini işletecek, yoracak, akla sığmaz şeyler gereklidir. Romanlar, inanılmaz cin ve cadı hikâyeleri, sıradan insan ruhu için, gerçek tarihlerden daha çekicidir. Din konusunda insanlar büyük çocuklardır. Bir din ne kadar saçmalık ve mucizelerle dolu olursa, halkın ruhu üzerinde o oranda tahakküm hakkı kazanır. Sofu, bönlüğüne hiçbir sınır koymamak zorunda olduğuna inanır. Bir şey ya da şeyler ne kadar çok anlaşılmaz olursa, halka o oranda ilahi görünür. Bu şeyler ne kadar az inanılabilir olursa, bunlara inanan sıradan insanlar, o oranda erdem ve üstünlükler olduğunu sanır.
Jean Meslier (Akl-ı Selim)
Lee Chong'dan bahsedip durdular; belleklerindeki Lee Chong öyle erdemli, akıllı ve güzel bir insandı ki, adam kendisinden böyle bahsedildiğini duysa şaşırırdı. Biri o tüccar Çinli'yi öven bir öykü anlatırken, diğeri daha da övgü dolu bir öykü anlatmak için sabırsızlanıyordu. Belleklerinin ortaya koyduğu yaratık insana benzemiyordu pek; iyi kalpli bir ejderha ve üçkağıtçı bir melekti. Tanrılar böyle yaratılır işte.
John Steinbeck
Herhangi bir ülkü, zamanın şartlarına, mevcut imkanlara ve hasımların kuvvet durumuna göre mücadele yollarını tesbit etmek mecburiyetindedir. Turancılık ülküsünün mensupları da aynı ölçülere uygun bir davranış içinde olmuşlardır ve öyle olmaya devam edeceklerdir. Çağımızda, Turancılık ülküsüne ulaşmanın yolu savaş değildir. Önceki yazılarımızda etraflıca belirttiğimiz gibi Turancılık herşeyden önce bir kültür çalışmasıdır ve nihayet Birleşmiş Milletler Anayasası ile İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin tanıdığı imkânlardan yararlanarak tutsak Türk illerinin kurtarılmasını sağlamaktır. Bunun ötesinde Türk milliyetçilerine akıllarından geçirmeyecekleri bir macera hevesi yamamağa yeltenmek, en hafif deyimiyle ahlâksızlıktır ve Türk düşmanlığından başka bir kaynağı yoktur. Türk milliyetçilerinin iktidara geldikleri zaman saldırgan bir siyaset güdeceklerini öne sürmek, şimdiye kadarki iktidarların milliyetçi olmadıklarını kabul etmenin yanında, son bağımsız Türk devletinin tehlikeye düşmesiyle bütün Türklük davasının zarar göreceği gerçeğini herkesten çok ve herkesten önce Türk milliyetçilerinin anlayacağını bilememek gibi bağışlanmaz bir cahillik örneğidir.
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
Turancılığı, tutsak Türk illerinin bağımsızlıklarını Türk Devleti'nin Sovyetler Birliğine ve diğer devletlere savaş açarak gerçekleştirmek isteği gibi gösterenler, hain değillerse, hiç şüphe yok ki budaladırlar. Türk milliyetçilerinin çağımızın bilinen şartlarını, büyük devletler arasındaki mücadeleleri bilmeyeceklerini sanmak elbette ancak budalalıkla açıklanabilir. Bugün devletimizin Türkiye'yi tehlikeye atacak bir teşebbüse atılamayacağı her kesten çok milliyetçilerin takdir edebileceği bir husustur. Biz, tutsak kardeşlerimizin bağımsızlığını dilerken, son Türk devletinin en küçük bir zarara uğramamasını temel ilke olarak kabul ederiz. Turancılığın bir macera gibi gösterilmesi, sol basında oklu, sadaklı, börklü insanların atlarına atladıkları gibi Turan yoluna düşeceklerinin karikatürleştirilmesi sadece Türklük düşmanlığının ve Moskof uşaklığının belirtisidir.
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
... Tarihin bütün çağları boyunca Anadolu'da yaşadıkları bilinen bütün kavimleri Türk fetihlerinin başlangıcı olan 11. Yüzyıla kadar aynen getirmiş, hiçbirinin kılına dokunmamış! Anadolu'ya geldiğimiz vakit yalnız Rumlar ve Ermeniler değil, "Hititlerden öncekiler, 'Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Keltler, Romalılar (ve Allah bilir daha niceleri!) varlıklarını sürdürmekte imişler ve yerlerini Türkler'e bırakmamışlar!' Herhalde, keskin mantıkçı D. Hotharn, şöyle düşünmüş: 《Bütün o kavimlere ne oldu, havaya uçmadılar ya!》 Ve hükmünü vermiş: 《Elbette yaşıyorlardı!》 yazık ki, hiçbir tarihçi, hiçbir antropolog ve hiçbir etnolog böyle bir şey yazmıyor. Bugüne değin yapılan araştırmaların ortaya koyduğu gerçek bellidir: Türklerin Anadolu'yu fethediş çağı olan Onbirinci Yüzyılda, varlıklarını sürdüren başlıca yerli kavimler Rumlar, Ermeniler ve çok az sayıda Yahudilerden ibaretti. Milattan önceki kavimlerin kalıntısı bile yoktu! Mantığa aykırı görünen bir sonuç! Ama tarih, olanların incelenmesine dayanan bir ilimdir. Mantık oyunlarına değer vermez. Ayrıca, milletler de bir bakıma insanlar gibidir: Doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Ancak büyük milletler, yeniden doğarlar. D. Hotham'ın asıl önemli saçmalaması, daha yerinde bir söyleyişle, ırkına has bir kurnazlık içinde fesat ocağını tutuşturmak istemesi, Anadolu'nun Türkleşmesini anlatmağa çalışırken meydana çıkıyor: Bir avuç Türk, kendisinden çok kalabalık bir karışımı, üstelik pek kısa bir sürede, izah edilmesi imkânsız bir şekilde, Türkleştirmiş ve Müslümanlaştırmış. Rumca ve Ermenice konuşan zümreler, 'Bir avuç!' Türk'ün gelmesinden hemen sonra, dillerini unutmuş, adeta büyülenmiş gibi dinlerini de bırakmış, derhal Müslümanlığa girmişler! Oysa böylesine bir değişme hiç mümkün değildir, başka bir benzeri de yoktur. Anadolu'da yaşayan yerli kavimler, yerleşik bir hayat sürüyorlardı. Ayrıca zamanına göre gelişmiş bir medeniyetin temsilcisi oldukları gibi, dinlerine de son derece bağlı idiler. Diğer taraftan fatih Türklerin büyük çoğunluğu göçebeliği henüz bırakmamışlardı. Böyle bir durumda, yerleşik zümrelerle göçebe zümrelerin karşılaşması halinde, yerleşik zümrelerin erimesi, yeni gelenlerin dilini konuşmak zorunda kalması ve dinini benimsemesi, çok önemli bir şartın varlığına bağlıdır. Göçebe zümre, sayı bakımından, yerli zümrelere kıyaslanmayacak ölçüde üstün olmalıdır. Yerlilerin sayısı göçebelerden fazla ise, yeni gelenlerin erimesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Anadolu'yu fetheden Türkler, D. Hotham ve benzerlerinin sandığı gibi, 'Bir avuç!' olsalardı, ne Türklükleri kalırdı, ne de Müslümanlıkları. Nitekim Bulgar Türkleri, İslav çoğunluğu arasında azlıklarından ötürü erimişlerdir. Cermen asıllı Frankların Latin çoğunluğu içinde erimesi de aynı sebebe bağlıdır. Yerleşik zümrelerle, göçebelerin sayıca, eşitliği, hattâ göçebelerin az bir farkla üstün olmaları halinde bile, yerleşik zümrelerin erimesi imkansız denecek kadar güçtür. Muhabir kültürünün üstüne çıkamayanlar, şöyle bir gerekçeye dayanabilirler. 'Anadolu'ya gelen bir avuç Türk yerli zümreleri yenmiş, dillerini ve dinlerini zorla kabul ettirmiştir.' Oysa böyle bir izah, ciddi bir temele dayanmaz, tamamen sakattır. Çünkü, 'Bir avuç Türk' yalnız Anadolu'yu değil, İran'ı, Hindistan'ı, Mısır'ı ve daha bir çok ülkeyi fethetmiş, yüzyıllarca süren imparatorluklar kurmuştur. D. Hotham ve benzerinin gerekçesi doğru olsaydı, saydığımız ülkeler halklarının da zorla Türkleştirilmeleri gerekirdi. İran ve Mısır'a, Müslüman oldukları için dokunulmadığını düşünsek bile, Hindistan'ın durumunu nasıl açıklayacağız? Hindistan, beşyüz yılı aşan bir zaman boyunca, Türkler'in hakimiyeti altında yaşadı. Ama bugün, Türkçe konuşan kimse yoktur. Yoksa D. Hotham, zorla Türkleştirmenin, yalnız Anadolu'ya gelenlere ait bir özellik olduğunu mu sanıyor? Kaldı ki, Balkanlar ve Orta Avrupa'yı fethedenler de Anadolu'ya gelenlerin çocukları idi. Türkiye'deki Rumları, acele Türkleştirip Müslümanlaştıranlar, Yunanistan'daki Rumlara acaba niçin dokunmadılar?..
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
C) Doğu Anadolu'nun bazı illerinde yaşayan ve Kürt adı ile tanınan zümrenin ana dili Türkçe değildir. Fakat bu zümrenin, hiç değilse, büyük çoğunluğunun, çeşitli tesirlerle dillerini kaybetmiş Türklerden meydana geldiğine inanan ve görüşlerini isbat etmek için eser verenlere bakınca, Türk milliyetçilerini yine en başta görmekteyiz. _Kürt_ adı ile tanınan zümrenin Türklüğü konusunda yazılmış değerli eserlerin sahiplerinden Dr. Mehmet Eröz, Dr. Fahrettin Kırzıoğlu, Abdülhadi Toplu ve Dr. Mahmut Çapar, acayip beyinli kafaların ırkçılıkİa suçladığı Türk milliyetçileridir. Cidden gülünç bir manzaradır. Doğu Anadolu halkının Türklüğünü belirten her cümleyi, her satırı gerçek bir heyecanla arayan diğer bâzı yetkililerin içinde, kim bilir, Dr. Eröz'ü veya Dr. Kırzıoğlu'nu ırkçılıkla suçlayanlar da vardır!
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
C) Doğu Anadolu'nun bazı illerinde yaşayan ve Kürt adı ile tanınan zümrenin ana dili Türkçe değildir. Fakat bu zümrenin, hiç değilse, büyük çoğunluğunun, çeşitli tesirlerle dillerini kaybetmiş Türklerden meydana geldiğine inanan ve görüşlerini isbat etmek için eser verenlere bakınca, Türk milliyetçilerini yine en başta görmekteyiz. Kürt adı ile tanınan zümrenin Türklüğü konusunda yazılmış değerli eserlerin sahiplerinden Dr. Mehmet Eröz, Dr. Fahrettin Kırzıoğlu, Abdülhadi Toplu ve Dr. Mahmut Çapar, acayip beyinli kafaların ırkçılıkİa suçladığı Türk milliyetçileridir. Cidden gülünç bir manzaradır. Doğu Anadolu halkının Türklüğünü belirten her cümleyi, her satırı gerçek bir heyecanla arayan diğer bâzı yetkililerin içinde, kim bilir, Dr. Eröz'ü veya Dr. Kırzıoğlu'nu ırkçılıkla suçlayanlar da vardır!
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
Eğer milliyetçilik bu kadar çeşitli ise, aslında hiç yok demektir. Böyle bir durumda, ortak bir ülküden nasıl söz edilir?
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
Çokbilmiş Batıcı aydınlarımıza 14 Temmuz gününde ne düşündüklerini sorarsak, 1789 Fransız ihtilâlini anlatmaya başlayacaklardır. Paris halkının Bastil zindanına yürüyüşündeki ilerici atılımı söyleyecek, Robespiyerleri, Dantonları hatırlayacaklardır. Oysa biz, her 14 Temmuz günü, 1959 yılının kızıl barbarlığından duyduğumuz acıyı yaşıyoruz. Kerkük sokaklarında kamyonların arkasına bağlanıp sürüklenen, güya korunmak üzere evlerinden alınarak köşe başlarında beyinlerine kurşun sıkılan kardeşlerimizin yasını tutarız. Ata Hayrullah Bey'i ve yiğit arkadaşlarını şehitlerimizin en azizleri arasına koymuşuzdur. Bizim için Kerkük; adını Irak haritasında gördüğümüz bir şehirden ibaret değildir. Kaybedilmiş vatan topraklarının hiç unutulmayacak bir parçası, 800 bin Türk'ün yaşadığı bir bölgenin merkezidir. Abdülkerim Kasım'ın, Nuri Sait'i ve Abdullah'ı öldürmesi bizi hiç ilgilendirmez. Ancak o ve yardakçıları, Kerkük katliamının tertipçisi olduğundan düşmanımızdırlar. Türk adını taşıyan bir yazarın, Kasım'ın ölümüne ağıtlar yazmasını ihanet sayarız. Kerkük'teki milletdaşlarımızın hala huzur ve emniyete kavuşmadıklarını, daima tehdit altında yaşadıklarını, varlıklarını unutmağa zorlandıklarını biliriz.Nice yiğit olduklarını, Türklük sevgisinin yüreklerinden asla çıkarılamayacağını biliriz. Soruyoruz: Irak Türkleri ile ilgilenmek, öldürülmelerine üzülmek, iyi bir duruma gelmelerini dilemek suç mudur? Bir tarihte, yanlış hatırlamıyorsam 1963 yılında, millî şuurdan nasipsiz ve cahillikte emsalsiz sayın gazetelerimizde şöyle bir haber çıkmıştı: 《İran Şahı isyan eden Goskaylar'a karşı askeri harekete geçilmesini emretti. Uçaklar her tarafı bombalıyor!》 Önce anlayamadık, şaşırdık. 'Goskaylar kim ola?' diyerek epeyce düşündük. Haberin gerisini okuyunca öyle bir budalalıkla karşılaştık ki, yalnız kendi hesabımıza utanmadık Gazetelerimizin sayın muhabirleri yabancı ajanslardan aşırdıklarını aynen geçirmişler. 'Goskay' dedikleri de meğerse 'Kaşkaîler'miş. Kaşkaîler Oğuz boyunun kahraman çocukları. Şimdiki Şah gibi, babasının da gözünü yıldırmışlar. Aşiret hayatı yaşayan, geleneklerinden asla kopmayan, Fars tesirinin bozamadığı insanlardı. Güya devrimci Şah toprak reformu yapacaktı. Asıl hedefi, Kaşkaîler'in zenginliklerini çalmak, topraklarını alıp Farslar'a peşkeş çekmekti. Haklarını korumağa çalıştılar, erkekçe döğüştüler, güçleri yetersizdi, kimse yardım etmedi, dünya seyirci kaldı. Şah ordusu, topu, tüfeği yetmezmiş gibi, uçaklarını da saldırttı. Yalnız erkekleri değil kadınları da çocukları da öldürdüler ve Türkiye'de ilerici basın yırtınırcasına alkış tuttu: 'İlerici şah, bütün engellere rağmen, toprak reformunu gerçekleştirdi. Yaşasın!' Allah'a şükür Turancı idik. Yoksa biz de komikleşebilir, Türk'ün ezilmesini reform sanabilirdik. Oyuna gerçek manasını vermeğe çalıştık. Soruyoruz: Kaşkaî'lerin öldürülmesini alkışlamak, İran'da yaşayan 12 milyon Türk'ün kaderi ile ilgilenmek suç mudur? Yine mesela, adı milliyetçiye çıkarılan, başlıca yazarları gerçekten böyle olan bir gazetede; İran'ın eğitim sahasında mucizeler yarattığı öne sürülürken, 12 milyon milletdaşımızdan hiç bahsedilmezse, Türkçe eğitim yapan bir tek okul açılmasına imkan vermediği, bir tek Türkçe gazetenin yayınlanmadığı belirtilmemişse, Şah hazretlerinin münasip armağanı karşılığında Farslaştırmanın övgüsü yapılırsa, biz de çok değil, sadece 'Ayıptır efendi; okuyucularınızdan utanın!' dersek, bu bir suç mudur?
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)
Millet mi Devleti, Devlet mi Milleti yaratır? Devlet Birliği Millet mi devleti meydana getirir, yoksa millet, devletten sonra mı teşekkül eder? Yâni öncelik hangisinindir? İşte size yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkar benzeri bir mesele. Büyük sömürge imparatorlukları, özellikle İngilizler; devletin, milletten sonra düşünülemeyeceğini öne sürmüşlerdir. Millî toplulukların ancak devlet gücü ile meydana geleceğini kabul ettirmenin gayelerinden birisi, sömürülen'Devletsiz' kitlelerin millet sayılamayacağı, böylelikle idare edilmelerine devam olunabileceği sonucu idi. Bu görüşün en kesin bir ölçüye bağlanmış şekline Lord Acton isimli İngiliz sömürgecisinde rastlıyoruz: 'Devlet, zamanla millî bir topluluk yaratabilir, ama millî bir topluluğun bir devlet haline gelmesi, çağdaş medeniyetin vasfına aykırıdır.' Rudolf Rocker, şöyle bir cümle ekliyor: 'Milliyet devletin sebebi değil sonucudur. Devlet milleti yaratır, millet devleti değil.' Ortega Y. Gasset, Fransız ve İspanyol milletlerinin devlet gücü ile meydana çıktığını söyler: 'Fransa ve İspanya'nın devlet olarak meydana gelmeden önce Fransız ve İspanyol ruhunun derinliklerinde birer birim olarak var olduğunu kabul eden tarihçiler yanılmışlardır. Sanki Fransa ve İspanya'dan önce Fransızlar ya da İspanyollar varmış gibi. Sanki Fransız ve İspanyollar iki bin yıllık bir gayret sonunda binbir güçlükle yaratılmamışlardır. Bir toprak üstünde dil birliğine sahip her toplum çok defa daha önceki bir siyasi birleşmenin sonucudur.' Tanınmış Fransız iktisatçısı Proudhon, aslında küçümsememek için, milleti bir takım müşterek kanunların veya siyasi müesseselerin yahut merkezi kuvvet tarafından yapılmakta olan zorlama ve baskının neticesine bağlar. Nihayet Massimo D'Azoglio bu görüşün izahını verir: 《İtalya'yı yarattık, şimdi İtalyanları yaratmalıyız!》 Devleti milletten öne alanların görüşlerini ispatlamak bakımından misalleri de eksik değildir. Devlet olmadan İsviçre milletinin düşünülemeyeceğini söylerler. Onlara göre Portekizlilerle İspanyolların ayrı millet sayılmalarının tek dayanağı devlettir. Kuzey Amerika'da iki ayrı devlet kurulmasaydı; Birleşik Amerika ve Kanada milletleri meydana gelmezdi. Çünkü Amerikalılarla Kanadalıların diğer vasıfları yönünden hiçbir farkları yoktur. Pakistan devleti kurulmadan önce, Pakistan milletinden bahseden var mıydı? Milletin, devletten önce var olduğunu öne sürenlerin delilleri daha çoktur: 1918 yılına kadar bir Çek devleti yoktu, ama bir Çek milleti vardı. Sırplar, Bulgarlar, Yunanlılar, Arnavutlar, Finler, Hintliler ve daha birçokları, asırlar boyunca devletsiz yaşadılar. Fakat millî varlıklarını korumasını, yabancı hâkimiyeti altında bile millet olarak kalmasını bildiler. Bismark'tan önce bir Alman ruhu ve Alman milleti vardı. Yahudiler, 2500 yıl devlet kuramadılar, bölük pörçük yaşadılar. Yine de bir millettiler. ( ... ) Millet devleti değil, devlet milleti meydana getirirmiş? Peki, İsrail devletini kim meydana çıkardı? Görüşlerin hangisi doğru? Münakaşayı uzatmadan ikisinin de doğru taraflarını alıp şöyle bir sonuca varabiliriz: Devlet birliği, kavimlerin teşekkül etmesi için gerekli şartlardan biridir. Fakat, kavimlerin gelişerek millet olarak belirrnelerinde 'devlet birliği' daima aranamaz. Devlet demek, herşeyden önce, belli bir hukuk nizamı demektir. Aynı nizam içinde yaşayan fertler, kabile hayatının alışkanlıklarını bırakacak, yeni nizamın icaplarına uyacaklardır. Farklı örf ve âdetler hukukun zorlaması ile uzlaşacak, kabile ayrılıkları kavim içinde eriyecektir. Kavim bir kere teşekkülünü tamamladıktan sonra, devletin dağılması, milletin de dağılması sonucunu vermez.
Galip Erdem (Türk Kimdir? Türklük Nedir?)