Arz Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Arz. Here they are! All 41 of them:

Sevgi, aşk, özlenmek, bunlar talep edilmez. Sen talep ettiğin için değil, birileri vermek istediği için alırsın alacağın varsa. Kalbin arz-talep dengesi piyasalarınkine benzemiyor.
Nermin Yıldırım (Dokunmadan)
Ayaktakımı öyle aşağılık bir yaratıktır ki boş vakti kalırsa tehlike arz eder; onu düşünemeyecek kadar meşgul tutmak daha güvenlidir.
George Orwell (Down and Out in Paris and London)
Jobs, girişimci mefhumundan hiç haz etmediğini söylerdi. Bu kelimeyi, daha sonra kâr için satmak ya da halka arz etmek amacıyla şirket kuran fırsatçılarla ilişkilendiriyordu. Hızlı para kazanmanın onun asıl amacı olduğunu söylemek zordu.
Daniel Smith (How to Think Like Steve Jobs (How to Think Like ...))
Bu etapta her şeye göğüs gerip fikrinizi bağrınıza basmak gibi bir hataya kapılmayın. Onu, makul insanların eleştirisine arz edin. Bunu yaptığınızda şaşırtıcı bir şey gerçekleşecektir. İyi fikirlerin, kendi kendilerine gelişiyormuş gibi bir niteliğe sahip olduğunu göreceksiniz. İyi fikirler, onların farkına varanları, kendilerine eklemede bulunmaya teşvik eder. Böylece, bu fikirler ile ilgili, sizin gözünüzden kaçan olasılıklar da su yüzüne çıkmış olur. Öyleyse, fikirlerin üretim süreci ve metodu tam olarak aşağıdaki gibidir:
Anonymous
... Bu şehirde yaşamak, yüzde yüz korumasız olmak ve her saniye ölümün nefesini ensende hissetmek demek. Çaresizlik duygusu, ölümlülüğümün kapladığı alanı bedenimin doldurmasından kaynaklanıyor ve dur durak bilmeyen bombardıman yüzünden içinde bulunduğu durum insanın aklından hiç çıkmıyor. Ruh sağlığını korumak ancak en iyi korunan sığınağı bulmakla mümkün. Tecrübeyle sabit ki, en etkin sığınak kitaplardan yapılandır. Yakındaki bir tüpgaz deposuna bomba isabet etti ve fıslayarak sızan gaz müthiş bir kokuyla bütün sokağı kapladı. Uzmanlara göre durum tehlike arz ediyordu, ertesi gün büyüklü küçüklü bütün delikleri kitaplarla tıkadık. Belediye kütüphanesinin deposunu sığınağa dönüştürürken kitapları boşalttığımız için malzemeden yana sıkıntımız yoktu. Bomba düştüğünde kitapların şarapnelleri perdeleyip tutma özelliği var. Marksist bir kütüphanede çalıştığı için karısı eve, durmadan Lenin, Engels ve Kardelj'in bedava kitaplarını taşımış olan bir tanıdığımın hayatı o sayede kurtuldu. Tipik bir Kafkari benzetme -kitap kafanızı korur- bizim için gerçek oldu. Saraybosna'da bir şair kendine kitaplardan gerçek bir sığınak inşa etti. Antredeki pencereye, cephedeki ön saflardaki nöbetçi misali, üzerinde "Tito ile Zafere" yazılı vinylex kapaklı lüks ciltli kalın bir kitap koydu...
Semezdin Mehmedinović (Sarajevo Blues)
Jb tujse mohobbat ka zikr hua, To meri khamoshiya puri mehfil me goonj uthi... Teri yaad me kuch arz krne lagge, To shabdo me peero ke kavitaaye goonj uthi... Teri ankho ki khoobsoorti ka varnan kiya, To meri namm palko se ansuoo ki bochaar goonj uthi.... Log to boht the mehfil me, Par dil ki gehraai me akelepann ki lehr goonj uthi.... Ek shaks ne bade addab se pucha, "Aaj wo aapke saath kyu nahi?" Humne bhi bade aadar se jwaab diya, Humare rishte me mahzabb ki pareshaniyaa goonj uthi... Jb tujse mohobbat ka zikr hua, To taliyoo ke swarr se puri mehfil hi goonj uthi...
Gineet Singh Arora
Halktan biri gibi camide cema'at arasında namaz kılan veya saray kapısından halkın şikayetlerini dinleyen babası II. Murad'dan farklı olarak Fatih, sarayda dahi ancak belli kimselere kendisine hitap ve arz imkanı veriyor, divan toplantılarında hazır bulunmayarak devlet işlerini ancak özel bir arz odasında devlet erkanı ile müzakere ediyor, sanki kişiliği kutsal bir imparator gibi davranıyordu.
Halil İnalcık (Devlet-i ‘Aliyye - Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim)
XI. yüzyıl başlarında, Karahanlı hanedanına mensup yöneticilerin mekan tuttuğu Yedisu hariç, geniş Kazakistan bozkırlarının neredeyse tamamı Kıpçakların kontrolündeydi. Sığır sürülerinin büyümesi ve mal olarak hızlı mübadelesi sebebiyle bozkır sakinlerinin Orta Asya ve Güney Kazakistan vahalarında yaşayan yerleşik ziraatçı topluluklarla ticari ilişkilere girmeleri, arz pazarlarına serbest giriş için meraların genişletilmesi ihtiyacını da kaçınılmaz olarak beraberinde getirmişti. Kıpçaklar, güneyde Orta Asya ve batıda Rusya şehirlerine giden yolu kontrol altına alma konusunda çok istekliydiler. Ama bu yollar Sırderya'nın aşağı akımı, aşağı İdil ve Batı Kazakistan bozkırlarını ellerinde tutan Yabgu Oğuz Devletinin kontrolündeydi ve dolayısıyla Kıpçaklar bu bölgeleri ele geçirmek için Oğuzlarla boğuşmak zorundaydılar. Kıpçaklar, s. 198
Sercan Ahincanov (Kıpçaklar)
Dedim ki, ben her zaman söylerim, burada da bu vesileyle arz edeyim, benim elime büyük bir yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda arzu edilen inkilabı bir anda bir "Coup"(darbe) ile tatbik edebileceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi halkın anlayışını, önde gelenlerin anlayışlarını yavaş yavaş benim anlayışım ölçüsünde düşünme ve tasarlamaya alıştırmak suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden ben bu kadar yıllık yüksek öğrenim gördükten sonra, medeni ve sosyal hayatı inceledikten ve hürriyeti elde etmek için hayati ve yılları harcadıktan sonra neden sıradanların seviyesine ineyim? Onları kendi seviyeme çıkarayım; ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar.
Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Bütün Eserleri 2. Cilt (1915 - 1919))
Birdenbire çok kaliteli bir grup işsiz kalıyor Almanya'da. Bunun için Philip Schwartz önderliğinde İsviçre'de bir teşkilat kuruluyor ve işsiz kalan bu hocalar için dünyanın çeşitli yerlerinde iş aramaya başlanıyor. Ardından Türkiye'nin böyle bir arayışta olduğu öğreniliyor ve Atatürk'e müracaat ediyorlar. Atatürk, "Alanında en iyi olanları istiyorum," diyor ve Prof. Schwartz bir süre sonra bir liste ile Mustafa Kemal'in yanına geliyor. Bu arada diş hekimliği ile ilgili enterasan bir olay yaşanır. Atatürk'e takdim edilen listede büyük diş hekimi Alfred Kantorowicz'in üstü çizilmiş. Atatürk sebebini soruyor. Schwartz, "Efendim, bu arkadaşımız diş hekimliği alanının en iyisidir, fakat ne yazık ki kendisi bir sosyal demokrattır. Şu anda da Lichtenburg Konsantrasyon Kampı'ndadır, bunu getirtemeyiz. Reich Hükümeti bu arkadaşı bize teslim etmez. Bu sebeple listenin ikinci sırasında olan arkadaşı size öneriyorum," diyor. Bunun üzerine Atatürk, "Sen onu bana bırak,"anlamında bir şey söylüyor ve hemen Almaya'ya bir mektup yazılıyor. Profesör Kantorowicz isteniyor. Bu mektuba iki ay cevap gelmiyor. Schwartz zavallı, elindeki listeyle tekrar geliyor. "Ekselans," diyor, "zatıâlinize arz ettim, vermezler bu adamı. Arzu ederseniz listenin ikinci sırasındaki arkadaşla irtibata geçelim." "Hayır," diyor Atatürk, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ı çağırıyor. "Hemen Reich Hükümetine bir nota çek," diyor. "İki ay mektubumuza cevap verilmemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne kasıtlı bir hakaret midir?" 48 saat sonra Prefesör Kantorowicz serbest bırakılıyor ve İstanbul'a geliyor.
A.M. Celâl Şengör (Dahi Diktatör)
Atatürk neden karma ekonomi istiyor? Karma ekonomi istemesinin sebebi ülkede sermaye yok, yapacak bir şey yok, devletin bir sürü şey yapması lazım ama bunun da bir süreklilik arz etmesini istemiyor Atatürk. Neden istemiyor? Atatürk’e göre özgürlüksüz hiçbir şey olmaz. Herkes yaptığı işte özgür olmalıdır. Ekonomi de özgür olmalıdır. Yani Atatürk’ün ideali aslında liberal bir ekonomidir. Adam Smith’in ekonomisi. Adam Smith’in ekonomisi de Türkiye’de yanlış bilinir. “Laissez faire laissez passer,” yani “Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler.” Ama Adam Smith tam da öyle söylemiyor. Çünkü “Milletlerin Zenginliği” isimli kitabında, mesela, “Eğitimi yüzde yüz özel ellere bırakamazsın, eğitimde muhakkak, tercihen de yüzde elli devlet payı olmalıdır. Çünkü eğitimde bazı hususlar söz konusudur ki, devlet politikası olarak uygulanmak mecburiyetindedir. Bunları özel ellere bırakamazsın” diyor.
A.M. Celâl Şengör (Dahi Diktatör)
Arkadaşlar! Hakikati aydınlatmak için hep beraber Türk tarihi ve İslam tarihi üzerinde kısa ve seri bir göz geçirmeyi uygun bulur musunuz? Efendiler! Bu insanlık dünyasında asgari yüz milyonu aşan nüfustan meydana ge­len büyük bir Türk milleti vardır. Ve bu milletin yeryüzü sahasındaki genişliği nispe­tinde tarih sahasında da bir derinliği vardır. Efendiler! Bu derinliği isterseniz iki mikyasla ölçelim; birinci ölçü birimi, tarihöncesi devirlere ait mikyastır. Bu mikyasa göre Türk milletinin atası olan Türk namın­daki insan, ikinci Ebülbeşer Nuh Aleyhüsselâmın Oğlu Yafes'in oğlu olan zattır. Tarih devrinin belge tedarikinde pek hoşgörülü olan ilk safhalarını biz de hoş gö­relim. Fakat en açık ve en maddi ve en kati tarihi delillere dayanarak beyan edebili­riz ki, Türkler on beş asır evvel Asya'nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetlerine tecelligâh olmuş bir unsurdur. Sefirlerini Çin'e gönderen ve Bizans'ın sefirlerini kabul eden bu Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devletti. Efendiler, yine malumdur ki, dünya yüzünde yüz milyonluk bir Arap kütlesi vardır ve bunların Asyaî kısmı Arabistan Yarımadası'nda yoğun olarak mevcudiyet arz eder. Peygamberliğe ve resullüğe mazhar olan Fahriâlem Efendimiz, bu Arap kütlesi içinde, Mekke'de dünyaya gelmiş mübarek bir vücut idi. Ey Arkadaşlar! Tanrı birdir, büyüktür. İlahi âdetlerin tecellilerine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde değerlendirilebilir. İlk devir, insanlığın çocuk­luk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın erginlik ve olgunluk devridir. İnsanlık, birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddi vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lazım olan ol­gunluk noktasına varmasına kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullarıyla meşgul olma­yı Tanrılığın bir gereği saymıştır. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselam'dan itibaren kaydedilmiş ve edilmemiş ve sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve re­suller göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasıyla en son dini ve medeni hakikat­leri verdikten sonra artık insanlıkla dolaylı olarak temasta bulunmaya lüzum görme­miştir. İnsanlığın idrak, aydınlanma ve olgunlaşma derecesi her kulun doğrudan doğ­ruya ilahi ilhamlar ile temas kabiliyetine vasıl olduğunu kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki; Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en mükemmel kitaptır. Son Peygamber olan Muhammed Mustafa Sallallâhüaleyhive­sellem 1394 sene evvel Rumi Nisan içinde ve Rebiyülevvel ayının 12. Pazartesi ge­cesi sabaha doğru tanyeri ağarırken doğdu, gün doğmadan... Refik B. (Konya): Ne güzel bir tesadüf. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri (Devamla): Bugün o gündür. Hakikaten Arabî ta­rihiyle bu akşam yevmi velâdetin yıldönümüne tesadüf ediyor. İnşallah bu hayırlı tesadüftür. (İnşallah sesleri.)...
Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Bütün Eserleri)
Türk Edebiyatı'nın Ermeni Edebiyatı Üzerindeki Te'sirleri Giriş Ermeni târih ve edebiyatı hakkında ilmî olmaktan ziyade, siyasî bir mâhiyette propaganda eserleri neşretmekle tanınmış olan Arşak Çobanyan'ın, 1906'da basılan Ermeni Âşıkları (Les Trouvères Arméniens) adlı küçük kitabı, Türk edebiyatı ile uğraşanlar için çok dikkate değer bir eserdir. Türkler'in Arap, Acem taklidi klasik edebiyatlarından tamamıyle ayrı bir hayata malik olan halk edebiyatları ile ve 'Âşık nâmı ile bilinen Türk şâirlerinin hayat ve eserlerini yakından tanımış olanlar, Arşak Çobanyan'ın eserinde Türk edebiyatının Ermeni edebiyatı üzerinde ne derin ve ne kuvvetli izler bıraktığını gösteren birçok şeylere tesâdüf edebilirler. Aşağıdaki mulâhazalar, Ermeni Âşıkları'nın tedkiki sırasında gözümüze çarpan başlıca noktaların izahından ibarettir. Türk edebiyatı târihi ve bilhassa Türkler'in halk edebiyatı ve sazşâirleri hakkında senelerdenberi icrâ ettiğimiz -ve henüz ancak pek ufak birkısmı neşredilmiş- araştırmaların mahsûlü olan bu mülâhazalar, öyle zannediyorum ki Ermeni edebiyatı ile uğraşan mütehassıslar için yeni tedkiklere zemin hazırlıyacak ve simdiye kadar yapılan tedkiklerin düzeltilip tamamlanmasına bir vesile teşkil edecektir. Biribirleriyle uzun müddet temasta bulunan milletlerin, bütün içtimaî müesseseleri gibi, edebiyatlarını tedkikde de bu mukâyese (comparaison) usûlü çok faydalıdır; halbuki Çobanyan'ın eseri bize gösteriyor ki, şimdiye kadar Ermeni edebiyatı hakkında tedkiklerde bulunanlar, bu usûle hiçbir zaman bağlı kalmamışlar, hattâ pek az olarak Arap ve Acem te'sirlerinden bahsettikleri sırada bile, her nedense, Türk edebiyatının adını anmamışlardır. İşin en garip noktası, bil'akis, Ermeni edebiyatının Türk edebiyatı üzerinde te'sir icra ettiği hakkında Arşak Çobanyan tarafından ileri sürülen mütâleadır. Ermeni edebiyatı hakkında maatteessüf hiç malumâtım olmadığı cihetle, Ermeni Âşıkları hakkında başka tedkikler yapılıp yapılmadığını Çobanyan tarafından yürütülen mülahâzaların o hususta şimdiye kadar yapılan araştırmaların muhassılası mı, yoksa doğrudan doğruya kendi fikri mi olduğunu iyi bilmiyorum. Ancak, M. De Morgan gibi meşhur bir âlimin Histoire du peuple arménıen (Berger-Levrault, Paris 1919) adı ile daha sonra neşrettiği eserde, Ermeni edebiyatı hakkında Çobanyan'ın fikirlerini -hattâ ondan çok daha fazla bir taraf tutarak- kabûl ve tekrar etmiş olması, bu fikirlerin ilim aleminde hâlâ şâyi' olduğunu pek iyi göstermektedir. Türk müdekkiklerinin gafletinden ve Avrupa'da Türkoloji tedkiklerinin henüz iptidaî bir halde bulunmasından istifade ile Türkler'in halk edebiyatını ve halk mûsıkîsini Ermeni edebiyatı ile mûsıkîsi nâmı altında Garp mahfillerine arz ve takdimden çekinmiyen Ermeni Halk Şiirleri (Chants Populaires arméniens) müellifinin, edebiyatımızın şüphesiz en kıymetli ve en orijinal şûbesini teşkil eden Âşık şiirlerini de Ermeni edebiyatına maletmek istemesi, çok ileri bir millî taassub eseri gibi telâkkî olunabilir; lâkin bir târihçi tarafsızlığına mâlik olması icabeden De Morgan'ın bunu derhâl kabûl ve müdâfaa etmesi, en hafif tâbir ile, bir ilim adamına hiç yakışmıyacak bir safdilliktir. Lâ-dinî (Din dışı) Ermeni edebiyatının hemen hemen en mühim kısmını teşkil eden Aşug şiirleri'nin teşekkülünde Türk edebiyatının ne kadar büyük te'sirleri olduğunu gösteren bu küçük eserde hiçbir zaman millî bir taassub hissine kapılmadığımızı, tamamıyle ilmî, ve şahsî olmayan bir tedkik tarzı tâkip ettiğimizi söyliyelim. Ermeni edebiyatı târihi için büyük ehemmiyeti olan bu mes'elenin, Ermeni filoloji ve târihi ile uğraşan mütehassıslar tarafından ciddîlik ve ehemmiyetle bahis mevzûu ve tedkik edilmesi, bizce fevkal'âde temennîye şâyandır; çünkü bu hususta yapılacak müstakbel tedkiklerin, Aşug şiirleri'nin başlangıç ve gelişmesi hakkında ilk def'a ileri sürdüğümüz bu görüş noktasını kuvvetlendireceğini ve birçok karanlık noktaları aydınlatıp izah edeceğini kuvvetle ümid ediyoruz.
Mehmed Fuad Köprülü (Edebiyat Araştırmaları)
Türk kadınına, Müslüman kadınına has olan hissiyat-i necibe-i vataniye ile şefkat-ı aliye-i insaniyenin menba-ı feyz-i intişarı olan Cemiyetinize Heyet-i Temsiliyemiz arz-ı şükran ve minnetdari eyler. Millet, böyle kızkardeşlerini vahdet-i mukaddesenin pişvası görmekte mücahelede-i meşruasında azm ve imanın bir kat daha rasanet bulduğunu idrakle mesuttur.’’ (Mustafa Kemal Paşa’dan, Adana’da Fransızların yaptıkları zulümlere karşı protesto yapan Anadolu Kadınları’na)
Bekir Sıtkı Baykal (Milli Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti)
Fransızların ve Ermenilerin Maraş’ta din kardeşlerimize reva gördükleri canavarlıkları derhal telgrafnamelerle İtilaf mümessilleri nezdinde protesto edildiği gibi, Heyet-i Vükelayı da ikaz edecek telgraf keşide edildiği ve protesto telgrafnamelerinin birer suretleri takdim olunduğu en derin hürmetlerimize tevdian arz olunur Efendim.’’ (Melek Reşit ve Şefika Kemal imzalarıyla Fransız ve Ermenilerin Maraş’taki canavarlıklarının protesto edildiğini, İstanbul hükümeti’nin uyarıldığını Heyet-i Temsiliye’ye bildiren 2 Şubat 1920 tarihli yazı)
Bekir Sıtkı Baykal (Milli Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti)
Feci kıtallere, tecavüzlere maruz kalan Maraşlı kardeşlerimizin imdadına şitab eden fedakar kuvayı milliye efradı hakkında Sivas Hanımlarının yaptıkları tezahürata ve ibraz buyurulan asar-ı hamiyyet ve şefkakta arz-ı şükran eyleriz.’’ (Mustafa Kemal Paşa’dan)
Bekir Sıtkı Baykal (Milli Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti)
Biz hemşireleriniz de siz muhterem kardeşlerimizle beraber olacağız, yahut beraber yaşamak hakkını kazanacağız ve bugünden itibaren cemiyetimiz muhterem kardeşlerimizin vatani her emirlerini ifaya bir dakika tereddüt etmeyerek hazır olduğumuzu arz ile bizleri vazifemizde teşci’ edecek ma’nevi müzaheretlerinize daimen intizar, eyler na-mütenahi hürmetlerimizin kabulünü istirham eyleriz.’’ (Reis-i Muhteremi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine)
Bekir Sıtkı Baykal (Milli Mücadelede Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti)
Bidayet‑i hürriyette şu fikri (aşağıdaki) Jön‑Türklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra(122) tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis fesholdu. şimdi âlem‑i İslâm’ın mütemerkiz noktasına tekraren arz ediyorum.” Jön Türklere teklif edilen fikir şu idi: “Tarih bize gösteriyor ki: Ehl‑i İslâm ne derece dine temessük etmiş ise, terakkî etmiş. Ne vakit dinde zaaf göstermiş ise, tedennî etmiştir. Başka dinde bilâkis kuvveti zamanında vahşet, za’afı zamanında temeddün hasıl olmuştur. Cumhur‑u enbiyanın şark’ta bi’seti, kader‑i ezelînin bir remzidir ki: şark’ın hissiyatına hâkim dindir. Bugün âlem‑i İslâm’daki tezahürat da gösteriyor ki; âlem‑i İslâm’ı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.
Anonymous
...Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler. 19. asrın sonu 20. asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı.İkisi de eski birer imparatorluk,kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri belli olan ülkelerdi.İkisi de gelişmişlik bakımından birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem bir tarihe sahip idiler.Tek kelimeyle bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti. Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti.Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı.Türkiye ile alakalı olarak,onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi.Bu gün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke iken,Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır...
Alija Izetbegović (İslam Deklarasyonu)
Göç eden insanların, gittiklere yerlere kendi kültürlerini götürdükleri bir gerçektir. Bu durum, zamanla, gittikleri yerlerin kültürlerini de erozyana uğratmaya başladıkları sorununu da getirmektedir. 90'lı yıllarda Sincan'da başlaan bir kötü salgın (!) Ankara folkloruna da darbe vurmaya başlamıştır. Ankara Oyun Havaları - türküleri adıyla, edep dışı söz hareketlerle pavyon ve gece kuluplerinde sergileenen sözde Ankara oyun ve türküleri, gerçek kültürün tamamen dışındadır. işin kötüsü, hızla yayılmaktadır. İsimlerinin önüne kentin ya da yaşadıkları semtin adlarını koyan bu sanat icracıları (!) (Ankaralı Tugrut, Ankaralı Namık, Şentepeli Şükrü, Koçhisarlı Elvan Dalton, Ayaşlı Ali, Bakentli Gökhan, Ankaralı Yasemin gibi) arz talep dengesi içinde geçimlerini sağlamaktadırlar. Ne yazık ki bu seviyesiz yapıya, bazı TV kanalları da ekranlarını açmaktadır. Umarım, bu yoz kültür malzemeleri (!) biran önce yok olur, ekranları Ankara'nın gerçek türküleri ve oyunları şenlendirir.
Timur Özkan (Gezgin Gözüyle Ankara)
Ey güzeli açığa çıkarıp çirkini örten.. ey günahlarından dolayı kullarını hemen muâheze etmeyen ve perdeyi yırtmayan.. ey affı güzel.. ey mağfireti bol.. ey rahmetini her yana saçan.. ey kullarının gizli yakarışlarını duyan.. ey bendelerinin arz-ı hâllerini ilettikleri yegâne merci.. ey afv u safhı geniş olan.. çokça ihsanda bulunan.. ey kullarının istihkakından önce nimetleri daha baştan bahşeden… ey Rabbimiz, ey Seyyidimiz, ey arzu ve dileklerimizin en son ufku, ey Allahım! Senden, vücudumu ateşte yakmamanı diliyorum.
Anonymous
Özellikle yeni bir şirket satışa çıktığında, karşılıklı bağlılık korkunç zarar görür. Firma kurulduğunda, herkesten fazla mesai ve sıkı çalışma talep edilmiştir; ancak firma halka açıldığında -yani hisseler ilk kez halka arz edildiğinde- kurucular şirketi yüklü bir para karşılığı satar ve alt kademe çalışanları ortada bırakır.
Richard Sennett (The Corrosion of Character: The Personal Consequences of Work in the New Capitalism)
Cemal Paşa Enver Paşaya duygu dolu bir telgraf gönderdi: "Eğer Kanal'a taarruz sırasında ölecek olursam bu seferi idare edebilecek sizden başka kimseyi düşünemiyorum. O zaman her halde İstanbul'dan Kudüs'e gelerek bu büyük işi sonuçlandırmanızı vasiyetim ve son emelim olarak arz ve rica ederim." Enver Paşa'dan şu yanıtı aldı: "Cenab-ı Hakkın sizi bu büyük görevde başarılı kılacağına eminim. İnşallah sizi İkinci Mısır Fatihi olarak selamlamaya gelirim
Anonymous
Bilginomi (Enfonomi): Var olan, elde edilen veya elde edilecek, biçimlendirilecek bir bilgi veya bilgi topluluğunu ekonomik değer haline getirme, ekonomiye arz etme, kazandırma, değer biçme ve ekonomik değerinin sürekliliğini kazandırarak devam edebilirliğini, sürdürülebilirliğini sağlayan bir disiplin dalıdır.
Mehmet Keçeci
Hak dostlarından Ebû Abbas Nihâvendî’ye, ticaretle meşgul olan zengin talebelerinden biri gelerek zekâtını kime vermesinin daha uygun olacağını sorar. O da: “–Gönlün kimde karar kılıyorsa ona ver!” buyurur. Üstâdının yanından ayrılan talebe, yolu üzerinde dilenmekte olan bir âmâ görür. Gönlü ona ısınır. Zekâtı olan bir kese altını çıkarıp verir. Keseyi eliyle şöyle bir yoklayan âmâ sevinçle hemen oradan ayrılır. Ertesi gün aynı yerden geçen talebe, bir önceki gün kendisine zekât verdiği âmâyı, pek neşeli bir sûrette başka bir âmâ ile konuşurken görür. Âmâ hem de öylesine neşelidir ki, yanındaki arkadaşı ile aralarındaki konuşma, bu sebeple uzak mesafeden dahî rahatlıkla duyulacak derecede yüksek perdeden gerçekleşmektedir. Talebe de gayr-i ihtiyârî şu cümlelere kulak misâfiri olur: “–Biliyor musun, dün bana bir beyzâde tam bir kese altın verdi. Ben de hiç vakit kaybetmeden meyhâneye gidip bir güzel demlendim…” Duyduğu bu ifâdeler talebenin çok canını sıkar. Doğruca Ebû Abbas Hazretleri’nin huzûruna varır. Hâdiseyi tam arz edecektir ki, Ebû Abbas Hazretleri onun konuşmasına fırsat dahî vermeden, sattığı külâhının karşılığı olan bir akçeyi infâk etmesi için kendisine uzatıp, önüne çıkan ilk kişiye bu akçeyi vermesini tembihler. Talebe, bir şey diyemeden verilen vazifeyi derhal îfâ etmek üzere oradan ayrılır. Kendisine tembihlendiği gibi, karşısına çıkan ilk kişiye o akçeyi verir. Ancak içini kemiren büyük bir merakla, o şahsı tâkibe koyulur. Adamcağız, biraz ilerideki bir harâbeye girer. Sonra elbisesinin altından ölü bir keklik çıkarıp yere bırakır. Tam oradan ayrılacaktır ki, talebe önüne geçip sorar: “–Ey yiğit! Allah için doğruyu söyle, bu ne hâldir! Şuraya attığın ölü keklik de neyin nesidir?” Adamcağız, kendisine akçeyi veren şahsı karşısında görünce heyecandan kekeleyerek şunları söyler: “–Yedi gündür, bir şey bulup da çoluk-çocuğuma yediremedim. Ben ve hanımım sabrediyorduk, ama çocuklarımın artık açlığa tahammülleri kalmamıştı. Buna rağmen dilenip insanlardan bir şey istemek, aslâ yapamayacağım bir işti. Bu ıztırap içinde kıvranırken, senin görmüş olduğun, çürümeye yüz tutmuş o ölü kekliği buldum. Zarûret sebebiyle onu yemeleri için çocuklarıma götürecektim. İçimden de Allâh’a yalvarıyor; «Yâ Rab, hâlime inâyet eyle!» diye niyâz ediyordum ki, sen karşıma çıkıp o bir akçeyi verdin. Ben de Rabbime şükrederek, yenilemeyecek durumda olan o kekliği bu mezbeleye bıraktım. Şimdi pazara gidecek ve verdiğin bir akçeyle yiyecek bir şeyler alacağım…” Bu hâle şaşırıp kalan talebe, derhâl Ebû Abbas Hazretleri’nin yanına gelir. Hazret-i Pîr, yine talebesinin bir şey söylemesine mahal vermeden şöyle buyurur: “–Evlâdım! Demek ki sen, kazancına şüpheli veya haram bir şeyin karışıp karışmadığına dikkat etmemişsin. Bu yüzden de verdiğin muhtâca dikkat ettiğin hâlde, zekâtın şaraba gitti. Zira kazanılan şeyler, nereden ve nasıl elde edilmişse, benzer şekilde elden çıkar. Nitekim senin bir kese altınına mukâbil benim bir tek akçemin sâlih bir insanın eline geçmesi de, onun helâlliğinden kaynaklanmaktadır…
Anonymous
uANKARA (12 Temmuz 1921'de İkdam gazetesinde çıkmıştır-Y.K.K.) "Allah'a bin şükür nihayet Ankara'dayız. Yedi günlük ve altı gecelik yorucu bir yolculuktan sonra meşhur Çubuk Ovası'ndan geçilerek yalçın tepelerden müteşekkil dönüm dönüm bir dehlizden bu esrarlı şehre giriliyor. Benim yerimde bir Avrupalı gazete muhabiri kim bilir buraya erişebilmek için ne büyük fedakarlıklara katlanırdı. Dünyanın hangi şehri burası kadar merak ve tecessüs çekebilir? Bugünkü siyasi cihanın üç büyük ve mühim merkezinden birisi de bence Ankara'dır. Hatta son zamanlarda burası Moskova'dan ve Londra'dan daha ziyade ehemmiyet kesbetti. Avrupa ve Amerika gazetelerinden herhangi birini açınız görürsünüz ki, en çok ismi geçen diyar Anadolu ve onun merkezi olan Ankara'dır. Fakat zannetmeyiniz ki, Ankara'nın manzarası şehir itibariyle şu şöhret ve ehemmiyetle mütenasip bir heybet ve ihtişam arz ediyor. Türk öilliyetçilerinin Hükümet Merkezi bir yangın harabesinden başka bir şey değildir. Bütün dünyaya kafa tutan ve Garp aleminin mütecaviz ve müstevli dalgalarına karşı Şark'ın eşiğinde yegane geçilmez seddi teşkil eden Büyük Millet Meclisi bu harabenin bir kenarında tek katlı, mütevazi, küçük bir binaydı. On yıllık mütemaddi bir mücadeleden sonra hala sayısız düşmanlarla döğüşen Türk Milleti'nde azim, irade, kuvvet vekahramanlık, fazilet ve ümit namına ne varsa hep bu yalıtkan binanın içinde bulunuyor. Zarf ile mazruf arasında ne büyük tezat! Fakat, Türk'ün ruhundaki hayati ve ahlaki fazilete o emsalsiz ulviyet ve mahabeti veren asıl bu tezat değil midir? Eğer Ankara, Londra gibi muazzam ve tantanalı bir şehir ve Büyük Millet Meclisi, West Minister şehrinde bir saray olsaydı Anadolu'daki milliyet ve istiklal hareketinin manası bu kadar büyük görünür müydü? Türk askerine yirminci asır medeniyetinin icabı demir ve çelikten bin türlü cehennem aletlerine karşı koyabilmek kudretini veren şey onun büründüğü paçavralardır. Her hadiseyi zahiri sebepleriyle görmeye alışmışlar bu tecellinin sırrını anlıyamazlar. O gibi kimselere tavsiye ederim ki, Ankara'ya gelmesinler. Zira, buraya ne tarafından baksalar ayrı bir hayat inkisarına uğrarlar. Hatta, bunlar ne derece iyi niyet sahibi olurlarsa olsunlar kalblerndeki kuvvetin mutlaka sarsıldığını hissederler. ... Bir Frenk muharririne göre, dünyada bazı yerler vardır ki, orada bir ilahi nefha eser, Vahdaniler için, Kudüs, Mekke; Cihangirler için Roma, Kartaca; Sosyalistler için Leningrat, Moskova bu neviden yerler olsa gerekir. Mazlum ve mağdur millet için de ilahi nefhanın estiği yer Anadolu'nın en harap bir kasabası olan Ankara'dır. Bundan anlamak lazımgelir ki, herhangi bir şehre azamet ve mahabet veren şey o şehrin binaları, yolları, kubbe ve sütunları dğeildir; ancak orada vukubulan hadise, orada doğan fikir, orada esen nefhadır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Vatan Yolunda)
Cumhuriyetin ilân edildiği günü düşünüyorum. O gün rejim kabul olunmuş, toplar atılmış, devlet yeni esaslara göre bütün düzeniyle, şartları ile kurulmuştu. Bu hale geldikten sonra bir an için meselenin, kökünden ve kesin olarak halledildiğini zannetmiştim. Fakat ertesi gününden itibaren kurulan düzenin, verilmiş kararların milletin şuurunda yerleşmesi lâzım geldiği ihtiyacını hissetmeye başlamıştık. Beni çok partili hayata sevk eden sebeplerden birisi de, yapılan icraatın, Cumhuriyet'in ne dereceye kadar memlekete mal olduğunu tecrübe emek ihtiyacı idi. Aklımız başımızda, dermanımız yerinde, gücümüz, kuvvetimiz mevcut iken, müesseselerin yerleşmiş olduklarını ciddi olarak keşfetmek, bilmek bizim için lüzumludur kanaatindeydim. Bu ancak, çok partili rejime, serbest hayata girdikten sonra belli olabilirdi. Bunun için Atatürk zamanında tecrübeler yaptık, ondan sonra yaptık... 1945'ten önce yapılan tecrübe Terakkiperver Fırka gibi hadiselerin zuhuru ile kendiliğinden çıkan teşebbüs dışında Serbest Fırka ile olmuştur. Serbest Fırka teşebbüsü, Atatürk'ün de vakit vakit inkılâp meselelerinin hallolunduğu ve yerleştiği fikrini taşıdığını ve bunun muvaffakiyetle serbest bir imtihana arz olunabileceği, arz olunması lâzım geldiği kanaatine vardığını gösterir. Serbest Fırka, tamamıyla bu düşüncenin mahsulüdür. İkinci devir, 1945'te, 1946'da yapılan teşebbüsle başlamıştır. Şimdi o günden bu yana 21 sene geçiyor. Bu serbest geçen zaman, inkılâpların ve Cumhuriyet'in millet içinde iyice tutunmuş, kökleşmiş bir mevkii olduğunu meydana çıkarmıştır.
Abdi İpekçi (İnönü Atatürk'ü Anlatıyor)
ik tarz-e-taGaaful hai so vo un ko mubaarak ik arz-e-tamannaa hai so ham karte rahe.nge (So what if there is a way to ignore the proposals of the unfortunate poet/lover? Let beloved decide how she wants to behave. We are the lovers; we can only express our desires and so we shall.)
Faiz Ahmed Faiz
Arkadaşlar, asırlardan beri miras alınagelen zihniyetleri, âdetleri ve ananeleri kökünden çıkarıp atabilmek için, itiraf etmelidir ki, kolay bir şey değildir: müşkül bir meseledir. Mesela, ben kendimden bahsedeyim. Benim merhum anam beni terbiye ederken bana derdi ki, padişahta ve halifede yedi evliya kuvveti var. Ben zaten evliyanın ne olduğunu, büyük ve üzeri yeşil örtülü birtakım mezarlara bakaraktan çıkarmak istiyordum. Her halde büyük bir şey, manevi, semavi bir şey gibi hatırıma gelirdi. Ve bunun yedi tanesinin kuvvetine sahip olan insan ne olacaktı? Müthiş bir şey! Ve böyle bir büyüklük korkusunun ve büyüklük timsalinin hakkında söz söylemek de günahtır. Annemin de bana vermiş olduğu terbiye bu idi. Ve hiç şüphe etmem ki, çoğumuzun aldığı terbiye budur. Annemin de kahabati yoktur. Çünkü ona da annesi aynı terbiyeyi vermiş. Onun da kabahati yoktur; ona da annesi aynı terbiyeyi vermiştir. Arzu ederseniz hanımefendiler, bu noktada sorduğunuz soruya cevap vereceğim. Arkadaşlar, Yaradan, insanları iki cins olarak yaratmıştır. Fakat bu cinsleri yekdiğerinin lazımı ve melzumu olmak üzere yaratmıştır. Bunlar ayrı ayrı hiçbir şey değildir. Fakat birlik halinde bir şeydir; çok büyük bir şeydir. Bütün insanlığın devam edebilmesinin kaynağıdır. Hazreti Âdem ile Hazreti Havva'nın nasıl yaratıldığına dair olan teoriler birbirine uymaz. Ben onlardan bahsetmek istemem. Yalnız, herhangi bir başlangıç kabul edildikten sonraki insanlık safhalarında her ne görürseniz kadının eseridir. Ben annemden aldığım terbiye ile belki hayatımın çok senelerini evham içinde geçirdim. O vehmedilen makama karşı, vehmedilen şahsa karşı çok ibadet ettim, çok dua ettim. Eğer annem bana böyle yanlış bir terbiye vermemiş olsaydı, belki çok zaman evvel başka türlü de düşünürdüm ve benim gibi herkes de başka türlü düşünürdü ve bu felaketlere uğramazdık. Arkadaşlar, bu birlik teşkil eden mevcudiyet hakikatte birtakım vasıfların ve şartların mevcudiyetini gerektirir ve karşılıklı olmasını gerektirir. Eğer bu mevcut olmazsa, belki birlik vardır ama bir taraflı vardır. İki şahıs arasında yapılacak olan bir mukayese, iki cinsten meydana gelen bir toplum için de aynen vakidir. Daha açık söyleyeyim; bir toplum, yalnız bu iki cinsten birinin insani icapları, asri icapları almasıyla yetinirse, bu toplum yandan daha aşağı bir zaaf içindedir. Tam yarıda da değil, yarıdan daha aşağı bir zaaf içindedir. Toplumun kuvvetli olabilmesi, zayıf olmaması bu iki unsurun çok kuvvetli kaynaşmasıyla mümkündür. Bu itibarla herhangi bir millet cidden ilerlemek, medenileşmek ve gelişmek isterse, bu arz ettiğim noktayı elif olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Çok kati ifade ederim ki, şimdiye kadar bizim milletimizin giriştiği mesaide muvaffak olamaması, bu arz ettiğim noktadaki kusurdan kaynaklanmaktadır. (Alkışlar)
Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Bütün Eserleri)
İşitmişsinizdir ki, hem meclis reisi ve hem heyeti vekile reisi nasıl olur. Yani bir şahsiyet iki makamın nasıl reisi olur? Dolayısıyla heyeti vekile reisini başlı başına serbest bırakalım. Meclis reisinin bunlarla hiçbir alaka ve münasebeti olmasın. Bu takdirde karşımızda bir heyet kabul ederiz ve onu istediğimiz gibi hırpalar, eleştirir, mesul ederiz. Efendiler, bu da olamaz. Çünkü, bu zihniyet eski şekillere alışmış olan zihniyetlerden başka bir şey değildir. O zaman bir meclis olursa, başında bir reis; bir heyeti vekile olursa, başında bir reis; yekdiğerinden ayrı iki parça halinde kalır. Mutlaka bu iki parçayı bir noktada birleştirmek lazımdır. Pekâlâ, o halde başka bir reis seçelim. Bu iki reisten başka bir reis seçelim. Seçelim... Fakat bu kimin reisidir? İcra kuvvetinin reisi midir? Evet dersek, o vakit bir hükümdar yaratmış oluruz ve bu hükümdarla heyeti vekile alakadar olur ve bunun karşısında da milletle alakadar meclistir. Hayır öyle olmasın... Meclisin reisi mi? Evet veyahut hayır... Şimdi incelenirse mademki heyeti vekile vekiller heyetinden başka bir mahiyettedir, mademki meclis hem kanun yapma ve hem icra salahiyetine sahip bir meclistir, o halde her ikisinin reisi olmak üzere bir makam lazımdır. Zira, bu makamları, kanun yapma ve icra makamlarını ayırdığımız zaman meclisin mahiyetini de değiştinniş ve bozmuş oluruz. Onun için her ikisinin üzerinde bir reis lazımdır. Fakat arz ettiğim gibi, ne reisicumhurdur, ne hükümdardır; esasen hiçbir salahiyeti yoktur. Bir bakımdan meclisin muamelesinin son bulduğunu işaret eden bir adamdır. Diğer taraftan meclisin görüşüne göre hareket edip etmediğini kontrol eder. Heyeti vekilenin kontrolörüdür. Bununla beraber, bu şeklin yapmış olduğu birlik, bir baş tasavvur ettirir ki, o baş şu adamın bu adamın başı değildir. Belki o baş, o meclisin manevi şahsiyetinin başıdır. Belki o baş, bütün milletin manevi mevcudiyetinin başıdır. İşte bizim muhtaç olduğumuz baş, arkadaşlar, böyle bir baştır ve biz öyle bir başa sahibiz ve biz o başa daima hürmet edeceğiz. (Alkışlar.) Yalnız hiçbir kötü yorumlamaya mahal kalmaması için şunu da ilave edeyim ki, sakın manevi olduğunu iddia eden, ilahi ve semavi olduğunu iddia eden şahısların başıyla bir münasebet ve bir benzerlik bulmayasınız. Bu, hakiki riyasettir; öteki sahte bir baştır (Alkışlar.)
Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Bütün Eserleri)
Ey insan! Sen arzın evladısın; arz, çalışkan evladından hiçbir nimeti esirgemeyen cömert bir anadır; gözlerini semaya dikme, sema boştur.
Jean Meslier (Akl-ı Selim)
Şam Jandarma Kumandanı Dürzilerin püskürtülmesinden dolayı Lütfi Bey'i tebrik ediyordu. Kumandan, "Hayır," diyor, "biz püskürtmedik; onlar gittiler." Jandarma kumandanı ısrar ediyor: "Hayır, bu meseleyi Zat-ı Şahane'ye arz ederken 'behemehal püskürtüldü' diye yazmak lazımdır." Şam Jandarma Kumandanı Zat-ı Şahane'ye yazılacak telgrafın taslağını kaleme almasını Mustafa Kemal'den rica ettiğinde Mustafa Kemal'in cevabı şu olmuştu: "Ben böyle bir sahtekârlığa alet olamam. Esasen ortada mağlup da yoktur. Fakat hakikati söylemek lazımsa onlar kazandılar." Şam Jandarma Kumandanı, "Sen henüz cahilsin; Zat-ı şahaneyi anlamamışsın" dedi. Mustafa Kemal bu adama şu cevabı verdi: "Ben cahil olabilirim, fakat Zat-ı Şahane olan zatın, cahil olmaması ve sizin gibilerin mahiyetini anlayabilmesi lazımdır.
Afet İnan (Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler)
Kayalar aşınarak tortullara dönüşür: Tortullar zamanla kayalaşır; kayalar tektonikler tarafından dönüştürülmüş ve yükselmiş Arz'ın hareketi hasebiyle deniz seviyesinin üstüne çıkar, ki böylece tabiat güçlerinin saldırılarıyla yeniden karşı karşıya kalır. İşte Dünya'nın ihtişamlı döngüsü budur.
Richard Fortey (Trilobite: Eyewitness to Evolution)
Bu tipik bir plongeur hayatıydı ve o sıralarda bana hiç de fena bir hayat gibi gelmiyordu. Kendimi yoksul hissetmiyordum; zira kiramı ödeyip tütün, yol ve pazar günkü yemeğimin parasını ayırdıkan sonra bile içki için günde dört frank kalıyordu ve dört frank bir servetti. Böylesine basitleşmiş bir hayatın beraberinde -ifade etmesi çok güç- yoğun bir tatmin hissi geliyordu, iyi beslenmiş bir hayvanın hissedeceği türden bir tatmin. Çünkü gerçekten de plongeur'lerin hayatından daha vbasit bir şey olamaz. PLongeur'ler iş ve uyku arasında bir ahenk içinde yaşıyorlar, düşünmeye vakitleri yok ve dış dünyanın bilincinde bile değiller; onların Paris'î otel, metro, birkaç bistro ile yataklarından ibaret. Gezmeye gideceklerse, kucaklarına oturup istiridye ve bira yuvarlayan bir hizmetçi kızla en fazla birkaç sokak uzağa gidiyorlar. Boş günlerinde öğlene dek yatıyor, sonra sırtlarına temiz bir gömlek geçiriyor, içkisine zar atıyor ve öğle yemeğinden sonra tekrar yatıyorlar. Onlar için tek gerçek boulot, içki ile uyku; uyku, bunların arasında en önemlisi. ... Paris'teki plongeur'lerle ilgili naçiz ifkirlerimden söz etmek istiyorum. Şöyle bir durup düşününce; büyük, modern bir şehirde binlerce kişinin, uyanık oldukları tüm anları yeraltındaki havasız odacıklarda bulaşık yıkayarak geçirmesi çok tuhaf bir durum. Benim yöneltmek istediğim soru, bu hayatın neden sürdüğü; ne amaca hizmet ettiği ve devam etmesini kimin, nedne istediği. Sadece isyankar, faineant davranmıyorum. Plongeur'lerin hayatının sosyal önemini değerlendirmeye çalışıyorum. Bence işe, plongeur'lerin modern dünyanın köleleri olduğunu söyleyerek başlamalıyız. Konum olarak çoğu ağır işçiden daha iyi durumda olduklarından plongeur'ler için fazla sızlanmaya gerek yok ama yine de alınıp satılsalardı ancak bu kadar özgür sayılırlardı. ... Asıl soru şu: Bu kölelik neden devam ediyor? İnsanlar, tüm işlerin mantıklı bir amaca hizmet etmek adına yapıldığına gözü kapalı inanıyorlar. Başkalarının hoş olmayan bir iş yaptığını görünce, bu işin gerekli olduğunu söyleyerek her şeyi çözdüklerini sanıyorlar. Sözgelimi kömür madenciliği zor bir iş ama gereklidir, kömüre ihtiyacımız var. Lağımda çalışmak tatsız bir iş ama birilerinin lağımda çalışması lazım. Plongeur'lerin işi için de benzer bir durum geçerli. Birtakım insanların lokantalarda beslenmesi lazım, bu yüzdne de birileri haftada seksen saat bulaşıkları temizlemeli. Bu medeniyetin bir gereğidir, dolayısıyla sorgulanamaz. Bu noktayı ele almalıyız. Plongeur'lerin işi gerçekten de medeniyet için gerekli mi? Zor ve tatsız bir iş olduğundan ve ağır işleri bir tür fetişe dönüştürdüğümüzden bunun "namuslu" bir iş olduğunu hissediyoruz belli belirsiz. Bir adamın bir ağaç kestiğini görünce, sadece ve sadece kaslarını kullandığı için sosyal bir ihtiyacı giderdiğine inanıyoruz; çirkin bir heykel için güzel bir ağacı kesiyor olabileceği ihtimali hiç aklımıza gelmiyor. Plongeur'ler için de aynı durumun geçerli olduğu kanaatindeyim. Ekmeklerini alın teriyle kazanıyorlar ama bu, yararlı bir iş yaptıkları anlamına gelmiyor; belki de çoğu zaman bir lüks bile olmayan bir lüks tedarik ediyorlar. ... Bir köle, demiştir Marcus Cato, uyumadığı her an çalışmalıdır. Yaptığı iş gerekli olsun olmasın çalışmalıdır çünkü çalışmak kendi içinde iyidir -en azından köleler için. Bu görüş hala canlılığını koruyor ve bir yığın gereksiz angarya işin oluşmasına yol açıyor. Ben gereksiz işlerin içgüdüsel olarak sürdürülmesinin temelinde düpedüz ayaktakımı korkusunun yattığını inanıyorum. Ayaktakımı (diye iddia ediyor bu görüş) öyle aşağılık bir yaratıktır ki boş vakti kalırsa tehlike arz eder; onu düşünemeyecek kadar meşgül tutmak daha güvenlidir. ...
George Orwell
Öjenistler, üreme meselesine akılcı bir bakış açısıyla yaklaşırlar ve konuyu buna göre ele alırlar. Varsaydıkları şey şudur: İnsanın ideal gelişimi, insan yaşantısının tamamen akılcılaşmasıyla mümkündür. (...) Dolayısıyla gündelik alışkanlıklarımız ile birlikte dinî ve siyasî yaşantının, sürekli olarak, bize gösterdiği şey şudur: Eylemlerimiz, duygusal tercihlerimizin bir neticesidir; bunlar, sahip olduğumuz akla uygun bilgi üzerinde etkilidir ve akıl tarafından belirlenemezler; yani yaptığımız eylemler, akıl tarafından meşrulaştırılamaz, onun yerine, bu eylemler akıl vasıtasıyla dikte edilir. Bu yüzden insanî tutkuların akılcı olarak kontrol edilmesi pek mümkün değildir. Fazla önem arz etmeyen bir durum geçiştirilerek sıradanlaşsa bile meselenin yayılarak iç dünyamızda derin bir etki yaratmasına sebep olabilir.
Franz Boas (Anthropology and Modern Life)
Zira Ahmed Midhat'ın siyasi görüşleri Sultan Abdülhamid'in fikirleriyle kısmen de olsa paralellik arz etmektedir. Dönemin diğer birçok münevveri gibi saltanatla bir derdi yoktur, tek derdi daha fazla insana ulaşmak ve okuma alışkanlığı aşılamaktır. Mücadelesi rejimle değil, cehaletledir. Eğitim ve kültürün belli bir olgunluğa ulaşmadığı milletlerde rejim değişikliğinin bir çözüm olmayacağının idrakindedir. Genç Osmanlılar gibi romantik değil, bilakis realisttir. Siyasetten uzak durup birçok sosyal meseleyi ele almasının mümkün olduğunu görmüş ve bu yolu tercih etmiştir. Böylece hem müreffeh bir hayat sürmüş, hem de memleket menfaati için giriştiği meaisine devam edebilmiştir. -Zübdetü'l- Hakayık, Giriş
Ömer Faruk Can (Living in the Ottoman Lands - Identities, Administration and Warfare)
Bizimkini katbekat aşan bir marifetin ürünü olan nesneler hepimiz açısından büyük tehlike arz eder...
J.R.R. Tolkien (The Fall of Númenor: and Other Tales from the Second Age of Middle-earth)
Yine de, daha önce ifade edildiği gibi, yaşama dair hiçbir kuram onun için yaşamın kendisi kadar önem arz etmiyordu.
Oscar Wilde
Milletçe, yepyeni bir 'Ba'sü ba'de'l-mevt' çırpınışı içinde bulunduğumuz şu günlerde, genç nesillere, mefkûrevî geleceğimizin yanında şanlı geçmişimiz; günümüzü idrâk kutbunda inanç, düşünce, örf ve âdetlerimiz; modern ilimlerle beraber milli kültürümüz de belletilmelidir ki; o, yaşadığı gün ve içinde bulunduğu şartların gereği olarak yapıp ortaya koyma mecbûriyetini duyduğu her yeni terkip, yeni desen ve yeni motifleriyle özüne ve kendi dünyasına karşı yabancılaşmasın, yapıp ortaya koyacağı her yeni eserini millî ruh kanaviçesine göre işleyebilsin ve kendi ruh dünyasından uzaklaşmasın... Bu itibârladır ki, millet çapında meydana getirilmek istenen her hamle ve harekette, 'tarih şuuru' raylarına bağlılığa fevkalâde önem verilmeli ve millî kültür perspektife alınmadan herhangi bir değişikliğe gidilmemelidir. Canlılar âleminde, tür değiştirmeye ma'tuf sun'î mutasyonlar, pek çoğu itibâriyle ölümle sonuçlandığı gibi, milletlerin hayatlarındaki özden uzaklaştırıcı değişiklikler de hep o milletlerin ölümleriyle neticelenmiştir. Bunun içindir ki, millet hayatında yapmayı plânladığımız inkılâplar, ne kadar yararlı da olsa, bu uğurda millî ruh kâtiyyen fedâ edilmemeli; aksine, millet modernize edildikçe o daha da hassasiyetle korunmalıdır. Bilhassa binbir paradoksun kol gezdiği günümüzde, tâ beşikten başlayarak; anneler, yavrularına, millî rûhu terennüm eden ninniler söylemeli; nineler masallarını ve masal kahramanlarını şanlı geçmişimizin destanlarında aramalı ; irfan yuvalarımız her vesileyle, şu muhteşem fakat tâlîsiz, şevketli fakat gadre uğramış milletimizin alabildiğine parlak ve fevvâreler gibi bulutlar arasında kendine yer aradığı dönemleri en heyecanlandırıcı üslûplarla dile getirmeli; edebi-yatımız millî ruh ve millî düşünceyi hayatın her ünitesinde, o üniteye has renk ve çizgileriyle bir dantele gibi işlemeli ve bize ait meselelerin en küçüğünü dahi irfan semâmızda bir gökkuşağı haline getirerek nesillerin nazarına arz etmeli; romanlarımız, piyeslerimiz bizim hissiyâtımıza tercüman olmalı, bizim türkülerimizi söylemeli; yediğimiz gıda, içtiğimiz su, teneffüs ettiğimiz hava, kokladığımız çiçekler bütünüyle bu ülkeye ait olmalı ve ne sûretle olursa olsun, özümüzde değişikliğe sebebiyet verecek hiçbir şeyin millî bünyemize sızmasına fırsat verilmemelidir. Vaizler kürsülerde, hatipler minberlerde, konferansçılar geniş halk kitleleri karşısında bu millet gibi düşünmeli, bu millet gibi heyecanlanmalı, bu millet gibi konuşmalı, bu millet gibi sevinmeli ve bu millet gibi tasalanmalıdırlar. Yoksa, bir tarafta hırsla gerilmiş bütün hasımlarımız, açıktan açığa bize ait her hayrı, her güzel teşebbüsü sinsi sinsi engelleyip, diğer taraftan da, yapacakları en küçük yardımları dahi, millî ruhu ipotek etmeye bağlarken, milletin geleceği adına bir şey yapmamız mümkün olmayacaktır. Böyle olunca da bize, ruhumuzla bütünleşip kendimiz olma, kendimiz gibi düşünme, kendi ellerimizle işleyip kendi ayaklarımızla yürümeden başka çare kalmıyor.
M. Fethullah Gülen (Çağ ve Nesil 1-2-3)
Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kutsiler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhûmdur. Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri; diğer yanda, elindeki meşâleyle çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şâhikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, karadeliklerin çehrelerinde, cennetlere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda, ümit meşcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve yüksek kâmetler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar. İnançları, düşünceleri, davaları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç... Bir hakikatin değişik rükûn ve yönlerinden ibâret olan; îman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan'da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücâdeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme.. işte kutsilerin sabah-akşam başvura geldikleri üç musluklu hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır; yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlât ü iyâle bakmadan 'bir başka diyâr!' deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır. Dava ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukâbelede bulunup zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi toplumunda yeni bir îman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya mücâdelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka meşcerelikler araştıracaktır.
M. Fethullah Gülen (Çağ ve Nesil 1-2-3)
Günümüze kadar gelen bir inanışa göre; bir kısım kimseler, kötü ruhların tesirine girerek özlerini kaybettikleri, benliklerinden uzaklaştıkları ve onların kuklaları haline geldikleri kabul edilmektedir ki; batının teknik ve teknolojik üstünlüğü karşısında başı dönen, bakışı bulanan ve medeniyet adına gidip gırtlağına kadar onun erâcifine gömülen; özünü, şahsiyetini, benliğini yitirmiş günümüzün ruh hastası-müstağripleri için aynı şeyleri düşünebiliriz. Böyleleri, kat'iyen kendileri olarak duyamaz, kendileri olarak düşünemez ve kendileri olarak zevk alamazlar. Bu itibarla da, bütün bir tarih boyunca birikip gelişen örfler, âdetler, dînî duygu ve düşünceler, sanat ve edebiyat gibi hayâtî unsurlar onlara ters gelmeye başlar. Oysa ki, bütün zevk ve elemler, keyf ve kederler; hatta hayata ait bütün iniş ve çıkışlar yukarıda arz edilen hususların halitasından ibaret bir menşurdan geçirilip değerlendirildiği ölçüde duyulur, kavranır ve yaşanır. Aksine, bütün bir hayat ve ona ait şenler, rol icâbı, onları temsil eden bir insan üzerinde tesir icra ettiği kadar dahi duyulup hissedilmez. Seneler var ki batı toplumu; kendi düşünce tarzını, hayat felsefesini, duyuş ve zevk alışlarını bizim insanımıza empoze ede ede, onu öylesine sersemleştirdi ki; artık o, kendi gibi düşünemez, kendi gibi inanamaz ve kendi gibi okuyup yazamaz oldu. Yirmi devletten derleyip toparladığı kültür kırıntılarıyla, meydana getirmeyi plânladığı mel'unlardan-mel'un bir anlayış içinde, hareketsizliği bir ızdırap, hamle ve aksiyonu ise bin hasret oldu..! O bu hâliyle, batının kültür ve medeniyetine sahip olduğunu ve olacağını hayâl ededursun; karşı dünya, asırlardan beri kurup durduğu emellerini tahakkuk ettirmeden başka bir şey düşünmüyordu: O her şeyiyle değişmeliydi; inancı, düşüncesi, kültürü, hayat felsefesi, istihsâl ve istihlâkı, giyim-kuşamı ve evinin döşemesine kadar her şeyiyle.. bir de bunlar (toplumu modernize etme ve medenileştirme) gibi aldatmacalarla ele alınınca, özden uzaklaşma ve yabancılaşma fevkalâde bir hızla ve çok kısa zamanda her tarafı sardı.
M. Fethullah Gülen (Çağ ve Nesil 1-2-3)