Yazma Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Yazma. Here they are! All 44 of them:

Hayatın ve ümidin düşmanı bir ortam içinde yazma eylemi kişinin kendi ipini çekmeden önce vasiyetini yazma isteğinden başka bir şey olamıyordu.
Franz Kafka
Beni bu güzel havalar mahvetti, Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden. Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum; Eve ekmekle tuz götürmeyi Böyle havalarda unuttum; Şiir yazma hastalığım Hep böyle havalarda nüksetti; Beni bu güzel havalar mahvetti.
Orhan Veli Kanık (Sakın Şaşırma)
Çocuk okuma yazma bilmiyordu henüz, ama şunu öğrenmişti: Yeryüzündeki her şeyden ve herkesten korkmak gerekirdi!
Stefan Zweig (El candelabro enterrado)
Tolstoy’un dediği gibi, “Kimseyi roman yazma hakkından yoksun bırakamazsınız.
Cemal Süreya (Günübirlik)
İyi kitaplar okumayan biriyle, okuma yazma bilmeyen biri arasında hiçbir fark yoktur.
Mark Twain
Yazma sanatının sırrı nedir biliyor musun? Gözlemlerini, fark ettiğin ayrıntıları, hiçbir şeyin farkında değilmişsin gibi yazmak.
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
Aşk. Ne öğrendim aşk hakkında? Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın var olduğudur. Ya da belki, daha yalın anlatımla aşk hakkında öğrendiğim ve öğrenmeyi sürdürdüğüm, filmlerimde, bütün filmlerimde anlattığımdır. Yani, sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların daima bizimle kaldıklarıdır; bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez biçimde bağlayan bir şeyler olduğudur. İmkansız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim. Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir. Annem bu konuda haklıymış, aynı anda iki insanı sevmek mümkünmüş, bunu öğrendim. Olur kimi zaman: direnmek, yadsımak ya da mücadele etmek yararsızdır. Aşkın yalnızca cinsellik olmadığını öğrendim: o çok, çok daha fazlası. Aşkın ne okuma yazma bildiğini öğrendim. Duygular söz konusu olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap; ama kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz bir şeylerin var olduğunu öğrendim. Çünkü temelde aşık olmayı açıklayacak bir neden asla yoktur. Sadece olur. Bu bir gizemin içine girmek gibidir: sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu gizemde mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir.
Ferzan Özpetek (İstanbul Kırmızısı)
Bazı popüler romancıların başarılarının kitaplarının edebi değerine bağlı olduğu görüşüne de inanmıyorum... halkın ancak zor anladığı şeyleri değerli bulduğu, diğer kitapların edebiyatı geliştirmediği görüşüne. Bence bu gülünç bir fikir, kendini beğenmişlik ve güvensizliğin eseri.
Stephen King (On Writing: A Memoir of the Craft)
Riskin olmadığı bir yer bulamayız. Deprem olduğunda üç gün sonra nerede buluşacağız? Böyle bir planımız yok. Herkes o anki şartlara göre takılıyor. Bir düşünün, kötü gün tedbiriniz ne? Bizim ülkemizde insanların vasiyet yazma eğilimi bile yok. Çünkü ölümü konuşmak çok ağır geliyor, normalleştirilmemiş bir şey.
Haluk Ziya Türkmen (Milyon Dolarlık Sözler)
Benden çok daha fazla bilgiçlik taslayarak felsefe yapanları gördüm, fakat felsefeleri sanki kendilerine yabancıydı. Başkalarından daha bilge olmak istediklerinden, rastladıkları bir makineyi sırf merak için nasıl incelerlerse, dünyanın nasıl oluştuğunu anlamak için de aynı şekilde inceliyorlardı. İnsan doğasını, üzerinde bilgiççe konuşabilmek için inceliyorlardı, kendilerini tanımak için değil. Kendilerini aydınlatmak için değil, başkalarına öğretmek için çalışıyorlardı. Birçokları, iyi kabul edilsin de ne olursa olsun diye kitap yazma sevdasındaydılar; kitapları basılıp yayımlandığında, içindekilerle, onu başkalarına kabul ettirmek ve saldırıya uğradığında, içeriğinin çürütülmemesi için bu içeriğin doğru ya da yanlış olduğuna bakma zahmetine katlanmaksızın onu savunmak dışında hiçbir şekilde ilgilenmez olurlardı. Bana gelince, başkalarına öğretmek için değil, kendim bilmek için istedim öğrenmeyi her zaman. İnsanın başkalarını eğitmeye başlamadan önce, kendisi için öğrenmesi gerektiğine inandım.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Yobazlık bir zihniyettir; cemiyeti geride tutmak, kıpırdatmamak, değiştirmemek, bir kelimeyle yaşatmamak isteyen bir zihniyet. Hiç okuma-yazma bilmeyeninden tutunuz, elinde Garp üniversitelerinin diplomaları olanlara kadar her soydan, her boydan bu zihniyetten insan görebilirsiniz. … İstiklal Savaşı’nda ve ondan sonraki inkılap devresinde işte bu zihniyeti dış düşmandan daha tehlikeli gören gerçek milliyetçi ruh, ona hürriyet hakkı tanımamıştır. Çünkü yobaz, hürriyetin baş düşmanıdır. Ona hürriyet vermek, hürriyeti öldürmeye müsaade etmek demektir. Yobazı yere vuracak en emin kuvvet, hürriyet duygusunu ve terakki susuzluğunu iyi benimsemiş genç nesillerdir. Çünkü onu en şiddetli kanunlarla dahi yapmak istediklerinden alıkoyamazsınız. Yobaz için için işler.Yeni harflere, kadının hayatını kazanmasına, tiyatro ve operaya, hatta yüksek sesle türkü söylemeye muarızdır. Bunların tam tersini yaptırmak için eskiden gizli, şimdi ise mevcut hürriyetten istifade edip daha cüretli açıktan çalışır. Hasan Ali Yücel
A.M. Celâl Şengör (Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması)
Ben bir öykücüyüm ve tek bir hikâyem var: insan. Bu basit hikâyeyi, güzel yazma kurallarını, kompozisyon numaralarını bir kenara bırakarak kendimce anlatmak istiyorum. Söyleyecek sözüm var ve Balzac gibi konuşmak arzusunda değilim. Ben sanatçı değilim; medeniyete de gerçekten inanmıyorum. İlerlemeye zerre kadar hevesli değilim. Büyük bir köprü yapıldığında sevinmiyorum, uçaklar Atlantik’i geçince, “Aman ne müthiş!” diye düşünmüyorum. Ulusların kaderiyle ilgilenmiyorum ve tarih beni sıkıyor. Tarihi yazanlar ve onlara inananlar, tarih derken neyi kastediyorlar? Nasıl olmuş da insan denen o mütevazı ve sevimli yaratık tiksindirici belgelerin maksatları doğrultusunda istismar edilmiş? Nasıl olmuş da insanın mahremiyeti yok edilmiş, dindarlık hisleri iğrenç bir cinayet ve yıkım kargaşasıyla birleştirilmiş? Ben ticarete de inanmıyorum. Bütün makineleri hurda yığını olarak görüyorum, hesap makinesini, otomobili, lokomotifi, uçağı ve evet bisikleti de. Yolculuğa, insanın bedenini alıp bir yerlere gitmesine inanmıyorum, şu ana kadar acaba kimse bir yere gitmiş mi merak ediyorum. Siz hiç kendinizi terk ettiniz mi? Zihnin bir insan ömrü boyunca yaptığı yolculuktan daha muazzam ve ilginç bir yolculuk var mı? Sonu ölüm kadar güzel başka bir yolculuk var mı?
William Saroyan (The Daring Young Man on the Flying Trapeze and Other Stories)
Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üst kapalı bir deneyim yaşayacaktır. Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlanabilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünülmektedir. Baş melek Mikail'in, İskenderiyeli Aziz Katerina'nın, Aziz Margaret'in ve Cebrail'in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşındayken Yüz Yıl Savaşları'nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D'Arc'ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı: "On üç yaşımdayken, Tanrı'nın, kendimi yönlendirmemde bana yardımcı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim." Şöyle devam ediyordu: "Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tanrı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de." Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D'Arc'ın sunduğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığındaysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliğimiz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.
David Eagleman (Incognito: The Secret Lives of the Brain)
ne yapacağımı şaşırdım; kafam, beynim durmuş gibi... Hiçbir şey etkilemiyor beni artık, duygularım körelmiş sanki. Anlayamıyorum söylenenleri, hiçbir şey anlayamıyorum. Bu son günlerde korkunç şeyler oldu, gene de anımsayamıyorum. Olanları anımsayabilsem, öldürmem gerekecek kendimi, tek bildiğim bu. Niçin, neden, neden, nasıl oldu bütün bunlar? Kendimden, yaşamımdan söz etmek istiyorum, ama neye yarar? Mektubu duruyor önümde, öldürücü bir şey istiyor benden: "Yazma bana" diyor, "buluşmamıza da ne yap yap engel ol... Bu dileğimi olsun getir yerine, belki o zaman yaşama gücü bulurum kendimde, yoksa her şey, her şey biter." Ne yapabilirim? Tek sözcük yazmayı, bir şey sormayı göze alamıyorum; hoş, ne soracağımı da bilmiyorum ya! Bilmiyorum. Bilmek istediğim ne ki? Onu da bilmiyorum. Allah kahretsin!.. Şakaklarımı beynime sokuncaya dek bastırmak istiyorum. Yanındaydınız onun, bilirsiniz belki? Suç bende mi? Bunu söyleyin yeter, suçlu muyum, değil miyim? Bilmek istiyorum. Yalvarırım size, Tanrı hakkı için gönlümü almaya kalkışıp "kimse suçlu değil bu konuda" demeyin; Tin çözümlemelerine de kalkışmayın sakın. Bütün bu türlü karşılıkları, bütün bunları biliyorum. Max, size güvenim var, yaşamımın bu en güç bölümünde bile -Tanrı biliyor ya- n'olur siz de bana güvenin, anlayın ne istediğimi. Frank'ın ne biçim bir insan olduğunu bilmiyor değilim; neler geçtiğini biliyorum - gene de hiçbir şey bilmiyorum- çıldırmak üzereyim Max, gereğince davranmak için elimden geleni yaptım, yaşamımı ona göre düzenlemiştim, düşüncelerimde, duygularımda ters bir şey yoktu, ama bir yerde, birinde var suç, var, var biliyorum. Nerde, kimde olduğunu bilmek, onu öğrenmek istiyorum. Anlatabiliyor muyum derdimi? Bakın şunu bilmek istiyorum: Öteki kadınların üzdüğü gibi mi üzdüm onu? Bu üzüntü yüzünden mi ağırlaştı, onun için mi kaçıyor benden şimdi? Onun için mi sığmıyor korkusuna, onun için mi yok olmalıyım, çıkmalıyım yaşamından? Suç yalnız bende mi? Yaratılışınm gerektirdiği şeyler mi yoksa bunlar? İşte bunları öğrenmeliyim, bunları bilmek istiyorum Max! Bilen tek insan sizsiniz belki. N'olur yazın bana, rica ederim yazın, her şeyi olduğu gibi - apaçık, çırılçıplak, ağır da olsa, acı da olsa gerçeği yazın bana; bu konudaki düşüncenizi- ne olursa, nasıl olursa olsun -bilmek istiyorum. Yazmakla büyük davranacağımı bilirim. Ne durumda olduğunu da yazın, ne haldedir bilmiyorum ki, hiçbir şey bilmiyorum, aylardır. İmzamı atamayacağım, özür dilerim, bu yazdıklarımı bile okuyamam bir daha. Hoşça kalın.
Anonymous
Kitap kağıdının tutuşup yanma sıcaklığı Fahrenheit 451” “Henüz var olmayanın dünyasını yazma dünyasını mümkün kılan 3 ifade vardır. YA ŞÖYLE OLSA…..? KEŞKE…… BU BÖYLE SÜRERSE…. YA ŞÖYLE OLSA ifadesi bize değişiklik verir, bizi hayatımızdan uzaklaştırır. KEŞKE ifadesi yarının görkemli yönlerini ve tehlikelerini keşfetmemizi sağlar. BU BÖYLE SÜRERESE ifadesi günümüz hayatından bir unsuru, net bariz ve normalde tedirgin edici bir şeyi alır ve o şey, o tek şey büyüse, her tarafa yayılsa, düşünme ve davranış tarzımızı değiştirse ne olacağını sorar.” “Çizgili kağıt verirlerse, yan çevirip yaz.” Juan Ramon Jimenez “Anayasanın dediği gibi , herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir. Her insan diğer herkesin suretidir; o zaman herkes mutlu olur çünkü sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağlar yoktur.” “Kalıtım ve ortam tuhaf şeydir. Okulda yapmaya çalıştığın her şey ev ortamında bozulabilir. Anaokulu yaşını bu yüzden her sene azalttık, artık neredeyse beşikten alıyoruz.” “Kitaplar unutmaktan koktuğumuz bir sürü şeyi depoladığımız kapların bir türüydü yalnızca. Sihir sadece kitapların söylediklerinde, evrenin parçalarını nasıl dikerek bizim için giysi haline getirdiklerinde.” “Bir kitabın gözenekleri var, özellikleri var. Bu kitap mikroskopla incelenebilir.Camın altında sonsuz çoklukla akıp giden hayatı görürsün. Gözenekler ne kadar çok olursa, bir sayfaya santimetrekare başına o kadar çok sayıda doğru kaydedilmiş hayat ayrıntısı sığdırabilirsin.Kitaplar hayatın yüzündeki gözenekleri gösterdiği için onlardan o kadar çok korkulur.” “Düşünmeye zamanımız oluyor mu? Saatte 160 km hızla araba sürüyorsun ve sadece korktuğunu düşünüyorsun. Yada oyun oynuyorsun veya bir odada dört duvarlı televizyon alıcısı ile oturuyorsun… ki onunla tartışamazsın. Televizyon alıcısı gerçektir, anlıktır, boyutu vardır. Sana ne düşüneceğini söyler, bangır bangır kafana sokar. O haklı olmalıdır. Öyle haklı görünür ki, vardığı sonuçları sana öyle peş peşe söyler ki zihninin itiraz etmeye, -ne saçma- demeye vakti olmaz.” “Kitapların bize faydası olabilir mi?Bize üç gerekli şey verilirse. Birincisi nitelikli bilgi. İkincisi onu hazmetmek için gerekli serbest zaman. Üçüncüsü de ilk ikisinin karşılıklı etkileşiminden öğrendiklerimizde temellenen eylemlerde bulunma hakkımız.” “İnşa etmeyenler yakmalıdır. Tarih ve çocuk suçlular kadar eskidir bu.” “Bilgi kaba kuvvetin üstesinden gelmeye yeterde artar bile.” “Belirsizliği belirliliğe yeğleyen insan akıllı değildir.” “Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir veya bir duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Veya ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında sen orada olursun. Ne olduğu önemli değil, dokununca onu değiştirdiğin ve ellerini çektiğinde sana benzeyeceği bir şeye dönüştürdüğün sürece.” “Gözlerini mucizelerle doldur., hayatı on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa. Garanti isteme, güvenlik isteme.
Ray Bradbury (Fahrenheit 451)
Edebiyat türlerde değil kitaplarda, kitaplarda değil metinlerde, metinlerde değil cümlelerde, cümlelerde bile değil, cümlelerin içindeki ufacık sözcük ve imge oyunları-açılımlarındadır. Edebiyatın bu türden olanını, onun güzelliğini okurların büyük bölümü, hatta etrafınca kitapkurdu olarak tanınan, dış bir bakışla iyi okur olarak tanımlanabilecek pek çok insan bilmez. Öyle ki bilenlerle bilmeyenler arasındaki "iyi metin" tanımı arasında bile aşılmaz bir uçurum vardır. Ben hayatımda hiç "mükemmel", "harika" bir kitap okumadım. Samimimiym. Okuduğum kitapların pek azını okuduğuma pişman olmadım ama yine samimiyim, hayatımda kimseye şöyle gönül rahatlığıyla kitap tavsiye edemedim, böylece tavsiye edebileceğim bir kitap hiç olmadı. Calvino'nun Palomar'ının, Cortazar'ın Seksek'inin bir cümlesinde mesela, öyle bir şey buldum ki, bulduğum şey benim için, hayatım için, sıradan bir Türk erkeğinin Porsche, sıradan bir Türk kızının uzun boylu, holding sahibi erkeğe erişmesiyle aynı değerdeydi. Ama Palomar'ı, Seksek'i bile, entelektüel sınıfına rahatlıkla konulabilecekler dahil kimseye "alın okuyun ya, süper kitap" diye tavsiye edemedim. Hakan Günday bir söyleşisinde "ben romanlarda sadece o tek cümleyi arıyorum" gibi bir şey demişti. Enis Batur, "dilin içine, dilin o iç dünyasına girmeden kitap okuduğunu sanıyorum" gibi bir şey. Onlara acıma kısmı hariç katılıyorum. Çünkü ben bulunması, onunla tatmin olunması en zor şeyi aradığım için, tek kusurum mükemmeliyetçiliğim demek gibi salak bir iç döküşe de benzemesin söyleyeceğim, kendime acıyorum. Hayatta insanı en çok belli sebep sonuç ilişkileriyle elde edilemeyecek kazanımların peşine düşmek zorluyor belki. En azından bazı insanları. Ve belli sebep sonuç ilişkileriyle elde edilebilecek kazanımlar elde edilemediğinde aldırış etmeyen, öylece mutlu ve huzurlu yaşayabilen milyarlarca insanın yanında çok azı (içlerinde olmayı umsam mı, ummasam mı?) kendi belirsiz arayışlarıyışla çok yoruluyor. Özgün biçimde çok. Yabana atmayalım, bu ikinci türdeki insanların ellerine bazen, aradıklarının nüvelerine rastladıkları o evreka anlarında, şimdiye dek tarihin tanımlayamadığı öyle tatlı bir duygu, öyle tatlı bir ürpertiyle geçiyor ki bu da yetiyor pek şeye. Sonra işte, arayış devam ediyor. Bana bu ürpertiyi geçiren yazarların, kitapların, paragrafların listesini biri sorsa, belirttim, bunu söyleyemem. Ama şunu söyleyebilirim; bir kadının bir erkek olarak doğmasıyla bir hamamböceği, bir ceylan olarak doğması arasında var oluşun tekliği, tekilliği ve determinist kesinliği bakımından eşit oranda fark vardır. Hatta bir el bezi, makine somunu olarak var olmasıyla arasında. Bu yüzden, edebiyat dünyasının nicelikçe yüzde 99'unu oluşturan yazarlar ve metinlerle Calvino, Cortazar, Borges, Faulkner veya Dante arasında böyle bir fark vardır. Sorgulamayı, onları piyasa vs. diye eleştirmeyi bırakmalı, birincilerin ikinciler gibi yazması için gerekenle, okuma yazma bilmeyen bir kuğunun yazması için gereken hemen hemen aynıdır. Ama işte, bazen bir metinde, bir cümlede, bir sözde, kuğunun da diğerlerinin yaptığı görülüyor. Görülmüştür. Onlara zaman, hayattan çok daha fazla zaman ayırmak koşuluyla tabii. Bu da tabii, bazen muhafazakar, has okurlukla geniş okurluk arasındaki erkeklikle somunluk arasında uzanan çizgileri muğlaklaştırıyor. Bu da yazımın ve benim devrelerimin yandığı nokta oluyor sanırım. Işık fazla bile çıkıştı. İşte acınası zavallıya bir arayış konusu daha...
Erdinç Burkay
Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi aşık olurum.
Sabahattin Ali (Canım Aliye, Ruhum Filiz)
Oyleyse okur,catlak Jimmy`i bir an icin birakip Arthur`a gecelim -ki hic sorun degil- yazma tarzimi kastediyorum burada : sa[a sola sicarim ve siz de hic zorlanmadan benimle gelirsiniz. Hic onemi yoktur,gorursunuz.
Charles Bukowski (Tales of Ordinary Madness)
İslamda büyük seyyah kabul edilenler kendi inanç coğrafyalarından ya hiç çıkmamış ya da çok az çıkmıştır. Ve anlatı biçimine başvurmak yerine, başka seyahat yazım ifadeleri geliştirmişlerdir. Onların yer değiştirme deneyimlerinin olağanüstü zenginliğiyle, bu deneyimi aktaracak anlatılar yazma konusunda hiç acele etmemeleri arasındaki zıtlık da çarpıcıdır. Tür olarak batılı tarzda Öteki'nin aynasında kendi kimliğini keşfetmek için yola çıkan seyyahlarla değil, kendini olması gerekenle karşılaştırıp düzeltmeye çalışan seyyahlarla değil, kendini olması gerekenle karşılaştırıp düzeltmeye çalışan seyyahlarla karşı karşıyayız. Bu nedenle İslamın gezginleri öteki yere gitmek yerine, Aynılık mekanında dolaşmışlar ve ana uğraşları aynılığı üretmek olmuştur. Onların kaygısı psikolojik, estetik, veya felsefi olmaktan çok, öncelikle dogmatik nitelikteydi. s.226
Houari Touati
Yazmanın hayalini mi seviyorsunuz, yoksa gerçekten yazmak mı istiyorsunuz?
Müge Arbak (Yaratıcı Yazarlık: Yazma Hayalini Gerçekleştirmek)
18. asır sonunda Hatice Sultan ve ressam Melling’in Latin harfleriyle Türkçe mektuplaştığı biliniyor Bazı Avrupalı yazarların Türkçe öğretmek için kaleme aldığı Latin harfli Türkçe kitaplar da vardır. Latin harflerinin, kendini gizleyen bir taraftarı da Sultan II. Abdülhamid’dir. Ona göre, “Halkımızın büyük cehaletine sebep, okuma yazma öğrenimindeki güçlüktür. Bu güçlüğün nedeni ise harflerimizdir.” Sultan Abdülhamid, “Belki bu işi kolaylaştırmak için Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur” demektedir. Hakanın tersine, bu konuda inandığını cesaretle savunanlar da vardır. Manastır vilayetinin Görice sancağında Kur’an-ı Kerim ve Ulum-ı Dinîye muallimi olan Hafız Ali Efendi, Latin harflerine taraftar olduğu için işinden atılmıştır. Ancak Manastır Valisi Ali Münif Paşa’nın ricasıyla 4 Kasım 1327 (17 Kasım 1911) tarihinde yeniden işe alınmıştır. Taraftarlarının artmasına rağmen, Latin harflerinin kabulü sorunu, uygulamada cesaretsizlik nedeniyle hasıraltı edilmiştir. Arap harflerinden memnun olmayanlar içinde Uygur harflerinin kabulünü savunanlar da vardır. Çağatay lehçesi ve Uygur harflerini çok iyi okuyan hükümdar, II. Bayezid Han’dı.
İlber Ortaylı (Gazi Mustafa Kemal Atatürk)
İşte bu iki Muhammed, biri hacca gitmek çareleri ararken, diğeri yazma eserlerle ilgili çalışmalar yaparken Konya’da buluşuverirler. Mevlâna hazretlerini ziyaret ettiler. Şimdi avluda bir taşın üzerinde yan yana oturuyor ve şaşılacak süratle öğrendikleri dille, Türkçe konuşuyorlar. Yüzlerinde, Konya’yı bir turizm merkezi haline getirenlerin ebediyen anlayamayacakları bir hüzün var. İngiltereli Muhammed, elini, teselli eder gibi İsviçreli Muhammed’in omuzuna koyarak: Kardeşim, diyor, inşallah bir gün buralar da Müslüman olacaktır.
Cahit Zarifoğlu (Bir Değirmendir Bu Dünya)
Yazma işini bıraktım. Esaslı bir adam olsaydım bırakmazdım. Her davranışımın yansında, başka bir heyecana kaptırıyordum kendimi. Heyecan mı? Bak bunu unutmuştum, diye mırıldandım. (Yalnız olunca insan daha rahat davranır: mırıldanır.)
Oğuz Atay (Korkuyu Beklerken)
Çünkü seviyordu ve bunu söylemek istiyordu. Onu dile getirme gereksinimi duyuyordu. Yaşam deneyiminin, aşk sıkıntısının, erotik serüveninin tadını insan olarak çıkarmıştır; ama ardından şair olarak onları şiire dönüştürmüştür. Genel olarak duyumsamayla yazma arasında fazla bir zaman geçememiştir. Bunlar ard arda gelen eylemler olacaktır. Kağıt hala ılık olan sevişme yerinin heyecanını neredeyse hemen karşılayacaktır. Kendinin ve başkalarının duyumsadığını dile getirmek için dünyaya gelmiştir.
Volodia Teitelboim
Televizyon okuma kültürünü yok etmiştir. Halbuki zihinsel gelişim için okuma eyleminin yerini hiçbir eylem tutamaz. Seyirci olmak için hiçbir beceri gerekmez. "Televizyon okuma-yazma kültürünü genişletmez ve pekiştirmez. Tersine, okuma-yazma kültürüne saldırır. Televizyon, herhangi bir şeyin devamıysa eğer, on beşinci yüzyıldaki matbaanın değil, 19. Yüzyılın ortasında telgraf ile fotoğrafın başlattığı geleneğin devamıdır.
Neil Postman (Amusing Ourselves to Death: Public Discourse in the Age of Show Business)
Makineleşme, hâlâ tehlikesini korumaktadır. Makinelerin ortaya çıkmasıyla, düşünen kafalar ilk andan itibaren, yoksulluğun sürmesi için bir neden kalmadığını anlamışlardı. Eğer makineler bilinçli bir şekilde kullanılmış olsalardı, açlık, aşırı çalışma, pislik, bilgisizlik ve hastalıklar birkaç nesilde ortadan kalkabilirdi. Gerçekten de, bu tür amaçlar için kullanılmadığı halde, bir anlamda otomatik bir işleyişle, çoğu zaman paylaştırılması zorunlu bir varlık yaratarak, makineler, on dokuzuncu yüzyıl sonundan yirminci yüzyıl başına rastlayan elli yıl süresince ortalama insanın yaşama düzeyini oldukça yükselttiler. Ancak, zenginliğin toplam yükselişinin, hiyerarşik toplumun parçalanması demek olduğu gözden kaçmıyordu. Herkesin çalışma saatlerinin kısaldığı, yeterli yiyeceğinin olduğu, banyolu ve buzdolaplı bir evde yaşadığı, arabası hatta uçağı olabildiği bir toplumda, eşitsizliğin en belirgin ve en önemli yanlarının silineceği ortadaydı. Bu yaygınlaştığında da, zenginliğin ayırıcı gücü ortadan kalkacaktı. Kuşkusuz, kişisel mülk anlamındaki zenginliğin eşit olarak paylaşıldığı, kudretin ise ayrıcalıklı, sınırlı bir zümrenin elinde olduğu bir toplumu düşlemek olasıydı, ama uygulamada, böyle bir toplumun sarsılması uzun sürmezdi. Çünkü rahat ve geleceğe olan güvence herkese sağlandığı zaman, yoksulluk nedeniyle gelişemeyen insan kitleleri okuma-yazma öğrenerek, kendileri için düşünmeyi başarabilecekler; bu aşamayı geçirdikten sonra, er geç ayrıcalıklı sınıfın gereksizliğini kavrayarak ondan kurtulacaklardı. Uzun dönemde, hiyerarşik toplum, ancak yoksulluk ve bilgisizlik üzere kurulu olduğu sürece var olabilirdi.
Anonymous
Bizim edebiyatımızda olduğu gibi musikimizde de iki akım vardır. Edebiyatımızda aruz vezninde şiir yazma ve aruzsuz, yani parmak vezninde şiir yazma üslûbu vardır. Aruz vezni İran ve Arap etkisinde kalan medrese ve saray şairleri arasında, parmak vezni ise halk şairleri arasında yaygındı.
Hüseyin Akbaş (Özbek Klasik Müziği ve Tarihi)
Öğretmen okulda öğrettiği için mi maaş alır, yoksa maaş aldığı        için mi öğretir? Gazetedeki köşe yazarı yazdığı için mi para alır, yoksa        para aldığı için mi yazar? Bu iki soruda söz konusu olan öğretme        ve yazma davranışı, yukarıdaki sorulara verilen cevaplara göre farklı        değerler alırlar: Maaş aldığı için öğreten öğretmen yerine, öğrettiği        için maaş alan öğretmen üstün tutulur. Ne var ki, gerçekte bu iki insanın        davranışları arasında bir fark yoktur sadece biz davranışları        farklı sıra içinde gördüğümüzden, farklı anlamlar veririz.
Anonymous
Hayat hiç kimsenin yazmasını istemez. Hayat herkesin yataktan sabahları kalktığı, kravat ve takım elbise giydiği, dokuzda başlayıp beşte biten bir işe gittiği, akşam televizyon karşısında karpuz çekirdekleri ayıkladığı ve böyle mutlu olduğuna inandığı bir yaşam sürmesini ister.
Nihan Kaya (Yazma Cesareti)
Memlekette fikir ve vicdan hürriyetine karşı alınmış hükümet tedbirlerinin de, bir nevi yetkilisi ve sorumlusu durumuna düşmüş olan Maarif Nezareti, okul ve eğitim işlerinden çok, kitap sansür etmek, devrin ideolojisine aykırı bulduğu kitapları yurda sokmamak, toplatıp yaktırmak ve genç nesillerin manen uyanmasına, milli ve medeni bir ruhla yetişmesine engel olacak tedbirleri almakla meşguldü. Meşihat da maarif hayatı ve müesseseleri üzerinde müdahalesini gittikçe genişletiyordu. Son yıllarda vazifelendirdiği medrese ulemasından müfettişler, dini inançlara aykırı tedris ve telkinlerin yapılıp yapılmadığını anlamak üzere, Mülkiye'nin sınıflarına, idadilerin fizik, kimya ve tabiat derslerine bile girip çıkmaya başlamışlardı. Tarih dersi ilkokullardan kaldırılmış, öteki okullarda da adeta dondurulmuştu.” İşte Şemsi Efendi, bu şartlar altında ve bu şartlara karşı olarak açtı okulunu. Öteden beri kullanılan ezberci sistemi bırakarak “Usul-i Cedide” denilen yeni sistemle okuma yazma öğretmeye başladı. Eski sistemle hiç arapça bilmeyen öğrenciye, anlamını bilmeden hece hece kelime ezberletilirdi. Öğretimde esas olan, zekaya değil, hafızaya yönelmekti. İsmail Eren, bir makalesinde, eski ve yeni sistemi şöyle karşılaştırmış: “Bir zamanlar ders okumak, anlamadan yüzlerce sahifeleri papağan gibi ezberlemek demekti. Eski zamanlarda pek faydalı olan medreseler gittikçe bozulmuştu. Medreselerde okunan matematik, ilahiyat ve fizik dersleri yavaş yavaş ortadan kalkmıştı. Bütün bunların yerine de, kuru ve usulsüz surette okunan iki ders kalmıştı. Din ilimleri ve Arapça. Üstelik Arapça öğretimi de oldukça ağırdı, bir kelime bilmeyen talebeye ders başlar başlamaz 'nasara, yansuru' diye bir kelime öğretmeye kalkışılırdı. Daha kelimelerin manasını bilmeyen zavallı talebe de bunları duyduğu gibi beller, sanki bununla bir şey öğrenmiş olurdu ve artık bundan sonra bütün arapça diliyle yazılmış kitaplardan okuyup, anlamaksızın, ezberlemekle değerli gençlik harap edilirdi. Hele kendi dilimize kimsenin önem verdiği yoktu. Okutmaya tenezzül etmezlerdi. Türkçe, medreselerde bilinmez, hükümet kalemlerinde öğrenilirdi. Bu yüzden herkes milli dilden yüz çevirmiş, arapçaya bağlanmıştı. Gittikçe okumuşlarla halkın arası açılıyor, bu iki sınıf halk birbirini anlayamaz bir hale geliyordu. Bu acı ve müessif hal, nihayet bir önemli inkilap ile değişti ki, o inkilap da “Yeni Öğretim Usulü'nün vaz-ı olayıdır.' Yeni usul, eski anlamaksızın ezberlemek kaidesinin tamamiyle zıddıdır. Şimdi hemen her mektepte cereyana başlayan bu usulün ruhu, talebeye her şeyin sebebini teferruatiyle anlatmak, hafızaya değil zekaya hitap etmektir. Hiç bir vakit anlaşılmamış bir nokta bırakmamak istenilir. Talebe okuduğunu anlamalı ve ona ruhen kani olmalıdır. Böyle olursa alınan malumat zihinde bir kanaat kuvvetiyle yerleşir ve artık bir daha çıkmaz. Halbuki ezberlenen, fakat anlaşılmayan bir şey zaman geçtikçe unutulur. İşte eski usule nispetle bu kadar üstünlüğe sahip olan yeni usulün Selanik'te ilk kurucusu olan zat, muhterem üstad Şemsi Efendi Hazretleri'dir. Bu muhterem zat, Selanik eğitim hayatının mücessem bir tarihidir. Rüşdiyeyi bitirdiği günden bugüne kadar bütün mesaisini eğitim hizmetine hasretmiştir.
Azmi Koçak (Atatürk'ün İlk Öğretmeni Şemsi Efendi)
Tonguç demokrasiyi “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olan, öbürü de kolayı, oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklik ister. Bu zor ama gerçek demokrasidir. İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha...” sözleriyle tanımlamaktadır.
Ahmet Özgür Türen (Köy Enstitüleri Dosyası/ Türk Rönesansı)
Ben de Türk'üm ve bununla iftihar ederim, ama bazı geriliklerimiz ve saplantılarımız olduğunu da itiraf etmek gereğine inanırım. Türkiye'de yazma okuma oranı % 70'lere çıktı, ama okuduğunu anlayan insan yüzdemiz herhalde bunun çok altındadır.
Muhsin Batur (Anılar ve Görüşler: Üç Dönemin Perde Arkası)
Fikret, Sultani'ye müdür olduktan sonra.....Şehirdeki gezintilerde tarihi mekanlar, müzeler, sınai ve teknik kurumları ziyaret ettirerek talebelerin kültürel gelişimini hızlandırmaya çalışıyordu. Bir mektep kütüphanesi kurmak için çalışmaya başlamıştı, ama talebeleri sınıflarına mahsus kütüphaneler kurmaları için de teşvik ediyordu; bunun için güzel, camekanlı ve çok kullanışlı kitap dolapları yaptırmış, bu dolapları mütalaahanelerde değerli ve cazip kitaplarla bezeyerek gençlerin ilgisini çekmeye çalışmıştı. Sınıf cemiyetleri kurdurarak talebeyi serbest hitabet ve münakaşaya yönlendirmiş, okuma ve yazma heveslerini artırmak maksadıyla da bir mecmua çıkarmalarını tavsiye ederek Tiraje'nin neşrini sağlamıştı. Talebeleri eskiden olduğu gibi isteksiz ve şuursuz itaat yerine "ihtiyari intizam ve tesanüde, karşılıklı riayet ve müzaherete alıştırmak" istiyor, bu arada hemen hepsinin mizaç, heves, kabiliyet ve sağlıkları hakkında hem mektep hem de aileler için çok değerli veriler topluyordu. Öte yandan yeni talebenin yaş ve tahsil farklarından ileri gelen dilbilgisi noksanlarını gidermek için lisan dersi saatlerinin sayısını artırmış, Türkçe ve Fransızca öğretim beraberliğini sağlamak amacıyla da hazırlık sınıfları açmıştı. Ne yönetim tarzına ne eğitim, öğretim, disiplin ve imtihanla ilgili meselelere kimseyi karıştırmıştı; "hatır, gönül, tavsiye, iltimas himaye, nüfuz müdahaleleri"ne kararlı bir şekilde karşı çıkmış, daima ve yalnız iktidar, ehliyet ve liyakate bakmıştı. s.393
Beşir Ayvazoğlu (Fikret (Kendi Cevvim, Kendi Eflâkimde Kendim Tâirim))
(Isabel Allende) Allende'nin yolculukları, konferans davetlerini, söyleşileri ve vaktini alacak diğer şeyleri reddettiği bu inziva süreci ilk taslak tamamlanıncaya kadar devam eder; ondan sonra zaman konusundaki katılığı azalır, yine de hafta sonları dahil her sabah yazar; kalktıktan kısa bir süre sonra başlayan yazma süreci öğlene kadar devam eder. 'Ben sabahçıyım' diyor Allende. 'Sabah altıda, bazen daha da erken kalkarım...köpeğimle oyalanırken kahvemi içerim, sonra kimse beni görmeyecek bile olsa dışarıya çıkacakmış gibi giyinirim, makyajımı yaparım, yüksek topuklu ayakkabılarımı giyerim-bunlar beni gündüze uygun bir ruh haline sokar. Pijamalarımı çıkarmazsam hiçbir şey yapamam.' (s.214)
Mason Currey (Daily Rituals: Women at Work)
(Janet Frame) ...Her günkü yazma sürecini bir deftere not alma alışkanlığının da faydası oldu. Bu deftere bir sütuna tarihi, diğerine yazmayı umduğu sayfa sayısını, bir sonrakine gerçekte yazdığı sayfa sayısını, sonuncu sütuna da 'Mazaretleri' yazıyordu. Kariyerinin daha sonraki dönemlerinde son sütunu kaldırıp onun yerine 'Boşa Geçen Günleri' takip etti-zira, kendisinin yazdığı üzere,'Bildiğim mazaretleri kendi kendime teşhis etmeye ihtiyacım kalmamıştı.' (s.253)
Mason Currey (Daily Rituals: Women at Work)
Hiç kimseye kendi hikâyeni yazma hakkını verme, senin için çok güzel bir hikâye yazacaklarını bilsen bile! Başkalarının senin için yazdığı hikâye senin değil başkalarının hikâyesi olur!
Mehmet Murat ildan
Evet, hayat bir hikâye yazma yeridir ve sıradan bir hikâye yazmak da kolaydır ama herkesin hayranlık duyduğu güzel ve sıra dışı bir hikâye yazmak zordur!
Mehmet Murat ildan
Hayata Uygula: Bir Hikaye Uydur İçindeki masalcıyı serbest bırakma zamanı. Haydi, biraz hikaye yazma egzersizi yapalım. Bir dergi aç; sayfalara göz at ve ilginç görünen on resim ve on kelime seç. Bitirdiğinde resimleri ve kelimeleri rastgele bir sıraya koy; akılci bir plan yapmadan, hissederek sıralamaya çalış. Bu bitince kağıt-kalem al, saati on beş dakikaya kur, bu kelimeler ve resimlerden ilhamla yazmaya çalış. Yaratıcılığını kutla; önemli olan, ortaya çıkan son ürün değil, on beş dakikalığına yaratıcı beynine kafesinden çıkması için izin vermem. Bu uygulama yaşantında farklı sonuçlar doğuracak. Yaratıcı beynini ne kadar çok çalıştırırsan sana o kadar çok rehber olur.
Judith Malika Liberman (Masallarla Yola Çık)
Muazzam başeserler yazmaya mı çalışmalıyız; yoksa söylenmesi gereken şeyi ikna edici bir şekilde söyle- yen, eli yüzü düzgün, açık ve anlaşılır bir üslubu hedeflesek mi daha iyi olur? Bilimin, üslup konusunda iddialı olan başeserle- re ihtiyacı var midır? Biraz daha yakından bakarsak bu hevesin gösteriş merakından başka bir şey olmadığını görürüz. - s170
Howard S. Becker (Writing for Social Scientists: How to Start and Finish Your Thesis, Book, or Article (Chicago Guides to Writing, Editing, and Publishing))
815 yılında, yani Avrupa’nın daha okuma yazma nadir bilmediği bir devirde, Halife Memun’un Bağdat’ta içinde bir milyon kitap bulunan Beytü’l-Hikme/Bilgelik Evi’ni kurar.
Roger Garaudy (Gelecegimizde İslam Var)
İnsanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. Bir daha ondan geriye dönemez. Onu giyinir. Kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramofon, bir Acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. Sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. Hele kütle halinde, asla. Bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?
Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur)
Masanın üstündeki kitaplara saldırdı ve ilgili bulduğu ilk kitabı önsözünden yüksek sesle okumaya başladı. Anlamadığı cümlelerde durarak, benden açıklamalar istedi. Doğrusu, sadece bir öğrenci, hem de derslere ilgisiz bir öğrenci olduğum için, ona yararlı açıklamalarda bulunamadım. Birden kızarak kitabı kapadı: ‘Tanrım! Hep önsözlerde kalıyorum!’ Durmadan yakınırdı: ‘Biraz daha ilerleyebilsem, hiç olmazsa ‘Giriş’e kadar gelebilsem!’ Ellerime sarılırdı: ‘Bana yardım edin dostum! Bütün kitapların neden yazıldığını, yazanların kimlere teşekkür borçlu olduğunu, bu kitabı yazma düşüncesinin onlara na-sıl geldiğini, bu kitabın ne gibi bir boşluğu dolduracağını, hepsini biliyorum. Sonra ne oluyor? Anlatın bana.
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
Luke, azamet ve masumiyetle ifade ettiği şekilde "sürgünde" geçen bir kitap yazma niyetiyle Paris'e geldiğinde yirmi altı yaşındaydı (Scott Fitzhgerald'a göre " bir erkek için hoş bir yaş").
Geoff Dyer (Paris Trance)
Life is a book, we write a new page every day.
Arif Güncan