Ya Ali Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Ya Ali. Here they are! All 24 of them:

Maybe that's what living is--recognizing the marvels and oddities around you.
S.K. Ali (Love from A to Z (A Coming-of-Age Romance))
Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım... Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir...
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
Never, ever quake in the face of hate, Zayneb.
S.K. Ali (Love from A to Z (A Coming-of-Age Romance))
ona göre binlerce kişi, ayrı ayrı yerlerde birbirinden habersiz binlerce duruşu tekrarlıyordu böyle, binlerce duruşu bedenlerini köprü kılarak geleceğe taşıyordu. aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar; tekrarın tekrarlananın örtüsü olduğunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.
Hasan Ali Toptaş (Gölgesizler)
I miss kissing you. I dream about it, Aly, and I'm at the point where I might just go insane if I can't do it again.
Rachel Harris (The Fine Art of Pretending (The Fine Art of Pretending, #1))
Sesle iletilebilecek ne kadar duygu varsa, anında sessizliğin diline çeviriyorduk bu yüzden, duruşun diline ya da bakışın, kıpırdanışın, nefes alıp verişin, irkilişin diline.
Hasan Ali Toptaş (Ölü Zaman Gezginleri)
But it's not smooth sailing" "Life isn't?
S.K. Ali (Love from A to Z (A Coming-of-Age Romance))
Zaten, bir zamanlar bana ak sakallı meşenin anlattığına göre, adına savaş denen şey, yeryüzünün herhangi bir noktasında başlayıp herhangi bir noktasında bitmezdi. Her şey gibi, o da insanda başlayıp insanda biterdi. Bu yüzden, cepheler falanca dağda ya da falanca ovada değildi. Cepheler, bütün acımasızlıklarıyla insanoğlunun içindeydi. Toprağı titrete titrete yürüyen tanklar, art arda gümbürdeyen toplar ve durup dinlenmeden kurşun kusan tüfekler insanoğlunun içindeydi. Hatta, henüz icat edilmemiş silahlar da insanoğlunun içindeydi. Yani, insan bir savaş alanıydı. Ceket, gömlek, pantolon ya da etek giymiş, kravat takmış, tıraş olmuş, kokular sürmüş bir savaş alanı. Gülümseyen bir savaş alanı. Öpen hatta, okşayan, konuşan, susan, çiçekler alıp çiçekler veren bir savaş alanı... Peki, bir barış bahçesi olamaz mıydı aynı insan? Şöyle, güllerin kuş cıvıltılarına, kuş cıvıltılarının güllere karıştığı, mutlu yüzlerle dolu rengârenk bir barış bahçesi?
Hasan Ali Toptaş (Ben Bir Gürgen Dalıyım)
Go on,” Ali told me. “Get dressed. Make your bed. And for heaven’s sakes, Bryn, brush your hair. You’re starting to look like a cavegirl.” “Bryn want kill dinosaur,” I said, pantomiming what I thought passed for a decent dinosaur-killing motion. For the first time in weeks, Ali laughed. “Go on. And if you’re very good, Ali show Bryn big heaping secret. Fiiiiiirrrre. Make tasty warm dinosaur meat.” I snorted. “Dork.” “Right back at ya, kiddo.
Jennifer Lynn Barnes (Raised by Wolves (Raised by Wolves, #1))
I didn't want to go to hell, but even the idea of reclaining my halo scared me because it would mean leaving Aly.
Terri Clark (Hollyweird)
ben sensizliği yalnızlık sanmıştım her keresinde. (yalnızlık bende bensizlikti oysa; ya da bende birçok ben.)
Hasan Ali Toptaş (Yalnızlıklar)
Aly smiles nervously. "So where you taking me?" By the grace of God, I choke down the response I'd like to give - back to my room - and force a nice, lighthearted smile as I back out of her long driveway. "All will be revealed in time.
Rachel Harris (The Fine Art of Pretending (The Fine Art of Pretending, #1))
Hayat beni sıkıyor..." dedi. "Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar... Hele kızlar... Hepsi beni sıkıyor... Hem de kusturacak kadar..." Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti: "Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!... Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında. Bu bile biraz palavralı bir rakam. Gecen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt etmeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatin bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akillimizin kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir suru bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları seklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç is bir insani nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bizde ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adi unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak yahut üç bin sene sonra kolsuz bacaksız, bir müzede teshir edilsin diye ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akilli isi gibi gelmiyor." Sesine mühim bir eda vererek ağır ağır mırıldandı: "Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek is vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakla kullanmış oluruz. Ben ne diye bu isi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh.
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
I find my room claustrophobic. It is small, but that's not what I mean. It's claustrophobic because I feel like I've been trapped here for so long, this floor forming the centre stage from where my life story is playing out.
Ali Pantony (Almost Adults)
Doğup büyüdüğü yere ait değil insan... Acı çektiği ya da çok mutlu olduğu yere de ait değil... İnsan, olmak isteyip de olamadığı yere ait... Şey gibi bir his işte bu; çok, çok susamak gibi... Siz anlamazsınız bu hissi, bir tek o anlar...
Ali Lidar (Tesirsiz Parçalar)
Izdržljivost? To je kad mi je gadno, teško, kada nije onako kako bih hteo, ali moram, i onda mogu. I samo da izdržim, ništa drugo. I onda radim sklekove, trbušnjake, cupkam na tabanima, grickam šibice, pljuckam ih u dalj, obaram rekorde. Nekako se nauče te stvari, vežbe ya izdržavanje. Kao u zatvoru, učionici, bolnici, bilo gde. Gledaš u zid, proučavaš mu reljef. Šibaj dalje, Jakobe.
Srđan Valjarević
İkimiz de aynı şehirdeyiz ve birbirimize varmamız için yarım saatten daha az bir zaman yeter.Buna rağmen o orada ben buradayım.Neden ? sebep yok...Ben burada ne yapıyorum ?Kendimi ve etrafımdakileri sıkmaktan başka ne işim var ?Onun da orada pek lüzumlu şeylerle uğraşmadığı muhakkak.Böyle bir günde oturup piyanoya çalışacak değil ya...Dünyada şimdi onunla yanyana bulunmamız kadar mantıksız ve lüzumsuz ne vardır acaba ?Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş,ala!Fakat tesadüfün de kendine göre bir mantığı olmalı değil mi ya ?
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
I'm thinking the only way to show I've really changed is for that guy to be Justin." My foot hits the brake, and I swerve to avoid hitting the curb. Waving a hand at the pissed-off driver behind me, I shake my head and clutch the wheel with both fists. "Aly, you can do a hell of a lot better than Justin." Her voice pitches in confusion. "But I thought Justin was your friend." "He is." I take a breath and change lanes. "Which is how I know you can do a lot better.
Rachel Harris (The Fine Art of Pretending (The Fine Art of Pretending, #1))
Bu akraba meselesi içinden çıkılmaz bir şeydir. Bazen için kopar dışın bağlı kalır mesela, bazen de için bağlı kalır ama dışın kopar. Ekseriyetle insanı muallâkta bırakan bir acayip haldir yani. Ayrıca, hiç kuşkusuz, bir insanın ne kadar çok akrabası varsa o kadar çok ölüm görecek ve o kadar çok acı çekecek demektir. Bazı akrabalara da yokluğunda kavuşulur ne yazık ki. Evet, hayatın oynadığı oyunlar yüzünden bazen öyle olur. Ya da, insanı ihmalkâr kılan hayatın gürültüsü yüzünden.
Hasan Ali Toptaş (Heba)
Besa -pensó Olive- como un hombre muerto de hambre." Como si llevara esperando esto todo ese tiempo. Conteniéndose. Como si la posibilidad de que ambos hicieran algo así ya se le hubiera pasado por la cabeza en el pasado, pero la hubiese apartado, la hubiese ocultado en un lugar profundo y oscuro donde se había convertido en algo temible y fuera de control.
Ali Hazelwood (The Love Hypothesis)
Bana öyle geliyor ki,hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır,o da ölmek.Bak,bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam birşey yapmakta kullanmış oluruz.Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya,müthiş bir gevşeklik içindeyim.Üşeniyorum.Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum.
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
Ansızın büyüyor çocuklar. Daha bir kediyi görmeden savaşın görüntülerini izliyorlar ekranlardan. Kuş seslerinden önce bir bilgisayar oyununun görüntülerini tutuyoruz kulaklarına; parfümün kokusu, sabundan önce geliyor. Bu küçük bedenlerin içinde peyda ettiğimiz hormonlu hafızanın bir gün nasıl felakete yol açacağını düşünmeden, gururla, "artık her şeyi biliyor çocuklar" diyoruz. Alelade müziklerin, ölüm sahnelerinin, çıplak görüntülerin, hırçınlığın ve telaşın boca edildiği küçük kelepir evlerde, bu her şeyi bilen insan yavrularının aklı karanlık bir ormana dönüyor oysa. Bir gün onları kendi bedenleriyle hayatın içerisine bıraktığımızda, izledikleri filmlerin korkularına benzer bir korku, oynadıkları elektronik oyunların heyecanına benzer bir heyecan bulamadıkları için, bu tekdüze dünyadan öç almayı deneyecekler. Ya fazlasıyla içlerine kapanarak yapacaklar bunu, ya fazlasıyla saldırganlaşarak. Adını çocukluk koyduğumuz o büyük uygarlık, büyüklerin sorumsuz zevkleri tarafından işgal edildikçe, soyumuz daha bir vandallaşacak...
Ali Ayçil (Kovulmuşların Evi)
Pulling to a stop in front of Aly’s house, I take a deep breath. With a flick of my wrist, I cut the engine and listen to the silence. I’ve sat in this exact spot more times than I can count. In many ways, Aly’s house is like my sanctuary. A place I go when my own home feels like a graveyard. I glance up at the bedroom window of the girl who knows me better than anyone, the only person I let see me cry after Dad died. I won’t let this experiment take that or her away from me. Tonight, I’m going to prove that Aly and I can go back to our normal, easy friendship. Throwing open my door, I trudge up her sidewalk, plant my feet outside her front door, and ring the bell. “Coming!” I step back and see Aly stick her head out of her second-story window. “No problem,” I call back up. “Take your time.” More time to get my head on straight. Aly disappears behind a film of yellow curtain, and I turn to look out at the quiet neighborhood. Up and down the street, the lights blink on, filling the air with a low hum that matches the thrumming of my nerves. Across the street, old Mr. Lawson sits at his usual perch under a gigantic American flag, drinking beer and mumbling to himself. Two little girls ride their bikes around the cul-de-sac, smiling and waving. Just a normal, run-of-the-mill Friday night. Except not. I thrust my hands into my pockets, jiggling the loose change from my Taco Bell run earlier tonight, and grab my pack of Trident. I toss a stick into my mouth and chew furiously. Supposedly, the smell of peppermint can calm your nerves. I grab a second stick and shove it in, too. With the clacking sound of Aly’s shoes approaching the door behind me, I remind myself again about tonight’s mission. All I need is focus. I take another deep breath for good measure and rock back on my heels, ready to greet my best friend. She opens the door, wearing a black dress molded to her skin, and I let the air out in one big huff.
Rachel Harris (The Fine Art of Pretending (The Fine Art of Pretending, #1))
Sonra, Motel Rom’un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen, şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına bile varmadan ben yaratmışım bu serabı… Hatta, işi gücü bırakıp günden güne onu büyütmüş, parıltılarını bakışlarımla beslemiş ,her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızımı alamayıp Alaaddin diye adlandırmış ve işte bütün bunların sonucunda da, uğruna deli divane olunacak, göz kamaştırıcı bir hale getirmişim. Bu, insanoğlunun baştan beri kurtulamadığı ve sonsuza dek de asla kurtulamayacağı, tuhaf bir yazgıymış zaten, önce ne yapıp edip binbir güçlükle, kıvrana kıvrana yaratır, sonra yaratma sevinci gibi gözüken hazin bir teslimiyetle yarattığının kulu kölesi olur, ardından da ille onu ellerimin arasında tutacağım, ya da içinden bir daha, bir daha doğacağım diye, kendini hırpalıya hırpalıya helak olur gidermiş…İşte ben de öyleymişim şimdi;elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabi… Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa… Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış… Hem de, kimi zaman kılık değiştirip kendini başka bir şeymiş gibi kabul ettirerek, kimi zaman da bir el hareketinin nedensizliğine, bir bakışın bulanıklığına, bir iç çekişin derinliğine ya da bir soluk alıp verişin alışılmışlığına gizlenip kalırmış… Bu yüzden, olsa olsa bu arayışın sonunda ben, eğer tat alma kapılarımın hepsi ardına kadar açıksa, ancak arayış boyunca çekeceğim zevkli bir ıstırabın damaklarımda kalan tadını bulabilirmişim. Ama olsunmuş; gene de bir an bile yılmadan, aramayı hep sürdürmeliymişim. Herkesin nicedir aramayı unuttuğu bir şeyi, farkına bile varmadan herkes adına arıyor olabilirmişim çünkü… Bakılmasınmış benim böyle Alaaddin, Alaaddin deyip durduğuma; bu Alaaddin, pekala hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilir,
Hasan Ali Toptaş