Kez Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Kez. Here they are! All 188 of them:

İnsan çoğu kez her şeyin son bulduğu duygusuna kapılıyor,oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil bir insan ömrü.
Tezer Özlü (Yaşamın Ucuna Yolculuk)
Let the Kez come,” Tamas roared. “Let them send their greatest generals after us. Let them stack the odds against us. Let them come upon us with all their fury, because these hounds at our heels will soon know we are lions!
Brian McClellan (The Crimson Campaign (Powder Mage, #2))
Okumanın ayrılmak, içeriye çekilmek olduğunu söylememiş miydim, eminim en az bir kez söylemişimdir. Bütün evren kenarda durur, okurken. Bir kitabın sayfaları arasına daldığınızda, ötekiler, sesleri ve sözleriyle kaybolurlar. Aydınlık, ılıman, korunaklı bir diyardasınızdır; karanlık, sert, ürkütücü bir yazının harfleri gözünüzün önünden akıyor olsa bile. Ondandır, ışığı söndürüp başınızı yastığa koyduğunuzda, sizi kuşatan gerçek dünyanın yerini daha gerçek bir dünyanın alacağını bilirsiniz. Böyle okumamışsanız hiç, siz henüz yaşamamışsınız demektir.
Enis Batur (Kitap Evi)
...ve gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir." Bunun üzerine Ölüm, bin yıllardan sonra ilk kez yutkundu
İhsan Oktay Anar (Efrâsiyâb'ın Hikâyeleri)
Bir kez okumayı öğrendikten sonra sonsuza dek özgür olacaksınız.
Frederick Douglass
At cambazı olması istenmeyen bir kız hemen ata bindirilir, ama at cambazı olsun diye baştan atılan bir kez asla ata bindirilmez.
Sevgi Soysal (Tante Rosa)
Sen yalnızca bak bana.. Yalnızca bir kez dokun… O ellerin bir kez, usulca temas etsin tenime… Ben mutluluktan ölürüm Ela’m.
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
O günlerde kimbilir kaçıncı kez bir kadınla yeniden buluşmak, yeniden o çok ince çizgiyi çizmek ve bu oyunu bozmadan sürdürebilmek için direniyordum.
Kürşat Başar (Konuştuğumuz Gibi Uzaklara)
Senin eşsizliğin, bulunmazlığın üzerine ne söylesem eksik kalır. Sadelikten korkmayan bir kadınsın bir kere. O köprünün altında vb. satılan balık-ekmekten alıp yemek istemen beni en çok gönendiren şeylerden biri. Sana ondan almak istemeyimişimin tek nedeni midenin sağlığını düşündüğümdendir. Bunu kaç kez söyledim de sana. Adapazarı'ndaki kızla -neydi adı onun?- çektirdiğin fotoğrafta senin bütün hayat tavrın gizli. En gösterişsiz koşullarda da sen, o koşullardan hiç utanmadan, hiç yüksünmeden, bir ayağını gözüpek bir rahatlıkla ileri atabilirsin. Beni nasıl savunursun sonra. Birisi bana çok şişmanladığımı söylemişti de, hemen saldırıya geçmiş, şişman olmadığımı ileri sürmüştün. Oysa pekala fazla okkalanmıştım o günler. Sen busun işte. Sevdiğini her durumda savunursun, onun kusurlarını görmezsin. Ne sevgilisin sen.
Cemal Süreya (On Üç Günün Mektupları ve 1967-1978 Mektupları)
Bırakalım bu kez ölüyü ölü gömsün Bay Finch... bırakın ölüyü ölüler gömsün.
Harper Lee (To Kill a Mockingbird)
Kendinize ait parçalar vardır, sayısız parçalar, bunları bir kez feda ederseniz bir daha asla yerine koyamazsınız.
Lisa Gardner (Live to Tell (Detective D.D. Warren, #4))
Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.
Ece Temelkuran (Düğümlere Üfleyen Kadınlar)
Alçakgönüllü görünmek kadar aldatıcı hiçbir şey olamaz. Aslında bu ya dikkatsizlik ve umursamazlıktır ya da kimi kez gizli övünmedir.
Jane Austen (Pride and Prejudice)
Aşağıda olanların yükseklerdedir gözü; Merdiven çıkanın yukarıya çevriktir yüzü; Ama son basamağa ulaştı mı bir kez Merdivene çevirir sırtını, bulutlara bakar, Hor görüp birer birer basıp çıktığı basamakları.
William Shakespeare (Julius Caesar)
Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını Bir bir denemişim bütün kelimeleri Yeni sözler buldum seni görmeyeli Kuliste yarasını saran soytarı gibi Seni görmeyeli Kasketim eğip üstüne acılarımın Sen yüzüne sürgün olduğum kadın Kardeşim olan gözlerini unutmadım Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat Sen tutar kendini incecik sevdirirdin Bir umuttum bir misillemeydin yalnızlığa Şanssızım diyemem kendi payıma Hain bir aşk bu kökü dışarda Olur böyle şeyler ara sıra Olur ara sıra
Cemal Süreya
İnsan bir kez kendine karşı olmaya başladı mı, başka herkesin de karşı olduğunu düşünür.
Paul Auster (Leviathan)
Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, Tanrı aşkına; özellikle de, hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa?
J.D. Salinger (The Catcher in the Rye)
…mutluluk hayatta iki kez elde edilmez…
Edgar Allan Poe (Morella)
(...) Çünkü ortalama yeteneklerle doğan birisi için kendinden çok daha yetenekli insanlarla yaşamanın çoğu kez kendi gelişimini engelleyen bir etken olduğunu gözledim. (...)
Buket Uzuner (Kumral Ada Mavi Tuna)
onsuz yapamayacağın bir şeyi kenara bırakmayı bir kez başardığında, bir başka şey olmadan da yapabildiğini, sonra bir başka şeyden de sıyrılabildiğini göreceksin.
Italo Calvino (If on a Winter's Night a Traveler)
You know,” Taniel said, “we could have kept firing after they sounded the retreat. Would have wiped out thousands on the mountainside. The Kez did that to us in Fatrasta a few times.” Gavril snorted angrily. “War has to have some decorum. Otherwise it’s back to the Bleakening for all of us, and Kresimir be damned.
Brian McClellan (Promise of Blood (Powder Mage, #1))
İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da,savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın.
İhsan Oktay Anar (Amat)
Bir hafta sonra oğul yanında garip bir hayvanla eve çıkageldi. Tüylü, uzun kuyruklu, sakallı, insan misali bir mahluktu bu. Hatta babası, oğlunun yanındaki hayvanı ilk kez görünce onu bir tür insan sanmış, ne olur ne olmaz sakalına hürmeten yerinden şöyle bir doğrulur gibi olmuştu.
İhsan Oktay Anar (Puslu Kıtalar Atlası)
Sarp” diye inledi bir nefes arasında, “Seni seviyorum. Senden başka kimsem yok. Her şeyim sensin… Aşkım, arkadaşım, annem, babam… Tek ailem sensin Sarp. Benim senden baka gideceğim başka bir yol yok.” “Benim var mı sanıyorsun? Bir kez ortak olmuşken soluğuna, sensiz bir nefes var mı bana?
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
çünkü her kambur biraz şair bir ailedendir toparlarsak kendi kendinin çırağı da olabilir ölü sözcüklere ve çocuklara can vermek için hangi marş iki kez çalınırsa yeryüzünde unutmayın hem usta hem çırak bir kambur içindir
Ece Ayhan
Ama bugünü, dünü unutmak için yaşamak hiçbir halta yaramadı. Aksine... Unutulması gerekip de unutulmayanlar, katlana katlana çoğaldı. Meğer önce yarını unutmak gerekiyormuş... Her doğanın yeni bir güneş olduğuna inanacak kadar unutmak... Her güneşi ilk ve son kez gördüğüne emin olacak kadar unutmak. ‘Bugünkü biraz daha geniş sanki!’ ya da ‘Dünkü güneş daha ovaldi, değil mi?’ diyecek kadar unutmak... Her günü ilk kez yaşıyormuş gibi hissedecek kadar unutmak gerekiyormuş... Ve de bağırmak: ‘Hangi dinde deja vu yok, ben ona inanacağım!’ Ve de susmak: Nerede diriliş yok, ben orada olacağım.
Hakan Günday (Daha)
Bir başkasının varlığıyla teselli olabiliriz gerçekten; ama tesellimizde bu insanın sadece vasıta olduğunu, kendi kendimizi teselli edenin yine kendimiz olduğunu çoğu kez fark edemeyiz. Dünyada hiçbir şey yoktur ki kendimizden ayrı olmasın.
Nihan Kaya (İyi Toplum Yoktur: Günlük Hayatta Toplumun Bireyi İstismar Biçimleri)
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye. "Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz. Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur. Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı. Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar. Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir. Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı... Sırtında bir acı ile uyanır.... Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
Friedrich Nietzsche
İnek, bir mutluluğu unutup bir başkasını bulabileceğini ve eziyet çekmeyi bırakıp yeniden yaşayabileceğini anlamıyordu. Bulanık aklı kendisini kandırmasına yardımcı olacak güce sahip değildi: Yüreğine ya da duygularına bir kez sızan şey ne bastırılır, ne de unutulurdu.
Andrei Platonov (Dönüş)
No, Kez, don’t pour sugar on a pile of shit and call it breakfast.
Rachel Caine (Wolfhunter River (Stillhouse Lake, #3))
İnsan yüreği ancak belli bir miktar umutsuzluk barındırabilir. Sünger bir kez emeceğini emdi mi, üstünden deniz geçse oraya fazladan bir damla su bile sokamaz.
Victor Hugo (The Hunchback of Notre Dame)
Maneviyat,beden sağlıklı olduğu sürece onun kibri ve zevkidir,ama hastalanır hastalanmaz ya da işler kötüye gittiğinde bu kez de derhal o bedenden kaçış kurtulma isteğidir.
Louis-Ferdinand Céline (Journey to the End of the Night)
Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
Tekrarların uğultusu içinde sadece tek bir kez gerçekleşen bir tek şey vardır." ölüm
Jean-Christophe Grangé
ama asıl son kez yattığımda bilinecek değerim: ağaçlar dokunabilir o zaman, bana ayıracak zamanları olur çiçeklerin.
Sylvia Plath (Crossing the Water: Sylvia Plath's Triumphant Poetry Collection Exploring Tensions Between Desire and Duty)
Oyalanma artık. Bir kez koymuşsun aklına gitmeyi, çık git!" Küçük Prens’in kendisini ağlarken görmesini istemiyordu. Çok gururlu bir çiçekti...
Antoine de Saint-Exupéry (The Little Prince)
Bir ilişkide denge bir kez kaybolduğunda kendi kendini yeniden kuracağı umuduyla tekrar etkinleştiren ve kendi kendini düzelten bir mekanizma yoktu.
Ronan Hession (Panenka)
Ellerinin altındaki çıplaklığın bir kez daha farkına vardığında, tıpkı gecenin başında ilk gördüğü anda olduğu gibi homurdandı. “Bu elbiseyi bana neden bir türlü göstermediğini tahmin etmem gerekirdi. Bir kez daha söylüyorum, bunun sırtı yok, Mira.” Kıkırdayarak başını adamın omzundan kaldırdı. “Sorun çıkarma, Yağız. Beğendiğini gözlerinde görebiliyorum.” Ateş saçan bakışlarını kadının kusursuz güzellikteki yüzünde, dalga dalga omuzlarından aşağıya uzanan saçlarında gezdirirken, inatla kıvrılan o dudakları öpücüklere boğmayı arzuluyordu.
Burcu Büyükyıldız (Çilek Mevsimi (Aşkın Renkleri #1))
...Ve bütün gün yaptığım, her gün, sonunda bir gün biriyle karşılaşacağımı hayal edip durmak. Ah, bir bilseydiniz, bu şekilde kaç kez aşık olduğumu!..' 'Ama nasıl olur, peki kime?' 'Birine değil, bir ideale, hayal ettiğim kişiye. Hayallerde başlı başına romanlar yaratıyorum.
Fyodor Dostoevsky (Beyaz Geceler)
I pretended I was a Kez colonel pretending to be an Adran colonel,” Olem said. “It was disturbingly easy.” “They didn’t ask for papers or proof?” “In this rain?” Olem gestured at the downpour. “You don’t understand an enlisted man, sir. Nobody asks for bloody papers in this kind of weather.
Brian McClellan (The Crimson Campaign (Powder Mage, #2))
Sahi mi?'' Dudakları kıvrıldığında, bu kez hiç de eğlenmediği anlaşılıyordu. ''Hala her yerinde izimi taşıyorsun.'' Elena ellerini sıvazladı. Lanet olası sim, yapışşmış gibi görünüyordu. ''Yıkanınca geçer.'' ''Belki.'' ''Dua et de geçsin. Karanlıkta pırıltılar saçan bir avcı hiçbir işine yaramaz.'' Raphael'in gözlerinde fazlasıyla erkeksi bir kıvılcım çaktı. ''İstersen yalayabilirim.
Nalini Singh (Angels' Blood (Guild Hunter, #1))
İşin daha kötüsü bir önceki gün ve zaten fazlasıyla uzun süredir yaptıklarınızın aynısını ertesi gün yapacak gücü nereden bulacağınızı bilememektir, bu ahmakça girişimler için, bu asla bir sonuca ulaşmayan binbir tasarı için, yıkıcı zorunluluktan kurtulma denemeleri için, her seferinde çuvallayan o denemeler için gerekli gücü nereden bulacağınızı, kaldı ki bunların hepsi de yalnızca kaderin karşı konulmaz olduğuna, duvarın dibine düşmek gerektiğine kendinizi bir kez daha ikna etmenize yarayacaktır, her akşam, her seferinde daha eğreti, daha galiz olan bu ertesi günün kabusunu yaşayarak.
Louis-Ferdinand Céline (Journey to the End of the Night)
İşte kadınların zekaları böylece,kendilerini seven erkeklerden kalma tortulardan ileri gelir,tıpkı bunun gibi erkeklerin zevkinde de,yaşamlarından geçmiş olan kadınların izi kalır; çoğu kez de bir kadının bize çektirdiği dayanılmaz acılar başka bir kadının bizi sevmesine ve mutsuz olmasına neden olur.
André Maurois (Climats)
İnanıyorum söylediğini candan söylediğine, Ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez, Kendi kendinize verdiğiniz sözü tutmak, En çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. Mademki bu dünya bile yok olacak bir gün, Sevginin bitmesine insan neden üzülsün? Aşk mı kaderi kovalar kader mi aşkı, Daha kimseler çözemedi bu bilmeceyi.
William Shakespeare (Hamlet)
Zargana öğreniyordu. Aşık olunanla yapılan şeyin hiçbir değerinin olmadığını yazıyordu zihnine silinmez bir mürekkeple. Yapılan işlerin, gidilen yerlerin sadece aşık olunanın dışındaki insanlarla birlikteyken önemli olduğunu öğreniyordu. Çünkü kendi dışındaki bir varlıktan sırf nefes alıyor diye zevk alınabildiğini görüyordu ilk kez. Betty hiçbir şey yapmasa bile, sadece içine oksijen çekerek mutlu edebiliyordu Zargana’yı. Bir de parklarda el ele yürümeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmaları bile gereksizdi. Sadece var olduklarını göstermeleri yeterdi aşkı yaşayabilmeleri için.
Hakan Günday (Zargana)
Bir filmi izlemeni istemiştim çok sevdiğim; beraber izleyelim demiştim, bulamazsan. Uçup gitti sözlerim. Hiçliğe mi? Oysa ben senin sevdiğin bütün o filmleri milyon kere izleyebilirdim, çocukluğumdan beri onlarca kez izlediğim halde, seninle de sensiz de...
Janset Karavin
Yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek en sevdiğim uğraşılardan biridir. Çoğu kez öyle küçük, ama ilginç olaylar olur ki, bunları gördüğüm an kafamda bir öykü belirir. İstanbul böyle öykülerle doludur.Bu kentin en güzel öykülerini Sait Faik yazmış diye düşünürüm. Onun bu uğraşısını sürdürmek gerek derim. Ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. Ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya da bir yerden hızla dönmek gerekir. Ya çok ya da az öfkeli olurum. Aranması gereken insanlar ve gidilecek yerler vardır. Çocuğa eski masalları günümüze uydurup anlatmak gerekir, kapı çalınır, cam çarpar ve kırılır, aygaz biter, yakıt gelmez, su kesilir ve öyküsü yazılacak sokak izlenimleri silinir. Gene yenileri oluşur... bunları yaşamanın tadı bile yeter insana.
Tezer Özlü (Eski Bahçe - Eski Sevgi)
Bana gül göndermiş." Hattın diğer ucundan, hayalkırıklığını belirten bir hırlama geldi. "Hayatım, nadiren radevuya gittiğini biliyorum ama o şeyleri sokak köşelerinde beş papele satıyorlar." "Kristalden yapılmış." Elena konuşurken, kristal gülün ışıltılarından gözünü alamıyordu. "Ay, olamaz." "Ne olamaz?" Elena ağzı açık bir halde en yakın çekmeyece uzanıp fazla hafif olduğu için nadiren kullandığı ince keskiyi aldı ve güün sapındaki bir bölgeyi hafifçe kzımaya çalıştı. Bıçak işlemiyordu. Sonra bıçağı tersine sirttü ama bu kez gül "çizilmelere dayanıklı"bıçaı çizdi. "Ay olamaz." "Ellie, neler olup bittiğini hemen anlatmazsan yemin edeirm seni eşşek sudan gelene kadar döverim. Ne oluyor? Kan emen mutant bir gülmüymüş.? Elena kahkahasını tutup elindeki tarif edilmez güzellikteki şeye baktı. "Kristal değilmiş." "Kübik zirkon mu? diye sordu Sara kuru kuru. "Ay, dur bir dakika, yoksa plastik mi?" "Elmas." Ölüm sessizliği.
Nalini Singh (Angels' Blood (Guild Hunter, #1))
Hakikatin yerine hakiki olmayanı koymak ne kadar da zordu. Zor, ama bir o kadar da zevkliydi. Bir kez hakikat hudutlarını aştığında, akıl zehir gibi işlemeye başlıyor, kelimeler tuhaf bir kudret ediniyordu. Zira kelime, artık kelimeden fazla bir şey olduğunu biiyordu.
Murat Uyurkulak (Har)
Onu bu kadar sık görmemeye kim bilir kaç kez karar verdim. Katlanabilir miyim hiç buna? Her yeni gün beni baştan çıkarıyor, önceki gün ona gitmeyeceğime ne kadar yemin etsem boşuna; çünkü gün gelip çatınca, yine karşı konulmaz bir neden buluyorum ve bir bakıyorum ki yanındayım.
Johann Wolfgang von Goethe (The Sorrows of Young Werther)
Ölümü ilk keşfettiğim an. . . Ben, annem, babam, büyükannem ve büyükbabam gün batarken çölde ilerliyorduk. Bir kamyon dolusu kızılderili başka bir kamyona ya da bir şeye çarpmıştı. Kızılderililer bütün ana yola dağılmıştı ve kanlar içinde ölümü bekliyorlardı. Babam ve büyükbabam, arabadan neler olduğuna bakmak için inmişlerdi. Ben daha çocuktum, o yüzden arabada oturup beklemem gerekiyordu. Ben bir şey görmedim. – Tek gördüğüm şey garip, kırmızı boya ve yerde yatan insanlardı, ama bir şey olduğuna emindim. Çünkü onların yaydıkları dalgaları hissedebiliyordum ve birden yerde yatan insanların da olay hakkında benim bildiğimden daha fazlasını bilmediklerini farkettim. İşte o an ilk kez korkuyu tattım.
Jim Morrison
Geçmiş beni çekiyor, bugün ise korkutuyor; çünkü gelecek ölü. Olan bitene özlem duyuyor, yaşananlar için ağlıyorum. Zamanı, saati durdurmak istiyorum; ancak zaman geçiyor, akıp gidiyor, yarının boşluğunu doldurmak için her saniye benden çalıyor ve ben bir kez daha hayata gelmeyeceğim.
Guy de Maupassant
Ve ben artık mutsuz bir adamım. Günler, haftalar, aylar akıp giderken, ben yaşamıyor da daha ziyade vakit geçiriyorum. Ortalık karardıktan sonra pencereden yıldızları izliyorum. Umut etmiyorum, kızmıyorum, üzülmüyorum. Sadece hatırlıyorum. Kainat türlü biçimlerde kandırmaya çalışıyor beni. bulutlar ilerliyor, bir ayyaş nara atıyor, bir araba acı acı klakson çalışyor, daldan bir yaprak düşüyor… Orada öyle sabit dururken her şey beni kimsenin umrunda olmadığıma, unutmayışımın bir anlam taşımadığına inandırmak için yarışa giriyor. Sabırla bekliyorum ki, bütün kozlarını oynasınlar. Ne olursa olsun duruyor duruyor duruyorum… Gece bir kez daha aşkım karşısında mağlup dağılırken, kuytu bir köşeden fırlayıveren bir kedi gülümsetiyor beni. Nihayet gölgelerin arasında bir sigara yakıyorum. İşte o an biliyorum ki, roller değişmiş ve şimdi yıldızlar beni izlemeye başlamıştır. Gidip yatağıma giriyor, başucumda duran küçük prens biblosuna bakıyorum. Senden bana kalan her şey gibi kırık, ama asla atamayacağımı biliyorum.
Alper Canıgüz (Gizliajans)
Hava güneşliyse durum o kadar kötü sayılmazdı, ama bir iki kez -tam iki kez- biz mezarlıktayken yağmur başladı. Korkunçtu. Yağmur yağıyordu çocuğun başındaki mezar taşına, karnının üstündeki çimlere. Her yer sırılsıklam olmuştu. Mezarlığı ziyarete gelen herkes deli gibi arabalarına koşmaya başladı. İşte bunu görünce deli oluyordum neredeyse. Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp, radyolarını açabilirler, yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi; Allie dışındaki herkes. Buna dayanamamıştım.
J.D. Salinger (The Catcher in the Rye)
Sana çıplak falan yakalanmadım ben,” deyip ayağını öfkeyle yere vurduğunda acıyla, kısık bir sesle inledi. “Üzerimde havlu vardı bir kere…” Sarp’ın işittikleriyle bir kez daha dudakları kıvrılırken yüzünü ona doğru eğdi ve çenesinden tutup başını kaldırarak bakışlarını birleştirdi. Az önce onun dudaklarından dökülen utançla ilgili cümleleri beyninden bir süreliğine sildi. Dikkatini sadece çıplak yakalanmakla ilgili sözcüklere verdi. “O havlunun… Hayal gücüne pek yer bıraktığını söyleyemeyiz, Ela,” dedi ve sertleşen bedenini yok saymaya çalışarak, genç kızın bedenini arsızca süzmeyi atlamadan devam etti. “Varla yok arası bir şeyin, seni benden saklayamayacağını bilmen gerekirdi.
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
İçimde bir savaş oluyor, hızlı kalbim ateşten kaçıyor gibiydi. Ateş sonlandı, yakacağı her şeyi yaktıktan sonra, kalbim son kez attı.
Stephenie Meyer (Breaking Dawn (The Twilight Saga, #4))
Senin için her şey bir şakadan ibaret, değil mi?" Dilini bir kez daha dudağına bastırdı. "Her şey değil." "Mesela?" "Sen.
Becca Fitzpatrick (Hush, Hush (Hush, Hush, #1))
Kaç kez, sana şimdi gelme, dedim Hermes, ruhları yuvalarına götüren kılavuz: ama mutsuzum, ölmek, Akheron boyunda açan ıslak nilüferleri görmek istiyorum şimdi
Sappho (Nedir Gene Deli Gönlünü Çelen)
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insani anlamış olan, bütün insanları anlar.
Stefan Zweig
Bir kez daha insanlardan uzaklarda," diye düşündü İhtiandr ve derinlere dalarak suyun altında kayboldu."- Su Adamı
Alexander Belyaev
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur.
Stefan Zweig
Yolculuk garip şey, bir kez başladın mı bitiremiyorsun. Alkolizm gibi bir şey.
Gore Vidal (The City and the Pillar)
Clint başıyla onun sigarasını işaret etti. "Bıraktın sanıyordum." "Bıraktım. Ama sigarayı bırakmayı o kadar çok seviyorum ki, haftada bir kez bunu yapıyorum. Bazen iki kere.
Stephen King (Sleeping Beauties)
Karşılıklı yardımlaşma yoluyla, gayrimümkün sözcüğünden ‘gayri’ öneki çoğu kez yok edilebilir!
Mehmet Murat ildan
Bir kere kontrol edip hapı yutmaktansa iki kez kontrol edip rahatlamak daha iyidir, der babam. (syf. 21)
Lili St. Crow (Strange Angels (Strange Angels, #1))
Aslında strateji de birçok şeyden feragat edilerek, bir “evet”i bulmak için çok kez “hayır” demeyi bilerek/becererek oluşturulmaz mı?
Anonymous
Firavun’un düşünü yorumladıktan sonra Yusuf şöyle devam eder: “Bu düşü ikinci kez görmen, bunun çok yakında gerçekleşeceğini gösterir.
Anonymous
Bizde ortam bir kez sulandı mı el şakalarının başlaması kaçınılmazdır.
Alper Canıgüz (Oğullar ve Rencide Ruhlar (Alper Kamu, #1))
Hayat bize yalnız bir kez bahşedilmişken, bir daha asla sahip olamayacağımız şeyleri kaybettik...
Gizem Kayahan (Sensizlik Esiyor Yüreğimde)
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.
Stefan Zweig
insan bir kez ölür ve bunun unutulmaz bir an olması gerekir
Jean Teulé (The Suicide Shop)
..ilk kez bu dünyaya ait birisi için var olduğumu hissediyordum.
Stefan Zweig (Olağanüstü Bir Gece)
İnsanın mutlulukla yaşamış olduğu karaya limandan ayrılan bir gemiden bir kez daha bakması gibi arkasından baktım.
Stefan Zweig (Olağanüstü Bir Gece)
Her milletin tarihinde ülkedeki karanlığı aydınlatmak için çok sayıda muma ihtiyaç doğabilir. Çoğu kez gençlik bu mumların ta kendisidir!
Mehmet Murat ildan
Her insan hayatında en az bir kez ilerici bir devrimin bir parçası olmalıdır! Bu ona gelecekte büyük bir şeref ve harika hatıralar bırakacaktır.
Mehmet Murat ildan
Şaşkınlık çoğu kez cehaletin çocuğudur! Bir şeylere şaşırıyorsan, henüz bilge değilsin demektir!
Mehmet Murat ildan
Ölü bir kahramanla yaşayan bir hiç kimse arasında her zaman ikinciyi seç, her zaman hayatı seç! Hiç kimse olmak, ölmekten sonsuz kez daha iyidir.
Mehmet Murat ildan
Doğada güzel bir yer bul ve orada kendini tazele; ne kadar iyi dinlendiğin, çoğu kez senin bu evrende ne kadar uzağa gidebileceğini saptar.
Mehmet Murat ildan
Bir kez yeşilin sonsuz hayatiyetini bütünüyle kavradığımızda, yeşil vadilerimiz daha yeşil olacaktır.
Mehmet Murat ildan
Hayat, yaptığımız,yapacağımız, çoğu kez de yapamadığımız seçimlerdir.(s.250)
Mehmet Eroğlu (Belleğin Kış Uykusu)
Ülkenin inançları çoğu kez senin kendi inançların olur! Akıl değil boş masallar seni şekillendirir!
Mehmet Murat ildan
Kötü bir şey olduğunda, bu çoğu kez bazı iyi şeylerin olması için yolları açar!
Mehmet Murat ildan
Ölümlü adam! Hayatını çoğu kez yanlış ve boş inançlarla geçirdin! Ve şimdi anlamaya başladın ki hayatta en önemli şey varoluştur!
Mehmet Murat ildan
Eğer bir gerçek bir milyon tekrarla kabul edilecekse, o gerçeği bir milyon kez tekrar et!
Mehmet Murat ildan
ama O'na rastlamak mümkün mü? çünkü ben birçok kez denedim. her karşılaştığımda başka birisi vardı. her ilişkiyi olduğu gibi bu ilişkiyi de bitiren bu BAŞKA BİRİNİ bana kim anlatacak?
Lâle Müldür (Kuzey Defterleri)
Ah siz akıllı insanlar! Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Empati kurmadan, orada öyle rahat rahat oturun, alkoliği eleştirin, aklını kaçırmıştan nefret edin, bir rahip gibi yanından geçip gidin ve sizi onlardan biri yapmadığı için Ferisi gibi Tanrı'ya şükredin. Ben birçok kez sarhoş oldum, tutkularım delilikten hiç uzak değildi, her ikisinden de pişman değilim: Zira olanaksız görünen önemli şeyler yapan ve eskiden beri alkolik ve deli diye damgalanan tüm sıra dışı insanları kendi ölçülerimle anlamayı öğrendim. Ama az çok özgür, soylu, beklenmedik bir iş yapan hemen hemen herkesin arkasından şöyle söylendiğini duymak, sıradan yaşamda bile katlanılmazdır: 'Bu insan alkolik, bu insan deli!' Utanın siz ayıklar! Utanın siz akıllılar!
Johann Wolfgang von Goethe (The Sorrows of Young Werther)
Zola'nın italyan kökeni bile bir aşağılama nedeni olur. Bir gazeteci "Yarı-İtalyan, çeyrek Yunan, çeyrek Fransız, üç-dört kez kırma, hiç de güzel bir insanlık örneği değil!" diye yazar.
Émile Zola (J'accuse!)
ŞAŞIP KALMA ÜSTÜNE Sevebilirim, hem de nasıl, dile benden ne dilersen, canımı, gözlerimi. Kızabilirim, ağzım köpürmez, ama devenin öfkesi haltetmiş benimkinin yanında, devenin öfkesi, kinciliği değil. Anlayabilirim çoğu kez burnumla, yani en karanlığın, en uzaktakinin bile kokusunu alarak ve dövüşebilirim, doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum her şey için, herkes için, yaşım başım buna engel değil, ama gel gör ki çoktan unuttum şaşıp kalmayı. Şaşkınlık, alabildiğine yuvarlak açık ve alabildiğine genç gözleriyle bırakıp gitti beni. Yazık.
Nâzım Hikmet (Son Şiirleri (1959-1963): Şiirler 7)
Tilt makinelerini bilirmisin ? ''Oradan oraya sıçrarken oyunun dışında bir oda oluduğunu odanın dışında bir kent , kentin dışında bir ülke , ülkenin dışında bir dünya ve dünyanın dışında trilyonlarca yıldız olduğunu unutuyorsun ve bu daha başlangıç... ama orada anlıyormusun ? Bir kez bunu bilince dipteki deliğe aldırmıyorsun artık. O zaman ortalıkta daha uzun sıçrayarak dolaşabilirsin.
Terry Pratchett (Johnny and the Dead (Johnny Maxwell, #2))
Herkesle anlaşmak bir yana, "dostluk" denilen şeyi bile bir kez olsun hissedememiştim. Horiki gibi sadece birlikte takıldığım arkadaşlar dışındaki yakınlıklar bana acıdan başka bir şey getirmedi.
Osamu Dazai (İnsanlığımı Yitirirken)
Çıplaktık, yürüyorduk, utanmayı öğrenmemizle unutmamız bir olmuştu, çıplaktık, yürüyorduk. Kimin sınava girdiği unutulmuştu, çıplaklık unutturucudur. Biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardandık, kaçmak için. Oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüzyıllardan beri unutulanları hatırlamak için. Neyin olmadığını, neyin olamayacağını hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşabilmek için. Hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, yakıp yıkmak için, barış için soyunulur, soyunulur. Tante Rosa daha bir kez olsun bunlar için soyunmadı, bunlar için soyunulabildiğini düşünmedi, görmedi, bilmedi. Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. İşte unutmak için, neyi unutmak, neden kaçmak için, işte bunlar hiç bilinmiyor, bunları bilmek bile bir ad değiştirmektir, bir kılık değiştirmektir, neden kaçtığını, neyi unutmak için soyunulduğunu bilmek, sadece bunu bilmek, doğduğu ânı bilmek, çıplak doğmuş olduğumuzu bilmek, çıplak öleceğimizi bilmek, hiçbir şeyi bilmemek ya da, ama hiçbir şey bilmediğini de bilmemek, yararsızlığı bilmek, yararsızlığı. Bunun için soyunmak ve suyun dibini görmek.
Sevgi Soysal (Tante Rosa)
Hayatın "indirimli satışlar"dan bir süveter almaktan öte manaları olduğunu nereden bilecek. Sahi hayatın bu sıcaktan cıvımış asvaltlarda benzin kuyruğuna dadanmış arabalardan başka mânâsı yok mu? Yani ona bir deniz veya göl kenarında, müzik, yemek ve yataktan başka verebileceği bir şeyi. Sanat eserlerinin bile giderek bu ortama fon teşkil etmeye çabaladığını, hatta tarih boyunca bunun böyle olduğunu ve dünyanın bütün ünlü randevu evlerinin, otellerinin deniz veya göl kenarında inşa edildiğini anlatacak. Çoğu kez "Burada hayat yok" der geçeriz. Süheylâ işte söylüyorum hayat bir imtihandır.
Mustafa Kutlu (Yoksulluk İçimizde)
Bu kez farklı," dedi Atticus. "Bu kez Yankilerle savaşmıyoruz, dostlarımızla savaşıyoruz. Ama şunu unutma, işler ne kadar kötüye giderse gitsin, onlar yine de bizim dostumuz, burası da bizim ülkemiz.
Harper Lee (To Kill a Mockingbird)
Aferin kızım!" diye bağırdı Magda bir kez daha televizyona karşı kadeh kaldırıp ve kazağına bir miktar daha dökerek. "Seksi ol! Seni tavlamak istemeye başladıkları anda onlardan her şeyi koparabilirsin!
Stephen King (Sleeping Beauties)
Herkesin hizaya girmesi gerekiyor. Neden otuzlu yaşlarının ortasında yarı zamanlı çalışıyorsun? Neden bir kez bile aşk yaşamadın? Cinsel deneyiminin olup olmadığını bile sıradan bir şeymiş gibi sormaya kalkarlar. Parayla yaptığın eğlenceleri sayıya dahil etme gibi lafları bile gülerek eder o tipler. Kimseyi rahatsız etmediğim halde, yalnızca azınlıkta kalanlardanım diye herkes yaşamımın ırzına geçiyor.
Sayaka Murata (コンビニ人間 [Konbini ningen])
...Koluma girip birden, "Anlatsana, nasıl biri?" diye soruveriyor. İyice düşünüyorum. Henry hakkındaki hislerimi ona ilk kez anlatacağım. "Sakin, dürüst, sabırlı." Gülümsüyor. Ama bir şey daha söylemek istiyorum. Henry'de olan ve diğerlerinde olmayan bir şeyden söz etmek istiyorum. "Onun içini biliyorum, anlıyor musun?" diye ekliyorum. "Ne düşündüğünü , ne hissettiğini ve benden ne beklediğini biliyorum.
Marian Izaguirre (La vida cuando era nuestra)
Hayattaki amacın ne olursa olsun, onu elde etmek için asla şiddet kullanma! Şiddet, Kötülük Ülkesi’ne aittir; oraya bir kez girersen, şiddetin şeytani çirkinliğiyle sonsuza dek damgalanır yüzün ve yüreğin!
Mehmet Murat ildan
Âşık olmak ne güzel, âşık olduğunu bilmek ne güzel! İşte fark burada! Onun ikinci kez kaybolduğu düşüncesi rahatsız edici belki ama bir yönden hoşuma da gidiyor. Şu anda onun kafamdaki resmi kararsız bir şekilde, onun gerçek ile ideal görüntüsü arasında gidip geliyor. Bu resmi kafamda uyandırıyorum ama özellikle, ya gerçek olduğu için ya da en azından kaynağını gerçeklikten aldığı için kendine özgü bir çekiciliği var bu resmin.
Anonymous
1. Atlasları getirin! Tarih atlaslarını! En geniş zamanlı bir şiir yazacağız 2. Harbi karşılık verecek ama herkes Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya: 3. Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar? 4. İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden? 5. Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır Nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz? 6. Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk 7. Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali! Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız 8. Kurşunkalemle de olabilir Yort Savul!
Ece Ayhan
Elmacık kemikleri yüzüne sert bir ifade veriyordu ama koyu renk kaşlarının altından dünyaya bakarken başkalarından bir bağışlama bekleyip çoğu kez hayal kırıklığına uğramış bir insan izlenimi veren gözlerinde sertlik yoktu.
James Joyce (Dubliners)
Paige'le birbirimize bakıyoruz. Gerçekte kim olduğumuzu bilerek bakıyoruz. İlk kez. Hayatımızın geri kalanını, dünyanın bize kim olduğumuzu söylemesine izin vererek geçirebiliriz. Akıllı veya deli. Aziz veya seks bağımlısı. Kahraman veya kurban. Tarihe bırakırız, iyi mi yoksa kötü mü olduğumuzu söylemeyi. Geçmişimizin geleceğimizi belirlemesine izin verebiliriz. Ya da kendi adımıza karar verebiliriz. Ve belki de bizim işimiz daha iyi bir şey icat etmektir.
Chuck Palahniuk (Choke)
Belli bir yaşı geçince yaşam dediğin, sahip olduğun şeyleri sürekli kaybettiğin bir süreçten öteye geçmez. Yaşamın için önemli olan şeyler, bir tarağın dişlerinin birer birer kırılıp gitmesi gibi insanın elinden kayıp düşüverir. Bunların yerine eline geçense değersiz, tuhaf şeyler olur. Vücudun yetenekleri, arzular, hayaller, idealler, kendine güven, anlam, hatta aşık olduğun insanlar, peş peşe yok olup gider. Veda ederek ayrılanlar, hatta bir gün hiçbir şey söylemeden ortadan yok olanlar olur ve bir kez yitirince bunları bir daha asla tekrar elde edemezsin. Yerine koyacak bir şeyler de bulamazsın. Bazen vücudunu lime lime doğranıyormuş gibi hissedersin. Bu, çok acı veren bir şeydir.
Haruki Murakami (1Q84 (1Q84, #1-3))
Bekleyin' demişti. 'Burada bekleyin. Onlar size gelecek.' 'Kimler?' diye sormuştu Filipinli. 'Hayatının anlamını bulmuş olanlar. Hayatlarını adayacakları şeyleri bulmuş olanlar gelecek. Siz de kalplerini söküp, yerine, o şeyleri koyacaksınız. Sonra da kalpleri fırlatıp atacaksınız!' 'Ama...' demişti kızılderili. Kalpleri olmadan nasıl hayatta kalırlar?' 'Göreceksiniz!' demişti bina. 'Peki ya kimse gelmezse?' diye sormuştu Filipinli. 'Kim kalbinden vazgeçecek kadar kendini birşeye adayabilir ki?' 'Onu da göreceksiniz!' demişti bina. 'Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?' diye söze girmişti kızılderili. 'Onlar ne olacak?' 'Onlar da, göğüslerinde birer et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler!' Son soruyu Filipinli sormuştu: 'Neden şimdi?' Kimbilir bugün kadar kaç kişi hayatını birşeylere adadı? Neden şimdi çıktın ortaya?' Son kez konuşmuştu bina: 'Çünkü DERDA adında bir çocuk doğdu!
Hakan Günday (Az)
Ne çok hata değil mi, ne çok şeyi göremedik sadece tek bir doğrultuya baktığımızdan, ne kadar çok fırsatı kaçırdık ellerimizden… Yaşam denen hediye bize yalnız bir kez bahşedilmişken, bir daha asla sahip olamayacağımız şeyleri kaybettik…
Gizem Kayahan (Sensizlik Esiyor Yüreğimde)
İlk kez iyiliğin ve kötülüğün insanın içinde yaratabileceği haz adına ne varsa hepsini hissettim, fakat benim nerelere vardığımı asla bilemeyeceksiniz, beni asla tanıyamayacaksınız: Ey siz insanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz!
Stefan Zweig (Olağanüstü Bir Gece)
Doğruluk yolunu seçişim, doğru olma duygusundan çok gerçeği sevmeme dayanır; gerçekten, uygulamada, eğriyle doğrunun soyut kavramlarını değil, vicdanımın ahlak alanındaki yolunu izledim. Çoğu kez, masal anlattım; ama pek az yalan söyledim.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Ama olmadı işte, çoğu kez beklenen olmaz. Ekilir, biçilir ama iki şey arasında çoğunlukla bir bağlantı yoktur. Olduğunu öğretirler sana ama... bilmem, ben hiç görmedim. Zaman olur ekersin, zaman olur biçersin, o kadar... İşte bunun için bilgelik gereksiz bir kural, hüzün doğru olmayan bir duygudur, her zaman. O gün özenle ektik, hayal, çılgınlık ve yetenek ektik. Ne biçtik, belirsiz bir meyve: bizi her zaman güzel ve gizemli kılacak bir anının güzel ışığını ve bir duygulanmanın ayrıcalığını.
Alessandro Baricco (Smith & Wesson)
Yetişkinler yolları takip eder. Çocuklar keşfe çıkar. Yetişkinler aynı yolu yüzlerce, binlerce kez yürümekten sıkılmaz; yoldan çıkmak, çalıların arasına dalmak, çitlerin arasındaki boşluklardan geçmek çoğu yetişkinin aklına bile gelmez. Çev. Zeynep Heyzen Ateş
Neil Gaiman (The Ocean at the End of the Lane)
Görünürde hiçbir değişiklik olmadığı, her şeyin tekdüze yaşandığı günlerde Buck, havanın yavaş yavaş soğuduğunu hissediyordu. Bir sabah geminin pervanesi durdu ve heyecanlı bir hareketlilik başladı. Buck ve diğer köpekler gemideki bu hareketliliğin farkına vardılar. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, François geldi, hepsinin boynuna birer ip bağladı, onları güverteye çıkardı. Buck adımını atınca, çamura basmış gibi oldu. Hırlayarak ayağını geri çekti. Yerdeki bu beyaz çamur gökyüzünden dökülüyordu. Buck, anlam vermeye çalışarak başını indirip kokladı, sonra yaladı, dilinde önce soğuk, ardından yakıcı bir etki bırakı ve hemen suya dönüştü. Ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Birkaç kez aynı şeyi yaptı. Çevreden izleyenler bu haline çok güldüler; Buck neden güldüklerini anlamadı ve utandı. O gün hayatı boyunca ilk kez kar gördü.
Jack London (The Call of the Wild / White Fang)
Fransa'nın en büyük romancılarından birinin kopardığı "Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!" çığlığını her okuyuşlarında yürekleri sızlayacak, kendi kendilerinden, kendi türlerinden utanacak, gerçek adalet özlemini bir kez daha duyacaklar.
Émile Zola (J'accuse!)
Fakat şimdi bu kaba gürültüde kendime gelmiş, geçmişte kalanları bir kez daha sırasıyla keyfini çıkararak yaşamak istiyordum, adına "hatırlamak" dediğimiz ve insanın anladığı ya da anlamadığı o kendini kandırma büyüsü sayesinde. Bunu anlamak için belki de insanın yanan bir yüreği olmalı.
Stefan Zweig (Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat)
Merak ediyorum, niçin acaba belli bir noktadan sonra insanları sanki iğrendiriyorum. Tuhaf, değil mi! Başlarda hoşlanıyorlar benden; beni alışılmadık ya da özgün buluyorlar; ama sonra onlardan hoşlandığımı göstermek - hatta ipucu vermek - istediğim anda sanki korkup yok olmaya başlıyorlar. Galiba daha sonra canımdan bezdirecek bu durum beni. Belki de onlara verecek çok fazla şeyim olduğunu anlıyorlar bir yolla. Belki onları korkutan da bu. Ah, birisine verilecek öyle sınırsız, sınırsız sevgim olduğunu hissediyorum ki - birisini öylesine sonsuzca, öylesine bütünüyle sevebilirim ki - onu kollayabilirim - korkunç olan her şeyi ondan uzak tutabilirim - bir şeylerin yapılmasını istedikleri her kez bunu yapmak için yaşadığımı hissettirebilirim. Ah bir hissedebilsem birisinin beni istediğini, birisine yararım dokunabileceğini, tümden başka bir kişiye dönüşürdüm.
Katherine Mansfield
Yaşamımızın bütün günlerini bir yerden ayrılmakla, birbirimize “yarın görüşürüz” sözlerini söylemekle ya da dinlemekle geçiriyoruz ve bir gün gelecek, bunu kaçınılmaz olarak son kez yapacağız, yarın görüşürüz dediğimiz kişi yarına çıkmayacak ya da yarın görüşürüz demiş olan biz yarına çıkmayacağız.
José Saramago (Seeing)
Sinemalar ve radyo hayatımıza ilk girdiklerinde, insanlar canlı tiyatronun ölümüne hayıflanmışlardı. Televizyon hayatımıza girdiğinde ise, insanlar bu kez sinemaların ve radyonun yok olacağını tahmin etmişlerdi. Şimdi ise bizler, televizyonun, sinemaların ve radyonun karışımı bir medyanın içinde yaşıyoruz. Çıkarılacak ders şu: Bir medya aracının gelişi hiçbir zaman bir öncekini yok etmez; aksine, beraberce var olurlar. Devamlı olarak değişen ise bu medya araçlarının karışımı ve aralarındaki ilişkilerdir. Gelecekte bu medya karışımının nereye evrileceğini tahmin edebilen bir insan çok zengin olabilir.
Michio Kaku
Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar,
Anonymous
Bana gül göndermiş." Hattın diğer ucundan, hayal kırıklığını belirten bir hırlama geldi. "Hayatım, nadiren randevuya gittiğini biliyorum ama o şeyleri sokak köşelerinde beş papele satıyorlar." "Kristalden yapılmış." Elena konuşurken, kristal gülün ışıltılarından gözünü alamıyordu. "Ay, olamaz." "Ne olamaz?" Elena ağzı açık bir halde en yakın çekmeceye uzanıp fazla hafif olduğu için nadiren kullandığı ince keskiyi aldı ve gülün sapındaki bir bölgeyi hafifçe kazımaya çalıştı. Bıçak işlemiyordu. Sonra bıçağı tersine sürttü ama bu kez gül "Çizilmelere dayanıklı"bıçkı çizdi. "Ay olamaz." "Ellie, neler olup bittiğini hemen anlatmazsan yemin ederim seni eşek sudan gelene kadar döverim. Ne oluyor? Kan emen mutant bir gülmüymüş.? Elena kahkahasını tutup elindeki tarif edilmez güzellikteki şeye baktı. "Kristal değilmiş." "Kübik zirkon mu? diye sordu Sara kuru kuru. "Ay, dur bir dakika, yoksa plastik mi?" "Elmas." Ölüm sessizliği.” sy 111
Nalini Singh (Angels' Blood (Guild Hunter, #1))
Bundan anladım ki bir yazar ikinci basılışta hikayesini değiştirirse eskisinden daha iyi şekle de soksa, yine de eserine zarar vermiş olur. Biz insanlar daima ilk izlenime değer veririz. İnsan, en inanılmayacak şeylere kanabilecek yaratılıştadır. Ama bir kez kafasına bir şey yerleşti mi, onu söküp atmak isteyenin vay haline!
Johann Wolfgang von Goethe (The Sorrows of Young Werther)
İnsanoğlu! Nesin sen? Kimsin sen? Sadece bu evrende bir gölge! Bunu her zaman unutuyorsun ve gerçek sana her zaman senin kim olduğunu hatırlatacak! Yalnızca bir gölge değil gerçek bir şey olmak istiyor musun? Bilimini on bin kez ilerlet, bilimini yüz bin kez ilerlet! Bilimini ilerletemezsen zavallı bir gölge olarak kalacaksın!
Mehmet Murat ildan
Yaşamda en önemli erdemin, vermek olduğunu göreceksin- ama, hep, yıllar boyu boyuna aldıktan sonra... O kadar çok almış olacaksın ki, vermeyi öğrenmen neredeyse olanaksız hale gelmiş olacak. Oysa, bir kez başka türlü bakabilseydin yaşama; bir kez, kendini farklı bir biçimde görebilseydin, ne kadar kolay olabilirdi vermeyi öğrenmen...
Oruç Aruoba (de ki işte)
Chaol'a "ne zamandır uyuyorum?" diye fısıldasa da yüzbaşı ona yanıt vermedi. Bir kez daha "Ne zamandır uyuyorum?" diye sorduğunda Chaol'un yanaklarının hafifçe kızardığını fark etti. "Sende mi uyudun?" "Ağzının duyu omzuma akana kadar uyuyordum." Celaena " Aman aman, nasıl da üste çıkıyor bu genç adam," deyince Chaol onun bacağını dürttü.
Sarah J. Maas
Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim birkaçını gönderiyorum.Kızma!Biliyorum yanlıştı sana gelmem.Kalan yanlışlıklar değil midir zaten.Karşılaştığımız ilk gün gözlerinde beliren huysuzluğu duyumsamıştım.Seni değişmiş görmeyeceğim hiç.Görmek de istemiyorum.Hep o aynı aşk adamı,töre kaçkını delikanlı.Birdenbire gecikmiş çöküntüye dayanamayan Byron portresi.Ben çürüdüm senin adına durmadan bilerek.Ellerime baktım.Çoraktı,çatlaktı.Belki tek vurgunluğun gözlerimeydi.Onlardı eskitilemeyen.Yıpranmazdılar ben istesem bile.Bir süre oyalama gücü veren sana.Yakınmıyorum. Yanlışlığın nerede olduğunu tam kestiremeden öleceğim gene de.Kin tutmaya ödün vermez bir ölüm olacak,umutlarıma.Bunalımlarını neye dayandırmak istersen iste,açılamazdın,açılmana yardım edemezdim.Tüm cayabileceklerimi birbirine tutuşturmaya kalkışsaydım,nasıl küçülürdüm biliyordum.O bilişi,onurlu alınganlığını yerleştirdiğin yüreğimin suçu ne?Biz bir varoluşun içinde ya da dışındaydık,onu hiçbir payanda ayakta tutamazdı.Susacaksın kuşkum yok,bu susku'yu senden önce salt unutulmuşluğa götürmeyi diliyorum.Kanayan tutkularında neyi parçalasan içinde ben varım,dahası ruhgöçüne uğrayarak ben olacağım !...Mutluyum nasıl isterdim bunu bilmeni.Bildiğini bilmek umudu,arttırmıyor mu sanıyorsun acımı.Aynı zamanda şaşkın bir doğa çarpığı.Ne İskender'ler imgeledim,ne Salvador Dali'ler sende.Bir gün beni yersiz yücelterek içini rahatlatmaya zaman bırakacağımı da seziyorum.Kocadı artık yüreğim,durmaya gönüllü.Duymayayım da yanıl,kutsa benden sonra beni,bağışladım şimdiden.Masalımızı yazmayacaksın yaşadığıma inandıkça.İşin kötüsü,yok olduğuma da inanamayacaksın!Gene de esirgeyeceğim seni,kesin ardıma bırakacağım,senin dileğin de bu,öylesine hırpalıyorsun çünkü,değmez bulacak,insanlık tragedyası karşısına çıkarılmış clown fantezisi sayacaksın,bize göre dünyamızın çocuk kalmış sevdasını!Oysa,bir kez ölümlü bakışını durdurabilseydin zamansızlıkta...Dur,yokla bedenini,bak ne sıcacık!Hep kıskandın kendini,kendinden canım aptalım benim.Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!
Vüs'at O. Bener (Buzul Çağının Virüsü)
Bugün ilk kez gözlerimi ona diktim. Uyku gözkapaklarını öylesine ağırlaştım ki gözler kendiliğinden kapanır derler; benim bakışlarım da aynı etkiye sahip herhalde. Gözleri kapanıyor ama içinde gizli güçler yine de faaliyette. Ona baktığımı görmüyor, hissediyor; tüm vücuduyla hissediyor bunu. Gözleri kapalı, gece olmuş, ama onun içinde her yer gün ışığıyla dolu.
Anonymous
Her şey yabancıydı, güzel ve biraz da anlamsız; okul kitaplarından ve kartpostallardan çıkarıp alınmış manzaralar benziyordu. İnsanın daha önce bir kez gördüğünü anımsar gibi olduğu, ama gerçekte kendisiyle hiç ilgisi olmayan manzaralar. Bütün bunlar gurbeti oluşturuyordu işte ve bundan böyle Klein'ın yeri bu gurbetti, eve dönüş diye bir şeyin sözü edilemezdi artık
Hermann Hesse (Klein und Wagner)
Sosyeteymiş, toplummuş! Sen, herhalde kasten götürüyorsun beni bu sosyete ve toplumlara, orada olma isteğinden tümden kurtulmam için. Yaşam, ah güzel yaşam! Onu nerede aramalı? Aklın, kalbin ilgilerinde mi? Bütün bunların çevresinde döndüğü merkezi göster: öyle bir şey yok, derin bir şey, canlı bir şey yok. Bütün bunlar ölü, uyuyan insanlar, benden de kötü bu sosyete ve toplum üyeleri! Onları yaşamda sürükleyen şey ne? Bunlar yatmayıp her gün sinekler gibi, ileri geri uçuşuyorlar, ama ne için? Bir salona giriyorsun ve misafirlerin nasıl simetrik bir şekilde yerleştiğine, nasıl huzurlu ve derin düşüncelere dalmış bir şekilde kâğıt oynamaya oturduğuna şaşakalıyorsun. Diyecek bir şey yok, şanlı bir yaşam vazifesi! Hareket arayan bir akıl için mükemmel örnek! Bunlar ölü değil mi? Yaşamları boyunca oturup pineklemiyorlar mı? Neden ben evde yattığım ve aklımı valelerle, sineklerle bozmadığım için daha suçlu oluyormuşum?” “Yaşlı onların hepsi, bunu bin kez konuştuk,” dedi Ştoltz. “Daha yeni bir şeyin yok mu?” “Peki bizim iyi gençlerimiz, onlar ne yapıyor? Herhalde uyumuyor, Neva Bulvarı’nda geziniyor, dans ediyorlar? Her gün boş yere üst üste yığılan günler! Ama baksana, onlar gibi giyinmeyen, onların unvan ve adını taşımayanlara nasıl kibirle ve tarifsiz bir özgüvenle, küçümseyici bakışlarla bakıyorlar. Ve zavallılar kendilerinin kalabalıktan yüksekte olduğunu hayal ediyor: ‘Bizler, bizden başka kimsenin çalışmadığı yerlerde çalışırız; biz koltukların en ön sırasındayız, Knez N.’nin balosundayız, sadece bizi davet ettiler bu baloya’... Ama bir araya toplanınca da vahşiler gibi içip kavga ederler! Bunlar mı canlı, uyumayan insanlar? Hem sadece gençler de değil: yetişkinlere de bak. Bir araya geliyor, birbirlerini davet ediyorlar, ne büyük konukseverlik, ne iyilik, ne birbirlerine düşkünlük! Öğle yemeğinde, akşam yemeğinde görev gibi toplanıyorlar, neşesiz, soğuk bir halde, aşçılarıyla, salonlarıyla övünmek ve sonra da bıyık altından gülmek, birbirlerine çelme takmak için. Evvelsi gün, yemekten sonra orada bulunmayan ünlüleri karalamaya başladıkları zaman nereye bakacağımı bilemedim, masanın altına saklanmak istedim: ‘O aptal, bu rezil, diğeri hırsız, ötekisi komik’; sanki avlanıyorlar! Bunu söylerken bir de birbirlerine şöyle der gibi bakıyorlar: ‘Haydi çık sen dışarı, sıra sana da gelecek...’ Eğer bunlar öyleyse neden onlarla yan yana geliyorlar? Neden birbirlerinin elini böyle sertçe sıkıyorlar? Ne samimi bir gülüş, ne bir duygudaşlık ışıltısı! Gösterişli unvanlar, rütbeler almaya çabalıyorlar. ‘Benim şuyum var, ben bu oldum,’ diye böbürleniyorlar... Bu mu yaşamak? Ben bunu istemem. Ne öğreneceğim orada, ne alacağım?
Ivan Goncharov (Oblomov)
Tüm sevgisini bana veren birinden nasıl nefret ederim?'' diye düşündü Veronika; kafası karışmıştı, duygularına gem vurmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı, nefret taşmıştı bir kez, kendi özel cehenneminin kapıları sonuna dek açılmıştı. Kendisine sunulan sevgiden nefret ediyordu, çünkü hiç karşılık beklemeyen bir sevgiydi bu, saçma, gerçek dışı, doğa yasalarına aykırıydı. Hiç karşılık beklemeyen bu sevgi onu suçluluk duygularına boğmayı başarmış, kendi hayallerini çöpe atmak pahasına bir başkasının beklentilerini yerine getirmek isteği yaratmıştı. Dünyada var olan yozlukları, güçlükleri yıllar yılı ondan saklamaya çalışmıştı bu sevgi; bu aşırı esirgemenin, günün birinde hayatın bu gerçekleriyle kaçınılmaz olarak karşılaştığında onu savunmasız bırakacağı göz ardı edilmişti.
Paulo Coelho
O, yeryüzünün özgür ve kendini güvenlikte hisseden bir vatandaşıdır, çünkü bütün dünyevi mekânlara ulaşma imkânını ona veren yeterince uzun bir zincirle bağlanmıştır, ama yine de hiçbir şeyin kendisini çekip yeryüzünün sınırlarından öteye almasına izin verecek kadar uzun değildir bu zincir. Ne var ki aynı zamanda, gökyüzünün de özgür ve kendini güvenlikte hisseden bir vatandaşıdır, çünkü yine uzunluk bakımından öbürünün benzeri göksel bir zincirle bağlanmıştır. Yeryüzüne inmek mi istiyor, gökyüzü zincirinin tasması yakasından çeker; gökyüzüne çıkmak mı istiyor, bu kez de yeryüzü zincirinin tasması yapar aynı işi. Ama bütün bunlara rağmen, tüm olanaklar elindedir ve bunun da farkındadır; hatta tüm bu olanları ilk zincirle bağlanışındaki bir hataya bağlamayı reddeder.
Franz Kafka
Kendimi ararken hangi sapa yollarda yolumu yitiririm? Beni koruma numarasıyla, beni kendimden ayıran perde ne? Beni oluşturan bu ufalanmış parçaların içinde kendimi nasıl yeniden keşfedebilirim? Kendimi kavrama konusunda asla bilmediğim bir belirsizliğe doğru ilerliyorum. Sanki önümdeki yol önceden belirlenmiş. Sanki iç dünyam, kendi yarattığını sandığı; ama gerçekte onu biçimlendiren zihinsel bir manzaranın çizgilerinin bir parçası. Saçma -dünyanın rasyonelliğini onayladığı ve tartışmasız kabul edildiği için saçmalar saçması- bir güç beni durmaksızın sıçramaya zorluyor; ama asla terk edemediğim sert bir zeminde ayaklarım. Ve kendime doğru yaptığım bu yararsız atlayışımla, sadece bugünle olan bağımı yitirme başarısını gösteriyorum: çoğu kez, kendimden uzakta, ölü zamanın ritmiyle yaşarım.
Raoul Vaneigem
Yeniden karşılaşsak bile, seni tanıyamam,' diye karşılık verdi Yumurta Adam hoşnutsuz bir ses tonuyla, tokalaşmak üzere parmaklarından birini uzatarak. 'Sen de tıpkı diğer insanlar gibisin,' dedi. 'İnsanlar genellikle yüzlerinden tanınırlar,' dedi Alice düşünceli bir ses tonuyla. 'İşte benim yakındığım şey de bu ya,' dedi Yumurta Adam. 'Senin yüzün de herkesinki gibi...iki göz,şöyle...' (başparmağıyla havada gözlerin yerini işaret ediyordu) 'ortada bir burun, altında bir ağız. Hep aynı. Örneğin burnun iki yanında iki gözün olsaydı...ya da ağzın tepende olsaydı...bu belki bir işe yarardı.' 'Ama o kadar da güzel olmazdı,' diye Alice karşı çıktı ona. Fakat Yumurta Adam sadece gözlerini yumdu ve 'Dene de gör,' dedi. Alice, acaba bir kez daha konuşur mu diye bir dakika bekledi, ne var ki Yumurta Adam ne gözünü açtı, ne de onu dikkate aldı; Alice, bir kez daha 'Hoşçakal!' dedi ve buna karşılık alamayınca, sessizce oradan uzaklaştı; giderken kendi kendine 'Bütün bu yetersizlikleriyle (bunu yüksek sesle söylemişti, çünkü böylesine uzun bir sözcüğü söylemek büyük bir teselliydi). 'Bütün bu yetersizlikleriyle karşıma çıkıp duran bu insanlar...' Alice cümlesini bir türlü bitiremedi, çünkü koru müthiş bir sarsıntıyla sarsılıyordu.
Lewis Carroll (Through the Looking Glass)
Biliyor musun, durmadan aynı şeyleri yazıyoruz! Hasta mısın, diye soruyorum, bakıyorum sen de hastalığımı sormuşsun, ölmek istiyorum, diyorum, sen de istiyorsun, önünde hıçkırarak ağlamak istiyorum küçük bir çocuk gibi, sen de benim önümde küçük bir kız gibi ağlamak isteği gösteriyorsun. Bir kez, bin kez ve hiç durmadan tek isteğim: yanında olmak, bakıyorum senin de isteğin bu. Yeter, yeter!  F. Pazartesi, öğleden sonra
Anonymous
Gazetede yazdıklarımız gerçeklerle tümüyle çelişiyor. Her gün yüzlerce kez "Biz özgürüz" cümlesini basıyoruz, ama sokaklarda yabancı bir ordunun askerleri dolaşıyor, herkes çok sayıda siyasi tutuklu bulunduğunu biliyor, yurt dışına seyahatler yasak, Ülke içinde bile bazı şehirlere gidemiyoruz.(...) Günde yüz kez "Bolluk ve mutluluk içinde yüzüyoruz" cümlesini basıyoruz; önceleri bu başkaları için geçerli, "Şey" yüzünden Anne ile ben mutsuz ve acınacak durumdayız, diye düşünüyordum, ama Gaspar bizim istisna olmadığımızı, karısı ve üç çocuğuyla kendisinin de hiç olmadığı kadar sefil bir yaşam sürdüğünü söylüyor. Sabahları erken saatte işten çıktığım zaman, işlerine giden insanlara rastlıyorum, hiçbir yerde mutluluk göremiyorum, bolluk da hak getire. Gaspar'a neden bu kadar yalan bastığımızı sorduğumda, "Sakın soru sorma" diyor. "İşini yap, başka şeyle uğraşma.
Ágota Kristóf (The Notebook, The Proof, The Third Lie: Three Novels)
... İyi dinle. Sevgiyi düşündüm ve bir çözüme vardım. Nerede yanıldığımızı anladım. Diyelim ki insan ilk kez seviyor. Peki neyi seviyor?” Çocuğun yumuşak dudakları yarı aralıktı. Hiç sesini çıkarmadı. “Bir kadını,” dedi yaşlı adam. “Bilimsiz, dayanaksız, Tanrı’nın dünyasındaki en tehlikeli ve kutsal deneyime girişiyor. Bir kadını seviyor. Tamam mı, evlat?” “Evet,” dedi çocuk yavaşça. “Sevmeye yanlış yönden başlıyor. En sonundan başlıyor. Böyle çile çekmesine şaşacak ne var? İnsan nasıl sevmeli biliyor musun?” Yaşlı adam uzanıp çocuğun deri ceketinin yakasını tuttu. Hafifçe sarstı onu. Yeşil gözlerini hiç kırpmadan ciddi ciddi bakıyordu. “Evlat, sevmeye nereden başlamalı biliyor musun?” Çocuk daha da büzülmüş, kımıldamadan oturmuş dinliyordu. Yavaş yavaş başını ikiyana salladı. Yaşlı adam ona doğru eğilip fısıldadı: “Bir ağaçtan. Bir taştan. Bir buluttan.
Carson McCullers (The Ballad of the Sad Cafe)
İnsanlar çoğu kez ellerinde olmayan nedenlerden dolayı hiçbir şey yapamama durumunda kalırlar. Kimbilir hangi korkunç, korkunç, çok korkunç kafesin içine hapsolmuşlardır. Kurtuluş da var bir yerlerde, biliyorum, geç kalmış bir kurtuluş, Haklı ya da haksız yere yok edilmiş bir iyi ad, yoksulluk, yazgının oyunları, felaketler.. İnsanları hapseden şeyler bunlar işte. Kişiyi bu esaretten çekip kurtaran nedir bilir misin? Çok derin ve ciddi sevgi.
Vincent van Gogh (Dear Theo Selected Letters of Vincent van Gogh (Hardcover))
Köprünün ucuna yaklaşıyorduk ve yol bir kez daha sokak lambasının neon ışığıyla yıkanırken, Christian'ın yüzü bir aydınlıkta bir karanlıkta kalıyordu. O kadar yerinde bir mecazdı ki bu. Bir zamanlar romantik bir kahraman, cesur, parıldayan beyaz atlı şövalye -ya da kendi ifadesiyle karanlık bir şövalye- sandığım bu adam bir kahraman değildi; ciddi, derin duygusal pürüzleri olan bir adamdı ve beni de karanlığa çekiyordu. Onu ışığa yönlendirebilir miydim?
E.L. James
Hava güneşliyse durum o kadar kötü sayılmazdı, ama iki kez -tam iki kez- biz mezarlıktayken yağmur başladı. Korkunçtu. Yağmur yağıyordu çocuğun başındaki mezar taşına, karnının üstündeki çimlere. Her yer sırılsıklam olmuştu. Mezarlığı ziyarete gelen herkes deli gibi arabalarına koşmaya başladı. İşte bunu görünce deli oluyordum neredeyse. Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp, radyolarını açabilirler, yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi. Buna dayanamamıştım.
J.D. Salinger (The Catcher in the Rye)
Epiktetos'un insanlığa kazandırmaya çalıştığı belki de en önemli prensip şudur: “Kötü sözlerin ya da davranışların hiçbiri aslında kötü değildir, onları kötü yapan sizin onları nasıl anladığınız ve yargıladığınızdır. Yani kendinizi aslında kendi düşüncenizin sinirlendirdiğinin farkına varın. Düşüncelerinizin sizi alıp sürüklemesine izin vermeyin. Tepkilerinizi yavaşlatmayı ve geciktirmeyi bir kez öğrenirseniz bu alışkanlık haline gelir ve hep öyle yaparsınız.
Aslı Perker (Epiktetos: Kendisinin Efendisi Olmayan Hiç Kimse Özgür Değildir)
Hava güneşliyse durum o kadar kötü sayılmazdı, ama bir iki kez -tam iki kez- biz mezarlıktayken yağmur başladı. Korkunçtu. Yağmur yağıyordu çocuğun başındaki mezar taşına, karnının üstündeki çimlere. Her ter sırılsıklam olmuştu. Mezarlığı ziyarete gelen herkes deli gibi arabalarına koşmaya başladı. İşte bunu görünce deli oluyordum neredeyse. Bütün ziyaretçiler arabalarına atlayıp, radyolarını açabilirler, yemeğe bir yerlere gidebilirlerdi. Buna dayanamamıştım.
J.D. Salinger (The Catcher in the Rye)
Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar.
Louis-Ferdinand Céline (Voyage au bout de la nuit)
2x2=5 bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar; ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler. syf.95 daha önce de pek çok kez olduğu gibi, yoksa ben deli miyim, sorusu geçti aklından. belki de deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktı. bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi. syf. 105 küçük kurallara uyarsan büyük kuralları çiğneyebilirdin. syf. 158 her gün, her saat hayata dört elle sarılmak, gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek, tıpkı hava oluğu sürece nefes almayı bırakmamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü. syf. 182 hücrenin yorgunluğu, organizmanın canlılığını gösterir. tırnaklarını kesince ölüyor musun? syf. 299
George Orwell (1984)
Kimi zaman epey derin düşündüm; ama bundan pek az hoşlandığım gibi hemen her zaman da canım istemeyerek, sanki zorla düşündüm. Düşünce beni yorar ve üzgün kılar; düşlemse yorgunluğumu alır, eğlendirir. Düşünmek benim için, her zaman güçlükle dolu ve çekici olmayan bir uğraş oldu. Düşlemlerim ara sıra düşünmekle sonuçlanır; ama, düşüncelerim çoğu kez düşleme dönüşür ve şaşırtmaca sırasında, ruhum, imgelememim kanatları üzerinde evreni, herhangi bir zevki geride bırakan bir esrimeyle dolaşır.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Görüyorsun ya, ailede herkes genellikle iyi. Öyleyse neden küçük İsa bize yakınlık göstermiyor? Dr. Faulhaber'in evine gidersin masanın bir sürü şeyler tepeleme dolu olduğunu görürsün. Villas-Boaslarda da öyle. Dr. Adaucto Luz'dan hiç söz etmeyelim." İlk kez, Totóca'nın ağlamak üzere olduğunu gördüm. "Bu nedenle, küçük İsanın yalnız iş olsun diye yoksul doğmak istediğini düşünüyorum. Sonra da, yalnızca zenginlerin zahmete değdiğini görmüştü... Neyse, bırakalım bunları. Belki söylediklerim çok günah.
José Mauro de Vasconcelos (درخت زیبای من)
Peki kimdi, ilk kez bir ayrılık anında bedeninin yanında öylece uzanmış duran, her şeyden bir haber kolunu havaya kaldırarak elini açıp boşluğun içinde sağa sola sallama hareketiyle eşlik eden o adam kimdi?.. Ya da bir kadın olmalı. Evet kadın olmalı. Bir erkeğin yaratıcılığını haddinden fazla zorlayan bir buluş olurdu bu.(...) Beden dili denen şey baştan aşağı bir hikaye değilse eğer, sözcüklerin diline dökülebilir bir anlamı olmalı bu hareketin. Ben gidiyorum ve sen yokluğumda geçen zamanın her saniyesinin altında ezileceksin
Süheyla Acar (Şapkasız Yalanlar)
Doğruluk yolunu seçişim, doğru olma duygusundan çok gerçeği sevmeme dayanır; gerçekten, uygulamada, eğriyle doğrunun soyut kavramlarını değil, vicdanımın ahlak alanındaki yolunu izledim. Çoğu kez, masal anlattım; ama pek az yalan söyledim.” Bu ilkeye uymakla başkalarına birçok silah vermiş olsam da, kimseye zararım dokunmadığı gibi, kendime ed hak ettiğimden çok hiçbi üstünlük vermedim. Bana göre, gerçeğin erdem olması, yalnızca bu yolla sağlanır. Başka herhangi bir yolsa gerçek, ne iyiliğe ne de kötülüğe hizmet eden bir kavramdır.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Zekice bir kitap yazmışsın, Bon-Bon,” diye devam etti Majesteleri, dostumuzun omzuna, o verilen emri tam anlamıyla yerine getirdikten sonra bardağını bırakırken hafifçe, bilgiç bir tavırla vurarak. “Kesinlikle zekice bir kitap. Tam benim sevdiğim türden bir eser. Ancak özdeğe ilişkin tasarımın geliştirilebilir ve fikirlerinin pek çoğu bana Aristoteles’i anımsatıyor. O filozof en yakın tanıdıklarımdan biriydi. Onu hem korkunç huysuzluğundan, hem de pot kırmak gibi eğlenceli bir yönünden dolayı severdim. Bütün o yazdıkları arasında tek bir somut gerçek var ki, onun ipucunu da kendisinin absürdlüğünü sevdiğim için ben verdim. Pierre Bon-Bon, hangi yüce ahlâki gerçekten bahsettiğimi biliyorsun sanırım, değil mi?” “Bildiğimi söyleyemem –” “Evet! – Aristoteles’e insanların hapşırırken gereksiz fikirleri burunlarından dışarı attığını söyleyen bendim.” “Bu –hık!– gerçekten de doğru,” dedi metafizikçi, kendisine bir bardak daha Mousseux koyarken ve ziyaretçisinin parmaklarına enfiye kutusunu sunarken. “Platon’a da,” diye devam etti Majesteleri, enfiye kutusunu ve içerdiği iltifatı alçakgönüllülükle geri çevirerek, “Platon’a da bir zamanlar arkadaşça hisler beslemiştim. Platon’la tanıştın mı Bon-Bon? – Ah! Hayır, binlerce kez özür dilerim. Benimle bir gün Atina’da, Parthenon’da karşılaştı ve bana bir fikirden bunaldığını söyledi. Ona ο νους εδτιv αυλος‘yu* yazmasını önerdim. Bunu yapacağını söyleyip eve gitti, ben de piramitlere çıktım. Ama vicdanım beni bir arkadaşa bile olsa birine gerçeği söylediğim için kınadı ve apar topar Atina’ya geri dönüp ‘αυλος’yu yazarken filozofun sandalyesinin arkasında durdum. Kağıda parmağımla dokunarak ters çevirdim. Böylece cümle şimdi ‘ο νους εδτιv αυγος’** olarak okunuyor ve gördüğün gibi, metafiziğinin temel doktrini.” “Hiç Roma’da bulundunuz mu?” diye sordu restaurateur, ikinci Mousseux şişesini bitirdikten sonra dolaptan büyük bir şişe Chambertin alırken. “Sadece bir kez, sevgili Bon-Bon, sadece bir kez. Bir ara” –dedi Şeytan, sanki bir kitaptan okurcasına– “bir ara beş yıllık bir anarşi dönemi olmuştu ve o sırada bütün memurlarından yoksun kalan cumhuriyetin halkın seçtiklerinden başka yargıcı yoktu. Bunlar da yasal idari yetkiye sahip değildi – o zaman, Mösyö Bon-Bon – yalnızca o zaman Roma’daydım ve bu yüzden onun felsefesine ilişkin dünyevi bir tanıdığım yok.” “Epicurus hakkında ne –hık!– ne düşünüyorsunuz?” “Kimin hakkında?” dedi şeytan şaşkınlıkla, “Epicurus’ta kusur bulmak istiyor olamazsın! Epicurus hakkında ne düşünüyormuşum! Beni mi kastediyorsunuz bayım? – Epicurus benim. Diogenes Laertes tarafından adı anılan üç yüz bilimsel incelemenin herbirini yazan filozof benim.” * Ruh bir flüttür. ** Ruh parlak bir ışıktır.
Edgar Allan Poe (Bon-Bon)
Aradan onca yıl geçti ama hala içini okuyabiliyorum. Eskiden, böyle yaptığımda, yüzünde hep sevinçle dehşet karışımı bir şaşkınlık belirirdi. Bu dehşet, aramızda bir mesafe yaratabilir, sınır koymak istediğine işaret edebilirdi. Ama sen kendi duyduğun dehşetin farkında değil gibiydin, ya da ayıran bir şey olduğu için kabul etmek istemiyordun. Ve ilk fırsatta, senin de benim içimi okuyabildiğini göstermeye çalışırdın. Çoğu kez bunu başarırdın da. Ama bazen ve gitgide sıklaşan bir tempoda, benim içimi değil, bendeki senin içini okuyordun.
Pascal Mercier (Der Klavierstimmer)
Ot minderimle kerevet tahtası arasında sanki kumaşa yapışmış nerdeyse saydamlaşmış bir gazete parçası buldum. Geçmiş bir polis olayını anlatıyordu. Baş tarafı yoktu. Ama, olay herhalde Çekoslovakya'da geçmiş olmalıydı. Adamın biri para kazanmak için bir Çek köyünden ayrılmış. Yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyle birlikte köyüne dönmüş. Annesi kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. Adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele bırakıp annesinin oteline gitmiş. İçeriye girince annesi kendisini tanımamış. O da, şaka olsun diye bir oda tutmuş, paralarını da göstermiş. Geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. Sabahleyin, karısı gelip olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. Ana kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış. Bu öyküyü binlerce kez okudum sanıyorum. Öykü bir yandan gerçeğe uymuyordu, bir yandan olağan bir şeydi. Kısacası, bana kalırsa, yolcu bunu biraz da hak etmişti. İnsan hiçbir zaman böyle oyun oynamamalı.
Albert Camus
Tek bildiği, dünyada her şeyden çok sevdiği bir şeyden koparılıp alındığı, atılan her adımda aralarındaki mesafenin biraz daha arttığıydı. Bağırıp çağırıyor onu bırakmaları, geri dönmesine izin vermeleri için yalvarıp yakarıyordu ama kulak asan yoktu. Gözlerini son âna kadar kafesten ayırmadı. Onu taşıyan adamın omzu üstünden baktı durdu, karanlığın içinde gözlerini zorladı ve -sonrasında bundan hiç şüphe duymadı Lucrezia-kaplanın da ona son bir kez baktığını, sonra da çizgili kuyruğunu kırbaç gibi şaklatıp karanlık inine dönerek gözden kaybolduğunu gördü
Maggie O'Farrell (The Marriage Portrait)
Sherwood Anderson ismini ilk kez Bukowski ya da Hemingway'den duyduktan sonra tanıdım. Amerikan edebiyatına yön veren bir yazar. Nitekim Faulkner'ın da etkilendiği bir isimmiş. İlk okuduğum Winesburg, Ohio kitabından sonra bu kitabı beğenmemek değil de biraz daha az beğendiğimi söyleyebilirim. Daha çok cümleleriyle görkemli bir hâl alan bir eser. Grotesk bir edebiyat Anderson'unki ve şiirsel bir yazı tipiyle görkemli bir hâl alıyor elinizdeki. Önceki kitapta yer eden kısa öyküleri de var yani biraz gölgeli ama Türkçeye kazandırıldığı düşünüldüğünde heyecanınızı gölgeleyemiyor.
Sherwood Anderson (Death in the Woods)
Nötron Yıldızları kendi ekseninde inanılmaz bir hızla dönerler. Bunun da tek sebebi nötron yıldızını oluşturan asıl yıldızın çekirdeğine çökmeden önceki açısal momentumunun (yani kendi ekseni etrafında dönmesine sebep olan kuvvetin) nötron yıldızına dönüşmesi sonrasında da aynı kalmasıdır. Yani tıpkı, dönen bir buz patencisinin, kollarını kapattığında daha hızlı dönmeye başlaması gibi. Bu sebeple nötron yıldızı açısal momentumunun etkisi ve buna oranla hacminin çok küçük olması sebebiyle saniyede onlarca kez dönmek zorunda kalacaktır. Yıldızın dönüşleri sırasında kaybettiği enerji, evrene düzenli radyo dalgaları olarak yayılır.
Anonymous
İyi İnsan Doğruları söylediğinizde etrafınızda kimse kalmaz. O yüzden gerçekten ‘’iyi insan’’ diye tabir edilen kişiler hep yalnızdır. Birliktelikler içinde yavşaklığı barındırır ve insanlar bu duruma ister istemez katlanır. Kendinden vermek böyle bir şey, sen ona iyisin, o sana iyi. Aslında eksiğiniz çok ve her gün bir kez daha kandırıyorsunuz birbirinizi, dışarıdan bakınca çok iyi bir çiftsiniz, yalancılık böyle bir şey. Sahte gülüşler var muhabbetlerin arasına karışan, yapmacıksın bazen. Ve ben doğrucuyum, bedeli yalnızlık olsa da... Arkamda edilecek küfür kalsın istemem, doğruyu söylerim ve yalnızlığımla bölüşürüm bütün küfürleri... Her şeyi karşına almak böyle bir şey
Anonymous
Tırtıl'la Alice sessizlik içinde bir süre bakıştılar; neden sonra Tırtıl, nargilesinin marpucunu ağzından çıkarıp, cansız, uykulu bir sesle Alice'e 'Kimsin sen?' diye sordu. Bu soru, sohbete koyulmak için çok da cesaret verici bir başlangıç değildi. Alice, oldukça mahcup bir tavırla şöyle dedi: 'Şey efendim, yani aslında şu an tam bilmiyorum. En azından bu sabah kalktığımda kim olduğumu biliyordum, ama o zamandan beri birkaç kez değiştim galiba.' 'Ne demek istiyorsun?' dedi Tırtıl sert bir tavırla. 'Kendinden söz et bakalım.' 'Kendimden söz edemem, efendim,' dedi Alice, 'çünkü ben ben değilim ki, anlatabiliyor muyum?' 'Anlatamıyorsun,' dedi Tırtıl. 'Özür dilerim, ama daha fazla açıklayamayacağım,' diye yanıt verdi Alice kibarca, 'çünkü kendim bile anlamıyorum ki bu durumu;bir gün içinde bu kadar farklı boylarda olmak insanın kafasını allak bullak ediyor.' 'Etmez,' dedi Tırtıl. 'Pekala, size henüz öyle gelmiyor olabilir,' dedi Alice, 'ama düşünün ki önce bir krizalite -hani bir gün dönüşeceksiniz ya- sonra da bir kelebeğe dönüşmek zorunda kaldığınızda, sanırım kendinizi biraz tuhaf hissedersiniz, öyle değil mi?' 'Hiç de hissetmem,' dedi Tırtıl. 'Peki, belki sizin duygularınız farklı olabilir,' dedi Alice, 'tek bildiğim, bunların bende tuhaflık yarattığı.' 'Sen!' dedi, Tırtıl tepeden bakarak, 'Kimsin sen?' Bu soru her şeyi yeniden başa döndürmüştü.
Lewis Carroll (Alice’s Adventures in Wonderland / Through the Looking-Glass)
O zaman anılarımızdan vaz mı geçmeliyiz?" diye söze girdi Genç Prens, çiçeğin ve arkadaşının anısı onun için çok değerli olduğundan böyle bir soru sormuş olmalıydı. "Hayır, tüm iyi anılarını ve mutluluk veren tecrübelerini, kendini yalnız hissettiğin, zorluk çektiğin anlarda sana teselli verebilmeleri için her zaman yanında taşıyabilirsin. Kaçınman gereken, sana güvence sunan geçmişe takılı kalmaktır; aksi takdirde oraya mahkûm kalabilir ve yaşadığın anın sana sunacağı tecrübeleri reddedebilirsin. Geçmiş güven verir; çünkü artık bitmiş, ölmüştür. Bazıları hayatın acı ve mutluluk dolu sınırsız olasılığını içeren öngörülemezliği yerine, ölümün güven veren sessizliğini tercih eder." Daha sonra ekledim: Anıların şimdiki anın mutluluğuna zarar verebilecekleri başka bir durum da geçmişte hissettiklerinin aynısını hissetmeye çabalamandır. Boş yere verilen bir uğraştır bu. Bir nehirden akan suyun asla aynı olmaması gibi, hayattaki durumlar da hiçbir zaman birbirinin tıpatıp aynısı olmaz. Gel gör ki geçmişteki tecrübelerin aynısını yaşamak için kendilerini onlara mahkûm etmiş o kadar fazla insan var ki... Zihinlerini hapsettikleri eski hayatları sebebiyle, belki de daha mutlu olacakları yeni hayatı yaşamak ve keyif almaktan alıkoyarlar kendilerini. Bir kez orada yemek bulduğu için, biraz daha ileride yeni bir şeyler aramak yerine, sürekli aynı yere dönerek sonunda açlıktan ölen bir hayvana benzer bu insanlar.
A.G. Roemmers (El regreso del joven príncipe)
Terrence Moran, "yapısı gereği imajı ve parçayı güçlendirmeye yatkın olan medyayla tarihsel bir perspektif edinemeyiz" derken tam hedefi vurmaktadır. Moran'a göre kalıcılık ve bir bağlam olmayınca "elde bulunan bilgi parçaları mantıklı ve tutarlı bir bütün oluşturacak şekilde birleştirilemez." Hatırlamayı reddetmediğimiz gibi, hatırlamayı tamamen yararsız buluyor da değiliz. Onun yerine, hatırlamaya uygun varlıklar olmaktan çıkarılıyoruz. Çünkü, hatırlamak nostaljiden daha fazla bir şeyse eğer, kesinlikle bir bağlamsal temel; olguların onun için düzenlenip modellerin ondan çıkarılabileceği bir şey gerektirir. İmaj politikası ve anlık haberler ise böyle bir bağlam sunmaz. Bir ayna yalnızca bugün giydiklerinizi yansıtır. Dün giydikleriniz konusunda sessizdir. Bu varsayımların bir anlamı varsa, o zaman Orwell bu noktada, en azından Batı demokrasileri açısından bir kez daha yanılmıştır. Orwell tarihin yıkılışını önceden görmüştü, ama bunu devletin yapacağına, Hakikat Bakanlığı türünde bir kurumun sistemli bir biçimde işe yaramayan olguları yasaklayıp geçmişin kayıtlarını sileceğine inanıyordu. Ancak Huxley'in daha doğru öngörüsüyle, hiçbir şeyin kaba yolla uygulanmasına ihtiyaç duyulmayacaktır. Halka bir imaj, ivedilik ve terapi politikası sunmayı amaç edinmiş, görünüşte hayırlı gibi gelen teknolojiler, tarihi aynı derecede başarılı biçimde, belki daha kalıcı olarak ve hiçbir itirazla karşılaşmadan yok edebilirler.
Neil Postman (Televizyon Öldüren Eğlence: Gösteri Çağında Kamusal Söylem)
Bağ koptu, özlemle, güçlü, cesur, görkemli, kanat çırparcasına ilk kez izin verilmiş bir kuş gibi uçuyor Cordelia. Uç kuş, uç! Doğrusu bu muhteşem uçuş benden kaçıp gitme olsaydı acım sonsuz derin olurdu. Pygmalion’un sevgilisinin yeniden taşlaşması gibi olurdu benim için. Ben onu hafiflettim, bir düşünce kadar hafiflettim; bunun, benim düşüncemin bana ait olması gerekmez mi? Umutsuzluğa kapılacak bir şey olur. Bir an öncesi beni meşgul etmezdi, bir an sonrası ise bana dert olmayacak, ama şu an -şu an- benim için sonsuza dek süren an. Ama o uçarak benden kaçmıyor. Uç o zaman kuş, uç; kanatlarının üstünde gururla yüksel, havanın yumuşak duvarlarından süzülerek geç, çok geçmeden yanındayım, çok geçmeden, o derin yalnızlıkta seninle birlikte saklanacağım!
Anonymous
Bir kez, tüm bu Bay Vinson'ları atlattıktan sonra, gönlünde yatan türden bilgiye adım adım yaklaşmaya başlayacaksın; yani, istiyorsan, arıyorsan ve bekliyorsan onu. Diğer pek çok şeyin yanında, insanların davranışları karşısında aklı karışan, korkuya kapılan, hatta asta olan ilk kişinin sen olmadığını anlayacaksın o zaman. Bu konuda hiç de yalnız değilsin. Heyecan ve dürtüyle öğrenmek isteyeceksin. Aynı senin şimdiki durumunda, pek çok, pek çok insan ahlaksal ve ruhsal sorunlarla karşılaşmış. Ne mutlu ki, bazıları bu sorunları yazmışlar. Onlardan öğreneceksin bunları; eğer istersen. Aynı biçimde, bir gün senin önereceğin bazı şeyleri başka birinin gelip senden öğrenmesi gibi. Ne güzel bir düzen bu, sırayla, karşılıklı. Ve, eğitim de değil bu. Tarih bu. Şiir bu.
J.D. Salinger (The Catcher in the Rye)
Doğru adamla öteki arasındaki fark şudur: Toplum insanı, kendinden hiçbir özveri istemeyen gerçeğe kesin olarak bağlıdır; daha ileri gidemez; oysa benim düşündüğüm insan, gerçeğe, ancak feda olması gerektiğinde hizmet eder. Onda beğendiğim gerçek aşkı, böyle bir gevşeklikle nasıl bağdaşır diyeceksiniz. Bu bulaşıcı aşk, yalancı mı? Hayır, saf ve temizdir; ama, adaletin sözcüsü olduğundan, çoğu kez "söylencesel" olmakla birlikte, sahte olmak istemez. Onun için gerçek ve adalet sözleri eşanlamlıdır; her ikisini de gelişigüzel kullanır. Tapındığı kutsal gerçek, herkesin hakkı olanı herkese eksiksiz tanımaktır. Kimseye zarar vermek istemediği için başkasına karşı da sahtelik etmediği gibi, kendisinin olmayanı kabul etmediği için kendi benliğine karşı da sahte değildir.
Jean-Jacques Rousseau
...senin üzerinde bırakmasını istediğim etkiyi sözlerimin bırakmasına izin ver lütfen. O sözleri direnmeden benimsemeni ve onlara, senin bana üstün geldiğin bir oyundaki hamlelermiş gibi davranmamanı istiyorum. Sözlerim senin içine, durgun bir göle düşercesine düşmeliler, halka halka yayılmalı, dalgalar yaratmalılar ve bütün bunlar gerçekleşirken senin hiçbir şeye müdahale etmemeni, yanıtını sadece sözlü vermekte değil içinden vermekte de aceleci davranmamanı, olanların etkisi yayılıp sen söylediklerimi gerçekten anlayana kadar beklemeni istiyorum. Yapacak mısın bunu Patrice? Benim için yapacak mısın? Bir kez, bir tek kez seni bir kalkan gibi koruyan söz ustalığını kenara itecek, incitilmene ve eğer kaçınılmazsa da yaralanmana izin verecek misin? Birbirimizden kurtulabilmemiz için?
Pascal Mercier (Der Klavierstimmer)
Bir gün, karşısına o güne dek gördüğü en güzel kelebek çıkmış. Kelebek o kadar farklı ve güzelmiş ki, adam onun eşsizliğinden büyülenmiş. Nereye uçsa, adam da peşinden tam bir sarhoşluk içinde onu izliyormuş… Kelebek, başta korktuğu için kaçıyormuş adamdan. Bir süre sonra anlamış ki adamın derdi ona zarar vermek değil. Güzelliğine duyduğu hayranlık yüzünden geliyor arkasından. Ama kelebek bu işte, korkak! “Son bir kez daha uçayım da, emin olayım bunun niyetinden…" demiş. Kanatlanır kanatlanmaz dönüp arkasına bakmış. Bir de ne görsün? Adam bir uçurumdan aşağı yuvarlanmıyor mu! Üzüntü içinde bir çiçeğin üzerine atmış kendini kelebek, bir daha göremeyeceği büyük hayranı için gözyaşları dökerek... “Sonuçta üç gün değil mi ömür?" demiş kendi kendine, "Ölümüne korkacağıma, ölümüne sevseydim ya!
Kılıç Arslantürk (Acıyan Yerini Bul)
Suçlu, atmosferdi: bütün çevremizi dolduran, binbir farklı şekilde tezahür eden, anonim ruh haliydi; kitlesel birliğin, içine çeken ve sürükleyen seliydi. Bu sel, kendisine kapılmaya teşne herkese görülmemiş, duyulmamış hisler bahşederken, dışarıda kalanları bir sıkıntı ve yalnızlık vakumunda neredeyse boğuyordu. Halkımızın kitle psikozları yaratma konusundaki tuhaf yeteneğini ilk kez hissediyordum. (Bu kabiliyet belki de onun, kişisel mutluluk babındaki yeteneksizliğini dengelemeye çalışıyordu.) İnsanın böyle şenlikli ve herkesi kapsayan bir cinnetten kendisini uzak tutması mümkün müydü, hiçbir fikrim yoktu o zaman. Bu kadar açık şekilde mutluluk veren ve böyle sıradışı şenlikli sarhoşluklar bahşeden bir fenomenin, vahim veya tehlikeli bir yönü olabileceği aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Sebastian Haffner
Sen hiçliği gördün mü oğulcuk?" "Evet, birçok kez." "Nasıl görünüyor?" "Sanki körmüşsün gibi." "Pekalâ... oraya düştünüz mü size o yapışır işte; hiçlik. Sizler insanları, hayalle gerçeği ayırt edemeyecek kadar kör eden bulaşıcı bir hastalık gibisiniz. Size orada ne diyorlar, biliyor musun?" "Hayır," diye fısıldadı Atreju. "Yalan!" diye hırladı Gmork. Atreju kafasını sallayarak karşı çıkıyordu. Dudaklarındaki bütün kan çekilmişti. "Bu nasıl olabilir?" Gmork, Atreju'nun korkmasından keyifleniyordu. Bu konuşma onu görünür bir biçimde canlandırıyordu. Kısa bir süre sonra devam etti: "Sana orada ne olacağını mı soruyorsun? Ama burada nesin ki sen? Siz, Fantazya varlıkları, nesiniz ki? Hayallersiniz siz, şiir evrenindeki buluşlar, bitmeyecek bir öyküdeki şekiller! Kendini gerçek mi sanıyorsun oğulcuk?
Michael Ende
Önünde üzerinde acil ve çok acil yazan zarflar gelip gitmeye başladığı zaman, ona türlü türlü raporlar, yazışmalar hazırlamasını, davaları incelemesini, sanki alay eder gibi "not" adı verilmiş, ama iki parmak kalınlığında olan defterleri doldurmasını emrettikleri zaman daha da şaşırdı Oblomov; üstelik bunların hepsinin hemen olması, bir yerlere yetişmesi, hiçbir şekilde yarıda bırakılmaması gerekiyordu: bir iş elinden çıkar çıkmaz, hemen acilen bir başkası sarılıyordu eline, sanki onda bunu bitirmek, göndermek ve üçüncüye atılmak gücü varmış gibi - ve bunun sonu hiç gelmiyordu! Bir-iki kere onu geceleyin kaldırdılar, "not" yazmasını emrettiler, birkaç kez de ulak gönderip misafirlikten çağırdılar onu, hep bu notlar yüzünden. Bütün bunlar onda büyük bir korku ve sıkıntıya yol açtı. "Ne zaman yaşayacağım? Yaşam ne zaman?" diye düşünüyordu.
Ivan Aleksandrovič Gončarov (Oblomov)
o sırada benim için öylesine bambaşka, yeni bir insandı ki, üstelik de yıllar yılı hiçbirine duyduğum kadar hayranlık duyduğum öyle bir ailenin adını taşıyordu ki, o an işte benim kurtarıcım, dedim içimden. şehir parkının sırası üzerinde otururken birden tekrar bütün bunların apaçık bilincine vardım ve şu dokunaklı halimden, eskiden hiçbir zaman içime girmelerine izin vermediğim ama şimdi zorla, sıkış tıkış içime soktuğum büyük laflardan da utanmadım, şu anda bana müthiş iyi geliyorlardı, onların üzerimdeki etkisini hafifletmeye kalkışmadım. serinleten bir yağmur gibi bütün sözcüklerin üzerimden kayıp gitmelerine izin verdim. ayrıca bugün düşünüyorum da, hayatımızda gerçekten önemi olmuş kişilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez, kaldı ki çoğu kez bu bir tek el bile bu insanları onun üzerinde sayabileceğimize inanma sapkınlığımıza karşı koyar, çünkü açık konuşmak gerekirse büyük olasılıkla tek parmak bile yetecektir bu iş için. ama çok iyi bildiğimiz gibi, bu tür hastalıklı saçmalar olmadan da dayanma noktası zaten epeyce zorlanmış beyinlerimizin, yaş ilerledikçe daha da güçleşen olmadık cambazlıklarıyla, kendimize katlanılabilir bir durum yaratıyoruz ve zaman zaman her şeyden tamamıyla vazgeçmemek için üç ya da dört kişide karar kılıyoruz. bu üç dört kişi bize uzun vadede bir şeyler, bir şeyler değil çok şeyler vermişlerdir, hatta dünyamızın kritik noktalarında bizim için hayatın anlamı, hatta hayatın ta kendisi olmuşlardır, ama unutmayalım ki bu bir avuç içi ölüler olur çoğunlukla, yani uzak ya da yakın tarihte ölmüş kişiler, çünkü acı tecrübe bize öğretmiştir ki, değerlendirmemize bugün hala yaşayanları, varlığımızı yanlarında sürdürdüğümüz kişileri sokarsak, tümden, en acı ve gülünç biçimde yanılırız.
Thomas Bernhard
...Hepimiz zorlu geçen bir çalışma gününden sonra yorgun düşmüş, acıkmıştık. Dayımın parasız dönüşünden sonra umut bağladığımız Asiye'den de, dilenci Hatice Nine'den de bir ışık göremeyince, ailece koskoca yuvarlak tahta bir sofranın çevresinde yerlere oturduk; annem, dayım, halam, ben. Sofranın tam ortasına bir avuç tuzla, biraz karabiber karıştırıp koydular, birkaç soğanı yumruklayıp parçaladılar. Koskocaman ekmekler elle bölünerek paylaştırıldı,ortadaki tuz biber karışımına soğan baınlarak yenmeye başlandı. Lüks olarak da adam başına üç zeytin.Zeytini küçük dişlerimle üç-dört parçaya bölmeyi öğrenmiştim. Bu yemek önceleri biraç kez büyük bir iştahla yendi. Ama sık sık yinelemeye başlayınca, "Nedir, dayı, her akşa her akşam bunu yiyoruz," diye sızlandım. Adının 'çoban böreği' olduğunu öğrendiğim bu lezzetli yemeği, yarım yüzyıl sonra bile eski günlerin anısını yaşayıp yine aynı tadı alarak yediğim olmuştur.
Kemal Demirel (Piano Piano Bacaksız (Evimizin İnsanları) - The People of Our Home)
Erkeklerin çoğu bir genç kızın tadını, bir bardak şampanyaymış gibi, bir tek köpürme anında alırlar yalnızca; ah evet; bu gerçekten güzel bir şeydir ve kuşkusuz, birçok genç kızla en çok yapılabilecek şey budur. Ama burada daha fazlası var. Eğer kişi açıldığa ve saydamlığa dayanamayacak kadar zayıfsa o zaman kapalılık uygulanır ve kız buna açıkça dayanabilir. Aşkta kendini teslimiyet ne denli fazlaysa, aşk o ölçüde ilginç hale gelir. Bu anlık zevk, fiziksel anlamda değilse de en azından tinsel anlamda, bir tecavüz olayıdır ve tecavüzde yalnızca hayali bir zevk vardır; çalınmış bir öpücük gibi, içinde özü olmayan bir şeydir. Hayır; bir kızı özgürlüğünü kazanması için tek bir şeyi, kendim teslim etmeyi gerçekleştirecek duruma getirdiğiniz, tüm mutluluğunun buna bağlı olduğunu hissettiği, boyun eğmek için nerdeyse yalvardığı ama yine de özgür olduğu bu anda ilk kez zevk vardır, ama bu daima tinsel bir etkiye bağlıdır.
Anonymous
-Yürüyebileceğimden emin değilim. -Öyleyse seni taşırım. -Aşk bu mu? -Aşk nedir, bilmiyorum artık. Bir hafta önce pek çok fikrim vardı. Aşk nedir, nasıl kalıcı kılınır. Şimdi aşığım ve en ufak bir fikrim yok. Şimdi aşığım ve bu konuda bir aptaldan farkım yok. .... Dolunayın gerçekleştiği güne, Ay’ın ne büyüdüğü ne de küçüldüğü güne, Babilliler “yürek dinlencesi” anlamına gelen Sabat adını vermişlerdi. Bu günde Ay tanrıçasının, Babil’de bilinen adıyla Ay’daki kadın İştar’ın adet gördüğüne inanılırdı; çünkü neredeyse her eski ve ilkel toplumda olduğu gibi Babil’de de çok eski zamanlardan beri bir kadının aybaşı kanaması geçirirken çalışması, yemek pişirmesi ya da yolculuk etmesi tabu sayılırdı. Bildiğimiz Sebt gününün kökeni olan Sabat’ta erkekler de kadınlar gibi dinlenmek zorundaydı; çünkü Ay adet görürken tabu herkes için geçerliydi. Başlangıçta (ve doğal olarak) ayda bir kez gözlemlenen Sebt, daha sonra Hristiyanlar tarafından Yaratılış mitleriyle birleştirilip işe yarar bir şekilde haftalık hale getirildi. Böylelikle günümüzde sert adaleli, sert kasketli, sert zihinli erkekler, adet görmeye ilişkin arketip psikolojik bir tepki sayesinde pazar günleri işe gitmekten kurtulmuşlardır. .... Lüzumlu ve lüzumsuz delilikler vardır. İkinci gruba girenler Güneş karakteri taşır birinci gruba girenlerse Ay ile bağlantılıdır. Lüzumsuz delilikler, hırs, saldırganık ve ergenlik öncesine özgü endişeden oluşan gevrek bir karışımdır, çok uzun zaman önce atılmış olması gereken bir çöp yığınıdır. Lüzumlu delilikler, kişinin, akranları ne kadar kaçık bulsa da erdemli ve doğru olduklarını içgüdüleriyle sezdiği dürtülerdir. Lüzumsuz delilikler insanın başını kendisiyle belaya sokar. Lüzumlu delilikler insanın başını başkalarıyla belaya sokar. İnsanın başının başkalarıyla belaya girmesi her zaman daha iyidir. Hatta lüzumlu olabilir. Şiir, şiirin iyi yazılmışı, Ay özelliklerini taşır ve lüzumlu deliliklerle ilgilidir. Gazetecilik Güneş özellikleri taşır (Güneş adında pek çok gazete varken hiçbirinr Ay adı verilmemiştir) ve lüzumsuzluklara adanmıştır. .... Saygı ve itaat yeminleri etmek yerine, yardım ve yataklık edeceğimiz sözünü vermeliyiz belki.. .... "Dünyanın öbür ucuna dek onun peşinden gideceğim." diye hıçkıra hıçkıra ağladı. Evet şekerim ama dünyanın bir ucu yok. Kolomb bunu saptamıştı. .... (Mutluluk gözyaşları sahne sağından çıkar. Şaşkınlık gözyaşları sahne solundan girer, yer ışıklarına doğru ilerler.) .... Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Geride bıraktığımız yirmi yüzyıl. Peki ya sonra? Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Federal kodeste yirmi ay. Genç bir kızın boğazından aşağı yuvarlanan yirmi kadeh tekila. Hazreti İsa'nın son kez kıç üstü oturuşundan bu yana yirmi yüzyıl geçmiş ve onca zaman sonra bizler tutkunun çekip gittiğinde nereye gittiğini hala bilmiyoruz. .... Ahmaklar, örgütlü davalara hizmet konusunda en uygun kişilerdir; çünkü nadiren yapacak daha yaratıcı bir işleri olur ve böyle bir işleri olsa bile dar görüş nedeniyle kısıtlandıklarından o işi muhtemelen yapmazlar. .... Bernard'ın dolunay ışığının dört buçuk metre yükseklikteki kırk vatlık bir ampule eşit olduğunu söylediğini hatırladı. .... "Bak hayatım, sevgilin nam salmış biri. Orospu çocuğunun her şeyden bomba yapabileceği söyleniyor." .... Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyeydi. .... Bir nefes sigaraya, bir lokma yemeğe, bir fincan kahveye, bir parça göte ya da temposu hızlı bir öyküye ihtiyaç duyduğu halde nasibine hepi topu felsefe düşen her zeki kişinin yapacağı gibi dik dik bakıyorlardı ona. .... İnsan kendi kurallarını da bozamadıktan sonra kimin kurallarını bozabilirdi?
Tom Robbins (Still Life with Woodpecker)
Sanırım çoğu erkek, bir aile sahibi olduğunu kavrayamıyor. Erkeklerin ıstırabı, bir kadını sevmeleriyle başlıyor. Bu ıstırap akıllarına bir nebze yatıyor çünkü onlara haz veriyor ve tatmin de ediyor. Daha sonra erkekler sevdikleri kadınla evleniyorlar. O kadar kolay olmasa da bunu da hâlâ anlayabiliyorlar. Sonra kadın iki ya da ikiden fazla çocuk doğuruyor. Erkekler bu süreçten sonrasını artık anlayamıyorlar. Zira şimdi sofraya dört, beş kişi oturuluyor, kalabalık akşam yemekleri yeniyor. Çocukların bir süre sonra onlara baba demesini yadırgıyor erkekler. Sonra karılarını suçlamaya, çocuklarını korkutmaya başlıyorlar. ----- Olağanüstü şeyleri bizzat yaratmamız gerekiyor yoksa dünyada karşımıza çıkmıyorlar. ----- Traudel, benim uzun süre işsiz kalmamdan, bunu biraz da onun yeterince para kazanmasına güvenerek kasten yapmamdan korkuyor gibi. ----- Traudel’i asla affedemeyebili rim. Kendimi onun tarafından ihanete uğramış hissediyorum. İhaneti, size itiraf edilmiş ama başkasına yapılmışsa kaldırabilirsiniz ancak. Fakat bir ihanetin kurbanıysanız, size ihanet edene asla geri dönmezsiniz. Kıytırık menekşe kokusu aklıma daha da kıytırık bir fikir getiriyor: Belki de kendime yeni bir kadın bulmalıyım. Oysa yeni bir kadın için en ufak bir istek yok içimde. Herhalde aşkın aşağılamalarından geri çekiyorum kendimi. Ayrıca arada bir baş gösteren yeni bir kadın bulma fikri, biyografimin kibriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bir hayat hikâyesi klişesi, ----- Giriş salonunda bir sürü kederli insan otursa da ortamdaki keder akıl alır gibi değil. Keder herkesi kederlendiriyor, yani keder herkes için o kadar aşikâr ki, bu alenilik onu önemsizleştirip görünmez kılıyor. ----- Bir kez sevmiş olan ve hâlâ seven biri, kendini aşka elverişli bir hale getirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun sürdüğünü bilir. İnsan acı çekerken anlar, aşk için emek vermeye bir daha kolay kolay kalkışamayacağını.
Wilhelm Genazino (Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk)
Devrimin kaderi, kendi kendine tanımış olduğu bütün dinlenme anlarını silip geçmek, hedeflerini, elde edilir edilmez, daha da yükseltmek olmuştur. Başlangıçta, Kral’ın etkisiz hale getirilmesiyle, sonra tahttan indirilmesiyle üstüne düşeni yerine getirdiğini sanır devrim. Fakat altında tahtı, başında tacı olmayan bu zavallı tehlikesiz adam hâlâ bir semboldür; hele cumhuriyet, yüzyıllardan beri toprak altında yatan kralların kemiklerini bile çıkarıp çoktan toprak olanı bir kez daha yakmak istiyorsa, canlı bir kralın gölgesine bile nasıl tahammül edebilir ki? Böylece önderler, herhangi bir geri dönüşü kesin olarak önlemek için, XVI. Louis’nin siyasi ölümünün arkasından bedenen ölümünün de gelmesi gerektiği inancına varır. Kökten bir cumhuriyetçi için, cumhuriyet binası ancak harcı, kral kanıyla karılmışsa kalıcı olabilecektir; çok geçmeden daha az köktenci olan başkaları da, halkın gözüne girme yarışında geri kalmaktan korktuklarından, onlara katılır ve aralık ayında Louis Capet’nin mahkeme edilmesi kararlaştırılır.
Stefan Zweig (Marie Antoinette: The Portrait of an Average Woman)
...Fakat bir kez daha hissediyorum ki, bir ara vermeliyim, çünkü tek bir sözcüğün bile ne kadar çok anlama gelebileceğini, nasıl zıt yönlere çekilebileceğini fark edince korkuyorum. Şimdi, ilk kez bütünlük içinde bir şeyler anlatmaya kalktığımda, hareket halindeki yaşayan bir şeyi derli toplu bir halde saptamanın ne kadar zor olduğunu ancak fark ediyorum. Az önce ben, 7 haziran 1913 günü öğle saatlerinde bir fayton kiraladığımı yazdım. fakat bunda bile şimdiden bir belirsizlik var, çünkü üzerinden henüz 4 ay geçmiş olmasına rağmen ben epeydir o 7 haziran günündeki ben değilim artık, oysa hala o zamanki "bana" ait olan yazı masasının başında oturuyorum, o benin kalemiyle ve onun eliyle yazıyorum. O zamanki "ben"den, tam da bu olay nedeniyle tamamen koptum; artık ona dışarıdan, soğuk ve yabancı bir tavırla bakıyorum ve onu, hakkında pek çok esaslı şey bildiğim, ama yine de benim dışımda kalan bir yol arkadaşı, bir iş arkadaşı, bir dost olarak tasvir edebilirim. Bir zamanlarki "ben" olduğunu hiçbir şekilde hissetmeden onun hakkında konuşabilirim, onu eleştirebilirim veya yargılayabilirim.
Stefan Zweig (Olağanüstü Bir Gece)
İnsanın hayatının en güzel günlerini, saat dokuzdan beşe kadar tabureye oturup başkasının hesap defterine bir şeyler karalayarak harcaması! Çok tuhaf bir yol, yararlanması için insanın biricik hayatından, değil mi? Yoksa safça hayal mi görüyorum? Söyle bana, benim hayatımla, bir tutuklunun hayatı arasındaki fark nedir? Benim görebildiğim tek fark, ben kendimi zindana kapatıyorum ve asla hiçkimse beni dışarı çıkarmayacak. Bu ötekinden daha dayanılmaz bir durum. Çünkü kapatılsaydım - içeri tıkılsaydım, istemim dışında - hatta tekmeler atarak - bir kez kapı kilitlendi mi, her neyse beş yıllığına filan, bu gerçeği kabullenirdim, sineklerin uçuşuyla, geçitteki gardiyanın adımlarını saymakla, adımların çeşitlemelerine dikkat etmekle falan ilgilenirdim. Oysa göründüğü gibi ben kendi özgür istenciyle odadan içeri uçmuş böcek gibiyim. Duvarlara çarpıyorum, tavana kanatlarımı vuruyorum, şu tanrının dünyasında her şeyi yapıyorum, gerçekten, yeniden dışarı uçmak dışında. Ve tüm bu süre boyunca tıpkı o pervane gibi ya da kelebek gibi ya da her neyse o gibi düşünüyorum : "Hayatın kısalığı! Hayatın kısalığı!
Katherine Mansfield
...- bu hiçbir zaman sessizlik olmayan sessizlik çok çok büyüktü. Neredeyse görebiliyordu onu, zamanın ötesinden gelen, koskocaman sessizlik, yükseklerden aşağıya bakıyor, düşünceli düşünceli, kısacık tek bir hafta sonra çekip gidecek ve ondan sonraki hafta, yalnızlığın içinde hiçbir iz, hiçbir işaret bırakmayacak olan bu küçücük, bu gelip geçici insan topluluğunu izliyordu. Çünkü burası onun kendi memleketiydi, hiçbir zaman en küçük parçasına sahip olmamıştı ama onundu. Toprak sahibi olmak istememişti, sonunda toprağın başına gelecek felaketi açıkça gördükten sonra bile istememişti bunu, baltanın ve testerenin, kütükleri taşımak için yapılan tren yollarının, daha sonra da dinamitin ve traktör izlerininönünde vahşi toprakların yıldan tıla gerilediğini görmüş, gene de onlara sahip olmak istememişti, çünkü toprak kimsenin malı değildi. Herkese aitti; tek yapılacak şey onu iyi kullanmaktı, alçakgönüllülükle ve gururla. O zaman birden, neden hiç toprak sahibi olmak istemediğini, en azından insanların ilerleme dediği şeyin o kadarını durdurmak, en azından kendi ömrünün uzunluğu süresince toprağın kötü kaderine karşı koymak istemediğini anladı. Bunun nedeni, vahşi toprakların tam yeteri kadar olmasıydı. İkisini - kendini ve vahşi topreaklar- yaşıt gibi görüyordu- ilk soluğunu aldığı zamana göre ormanla kendi çağdaş değillerdi ama, avcı olarak, orman insanı olarak geçirdiği süre içinde ormanın yaşı kendine verilmişti, ve o da bunu, o yaşlı Binbaşı de Spain'den ve ona avlanmayı öğreten o yaşlı Sam Fathers'tan alıp, seve seve, alçakgönüllülükle, sevinçle ve gururla kabul etmişti: ormanla ikisinin ömrü aynı zamanda sona ermekteydi, gittikleri yer bir unutulma, bir hiçlik değildi, zaman ve mekandan bağımsız bir boyuttu; oradadelirmiş eski dünya adamları mermilere dönüştürsün diye pamuk ekmek için bozulup matematiksel karelere bölünmüş ağaçsız topraklarda bir kez daha her ikisi için bol bol yer bulunacaktı- bir süre tanıyıp sevdiği, kendilerinden biraz daha fazla yaşadığı eski insanların adları, yüzleri gene balta girmemiş yüksek ağaçların, göze bile geçit vermeyen sık çalılıkların arasında dolaşacak, ölümsüz avlar, yorgunluk bilmeyen köpeklerin yaygarasının önünde sonsuza dek koşacak, sessiz tüfeklerle vurulup düşecek, sonra Zümrüdüanka gibi gene kalkacaklardı.
William Faulkner (Go Down, Moses)
Yıllardır Amerikan filmlerinin nasıl renklendirildiklerini merak etmeden seyrederken, ilk kez yerli bir renkli film çekildiğinde pek çok sorunun peş peşe gelip, Pelin’in aklında kuyruğa girmelerinin Ömer’e göre basit bir açıklaması vardı. Tünel’den Karaköy Meydanı’na inen kadar Pelin’e bunun nedenini anlatmaya çalışmıştı. Türkiye gibi boynunu Avrupa’ya uzatmış, ancak kıçı açıkta kalmış bir ülke yaşayanlar için Amerika zaten uzak, renkli, pırıltılı bir hayaldi ve hayal perdesine düşen ışığı da tabii ki renkli olacaktı. Oysa Türkiye’de, kavruk kalmış bir coğrafyanın gazetelerinden birinde, mesela Akşam gazetesinin sarı sayfalarında, karanlık fotoğraflarla çevrelenmiş küskün haberleri okuyup da iki ay önce battığında seksen sekiz kişiye mezar olan Dumlupınar denizaltısının akıntı nedeniyle takılamayan kurtarma çanına kafayı takıp, Kore’de bitmeyen çarpışmalarda boş yere ölen Türk askerlerine üzülürken, İnönü’yle, Menderes’le siyah beyaz bir hayatın vurdulu kırdılı sahnelerinde ucuz bir figüran estetiğiyle yuvarlanıp giderken alıştıkları hayatın, birden Ayhan Işık’ın beyazperdedeki tıraşlı yüzüne vuran ışıkla da olsa renklendiğine inanmak zordu.
Hakan Yaman
Yalnızlık köşesinde düşünme, doğanın incelenmesi, evreni gözlemleme, yalnız yaşayan bir insanı, her zaman, nesnelere ve yaratana doğru atılmaya, her gördüğünün amacını, her duyduğunun nedenini tatlı bir kaygıyla araştırmaya iter. Talih beni yeniden dünya kasırgasına yuvarlayınca, yüreğimi oyalayacak hiçbir şey bulamadım. Boş zamanlarımın tatlı anısı, elimin altında bulanan ve beni yüksek görevlere, servete götürebilecek araçlara karşı ilgisizliğe yöneltti; bunlardan nefret bile ettirdi. Karmaşık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; ama, umutla yaşadığım günlerde bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuşsam da yüreğimin ne olduğunu bilmeksizin susadığı mutluluğu bulamayacağımı duyumsadım. Böylelikle, beni dünyadan bezdiren yıkımlarımdan önce de, her şey beni bu dünyanın ilgilerinden sıyrılmaya itiyordu. Yoksullukla zenginlik, bilgelikle sapkınlık arasında bocalayarak, yüreğimde hiçbir kötü eğilim bulunmadığı halde, alışkanlıktan ileri gelmiş kötü huylar taşıyarak, aklımın koyduğu ilkelere dayanmaksızın gelişigüzel yaşayarak, görevlerimi aşağı görmeksizin unutarak, ama çoğu kez onları kestiremeyerek kırk yaşıma geldim.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Bütün bu bitki inceleme gezilerim, dikkatimi çeken şeylerin bulunduğu yeren aldığım türlü izlenimler ve yol açtığı düşünceler, bunlara karışan olayların tümü, bende aynı yerlerde toplanan otlarla karşılaşıca tazelenen duygular bıraktı. Yüreğime, her zaman duygululuk veren o güzel görünümleri, ormanları, gölleri, korulukları, kayaları, dağları, bir daha göremeyeceğim; ancak, kendimi yeniden orada düşünmek için ot ve kök koleksiyonumu açmak yeter. Bu benim için bir tür anı defteridir. Beni bitkibilime bağlayan, dolaylı düşünceler zinciridir ki imgelemime onun en çok hoşlandığı düşünceleri toplayarak anımsatır: çayırlar, sular, ormanlar ve bütün bunların içinde bulunabilinen yalnızlık, sessizlik ve hele erinci belleğimde hep canlandırmaktır. Böylece, insanların bana yönelmiş kıyıcılığını, onlardan gördüğüm nefreti, düşmanlığı, kötü davranışları; kendilerine gösterdiğim sevginin ve içten bağların karşılığı olarak yaptıkları kötülükleri unutturuyor, beni eskiden birlikte yaşadığım insanlar gibi iyi ve sıradan insanlara, sessiz evlere bir kez daha, götürür gibi oluyor, bundan duyduğum hazzı tazeleyerek bir ölümlünün duyabileceği en kötü talihin içinde bile, hala mutlu ediyor.
Jean-Jacques Rousseau (Bir Yalnız Gezerin Düşleri)
Ancak denebilir ki, bu bir ölçme güçlüğü olup klasik nedensellik ilkesini temelde zedeleyici nitelikte değildir. Daha önce de belirtildiği gibi, klasik determinizm, hareket eden bir cismin başlangıç durumunu hatasız ölçebilirsek, gelecekte herhangi bir andaki durumunu da kesinlikle belirleyebiliriz, demektedir. Biz bir elektronun gelecekte herhangi bir andaki durumunu kestiremiyorsak bunun nedeni başlangıç koşullarını saptayamamamızdır. Bu ise ilkece bir imkânsızlığı göstermekten çok, şimdiki ölçme yöntem ve araçlarımızın yetersizliği ile ilgilidir. Gerçi belirsizlik ilkesini ölçme yetersizliğine bağlamak yanlış bir yorumdur. Ne var ki, söz konusu ilke, ölçme süreci ile ölçüme konu nesne arasındaki etkileşim (interaction) ile yakından ilgilidir. Gerçekten bir elektronun yerini tam saptayabilmek için gözlemci kısa dalgalı ışık kullanmak zorundadır. Oysa kullanılan ışığın dalga uzunluğu ne kadar kısa ise frekansı o kadar yüksektir ve frekansın yüksekliği derecesinde, elektrona çarpan ışık fotonunun enerjisi büyük olur{59}. Bu yüzden elektronun momentumunu saptama yoluna gidecek olursak, bu kez de, uzun dalgalı ışık tutmaya ihtiyaç var; bu ışık altında ise gözlem konusu parçacığın konumu kaybolur.
Anonymous
Kada je Li stao pored Alertona, da bi se naklonio i uputio svoj dostojanstveni staromodni pozdrav, na njegovom licu, iskrivljenom od bola i mržnje, pojavio se kez neskrivene pohote njegovog uskraćenog bića i, u istovremenoj duploj ekspoziciji, mio detinji osmeh simpatije i poverenja, šokantno neprikladan i za taj trenutak i za to mesto, osakaćen i beznadežan. Alerton je bio šokiran. „Možda ima neki tik”, pomislio je. Odlučio je da prekine svaki kontakt s Lijem pre nego što taj čovek uradi nešto još neukusnije. Rezultat toga je bio nalik prekinutom telefonskom razgovoru. Alerton nije bio ni hladan ni neprijateljski nastrojen. Što se njega ticalo, Li jednostavno nije bio prisutan. Li ga je na trenutak bespomoćno pogledao, a onda se ponovo okrenuo ka šanku, poražen i potresen. Nema ničeg neuobičajenog u tome da razgovaraš sa nekim koga ne poznaješ, ali je Li naveo Alertona da zauzme odbrambeni stav. Taj čovek mu je delovao nekako poznato. Kada je Li govorio, činilo se da pod tim što kaže misli mnogo više. Poseban naglasak na nekoj reči ili na nekom pozdravu aludirao je na period dobrog poznavanja stvari u nekom drugom vremenu i na nekom drugom mestu. Li je zvučao kao da kaže: „Vi znate na šta mislim. Vi se sećate.
William S. Burroughs (Queer)
Gerilimden sarhoşa dönen, sessizliğin mucizevi derinliğinden etkilenen ve ölüm tutkusuyla kenetlenmiş kalabalığı hiçbir şeyin yerinden kıpırdatamayacağına inanan Jose Arcadio Segundo, ayaklarının ucuna basarak, başını önündekilerden daha yukarı kaldırdı ve ömründe ilk kez sesini yükseltti: -Sizi gidi hergeleler! diye bağırdı. -Verdiğiniz o bir dakikayı alın da kıçınıza sokun! Onun bağırmasından sonra olanlar kimseyi korkutmadı. Herkes hayal gördüğünü sandı. Yüzbaşı ateş emri verdi ve on dört makineli tüfek o anda emri yerine getirdi. Ama bütün bunlar gülünç bir oyun gibi görünüyordu. Sanki makineli tüfeklere boş kapsül doldurulmuş gibiydi. Çünkü tüfeklerin tarrakası duyulduğu ve ardı kesilmeden kurşun tükürdüğü görüldüğü halde, kalabalıkta en ufak bir tepki yoktu. Bir anda taş kesilmiş gibi duran kalabalıktan ne bir ses, ne bir soluk duyuluyordu. Birden istasyon tarafından yükselen bir ölüm çığlığı büyüyü bozdu. Duyulan, Aaah, anacığım, avazesi yeri göğü titreten bir ses, volkanik bir soluk, dünyalar değiştiren bir kükreme olup bomba gibi patladı kalabalığın ortasında. Panik içinde bir anda kaynaşan kalabalık, kadınla kucağındaki çocuğu yutup sürüklerken, Jose Arcadio Segundo, ancak öteki çocuğu yakalamaya fırsat bulabildi. Yıllarca sonra o çocuk, kendisini bunak bir ihtiyar yerine koymalarına aldırmaksızın o günü anlatacak, Jose Arcadio Segundo'nun kendisini nasıl havaya kaldırdığını, kalabalığın dehşeti üzerinden yüzercesine geçirerek yakındaki bir sokağa nasıl götürdüğünü ballandıra ballandıra anlatacaktı. Çocuk, herkesten yukarıda olduğu için, o anda alandaki çılgına dönmüş kitlenin köşeye doğru koşuştuğunu ve makinelilerin ateş açtığını görebilmiş, aynı anda birkaç kişinin birden, -Yere yatın! Yere yatın! diye bağırdıklarını duyabilmişti. Öndekiler, ilk kurşun dalgasıyla taranmış ve yere yıkılmışlardı bile. Sağ kalanlar yere yatacakları yerde ufak alana çekilmeye çalıştılar. Ne var ki, karşı sokaktaki makineliler de yaylım ateşine başlamışlardı. İki ateş arasında sıkışan kalabalık, iki yöne atılan bir ejder kuyruğuna benziyordu. Kitle devasa bir girdap gibi dönmeye başladı. Hiç kesilmeyen makinelilerin ateşiyle kat kat soyulan soğan gibi ortaya doğru azalıyorlardı. Çocuk, açıkta diz çökmüş bir kadının, gizemli bir güçle kurşunlardan korunarak, kollarını haç biçiminde tuttuğunu gördü. Jose Arcadio Segundo yüzü kana bulanarak yere yıkıldığı anda, çocuğu oraya bıraktı. Hemen sonra da büyük kalabalık, o boşluğu, diz çöken kadını, kurak gökyüzündeki ışığı, Ursula Iguara'nın yığın yığın hayvan biçiminde şekerleme sattığı bu orospu dünyayı örtüverdi.
Gabriel García Márquez (One Hundred Years of Solitude)
Regina’yı bir yana bırakıp yıllar sonra birdenbire yeniden Gregor Samsa’yı düşünmeye başladığın o güz gününü hatılıyor musun? Güneşli ama serin bir gündü ve sis henüz dağılmamıştı. Yoksulluğun tepelerinden koşarak gelen çocuklar tarlalara dağılırken, sen onların rüzgarla aşıp geçtikleri çitin önünde duruyordun. Özenli, iyi giysiler vardı üzerinde. Tertemiz, boyalı ayakkabılarından birini tele dayayıp gözlüklerinin arkasından ufku görmeye çalıştın. Sakin bir gündü. “Sis ne zaman kalkacak acaba?” diye düşündün. Çit seni rahatsız ediyordu ve özgürlük duygusunu henüz yitirmemiştin. Kendinden yana ciddi bir sıkıntın yoktu. Hatta seni başkalarından ayıran özelliklerin olduğuna inanıyordun. Diyordun ki “Değişim, doğanın ve insanların yasasıdır. Nasıl olsa böyle gitmez bu…” Ama çit olduğu yerde duruyordu. Bilinçaltı bir kolaylık isteği yüzünden mi düşündün Gregor Samsa’yı? Bir böcek bir insandan daha kolay aşar kimi engelleri. Üstelik göze çarpmaksızın. İlk bakışta haklı görünüyordun. Çit yüksekti, teller dikenli, ufuk belirsiz. Ortalık neredeyse ıssızdı, tellere yanlış notalar tünemiş kargaları saymazsan. Onları da eskiden beri küçümsersin. Belirsiz bir zamanda, tertemiz çoraplarının içinde rahatça duran ayaklarının derisine bir kıl örtüsünün dokunuşunu ilk kez fark ettin. Şaşkınlıkla çıkardın ayakkabı ve çoraplarını. Tuhaf bir şeydi, ama gerçek. Ayakların küçülmüştü ve adamakıllı kıllıydı. Tırnakların uzun, ince, hafifçe kıvrık. Önce “nasıl olsa fark edilmez” diye düşünüp çoraplarını yeniden giymek istedin. Hatırlıyor musun hangi gündü bu? Herkesin değil, ama “senin” kaybedecek şeylerin olduğunu düşündüğün, olup bitenleri bir alınyazısı gibi karşılamaya hazırladığın gün mü? Yoksa biraz daha önceye mi gidelim? Belki de tam kıyıda durmanın daha akıllıca olduğunu akıl ettiğin gün. Değişen duruma göre çitin iki yanına da kolayca geçebilecek bir noktada bulunmak. Şimdi tıpkı tavuk-yumurta örneği, senin tarihini düşündüğümde, bir türlü yanıtlayamadığım iç içe iki soru var: Ellerinin de ayakların gibi kıllı ve sinirli pençelere dönüştüğünü gördükten sonra mı rahatlayıp “bakın artık evcil ve zararsızım” dedin, yoksa bu ikinci değişiklik, sen böyle dediğin için mi başladı? Her neyse, zaten ikisi de aynı kapıya çıkar. Kendi küçük ve dar dünyanın sorunlarıyla o derece yüklüydü ki kafan, bunları uzun boylu düşünecek zamanın bile yoktu. Ayrıca değişikliği yavaş yavaş benimsemeye de başlamıştın. Mevsimler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu. Bir gün uzaklardan yağmur ve kar kokuları geldi burnuna. Eskisine göre nedense daha iyi koku alıyordun. Neredeyse bir ikinci karakterin olan güvensizlik, hafifçe kıpırdadı içinde. Mevsimlerin ötesine geçenler vardı ama sen onlardan değildin. Ayrıca korunması gerekli, değerli bir varlıktın. Bir ses, “gel buraya” dedi, “gir içeriye.” İşte bir soru daha: Kendi içinden mi geldi bu ses, yoksa yukardan , göklerden mi? Döndün. Arkanda, tam da senin için hazırlanmışa benzeyen bir çatı. Bir ev değildi bu. Daha çok bir kulübecik. Ama seni fırtınalardan koruyabilirdi. Yüzündeki değişikliği ne zaman fark ettin diye soracaktım, vazgeçtim. Çünkü bilirim, yüzümüz görmek için eğildiğimiz her aynanın arkasında bir sır vardır. İstersen burada sana bir öykü anlatayım. Bir köpekle bir çocuğun öyküsünü: Yağmurlardan sonra bir ikindi vakti, bir köpek geçmişin aynasına bakıyormuş. Orada, burnunu cama dayamış bir çocuk görmüş. Ve çocuğun içinde durmadan büyüyen, çiçek açan bir şeftali ağacı. “Eğer bu bir düş değilse” demiş köpek, “ seninle bir yerlerden tanışıyoruz…” Gülmüş çocuk. “Hayır” demiş, “yüzü seninkine benzeyen bir arkadaşım yok benim…” Öyle sanıyorum ki o çocuk sendin. Ama artık düş bile değil senin için. Hazirandı.İkimiz de biliyoruz, o gün fark ettin, arada çit değil, dipsiz bir uçurum bulunduğunu. Özgür bir insanla bir köpeği ayıran. Ve ben sana bu soruları hiç sormazdım, durduğun yerde Gregor Samsa’yı düşünmeseydin. (15 Ağustos '83)
Onat Kutlar
Sonra, Motel Rom’un derinliklerinde yankılanan kaygılı bir sesle, herkes gibi benim de serap gördüğümü söyledi. Ona göre, ruhumda uğuldayıp duran boşluğu doldurabilmek, giderek dipsiz bir boğuntu kuyusuna dönüşen, şu lanet olası hayatın ağırlığına katlanabilmek, ya da içimde açılan çeşitli yaraları onarabilmek için, belki de farkına bile varmadan ben yaratmışım bu serabı… Hatta, işi gücü bırakıp günden güne onu büyütmüş, parıltılarını bakışlarımla beslemiş ,her yanını iyice allayıp pullamış, sonra hızımı alamayıp Alaaddin diye adlandırmış ve işte bütün bunların sonucunda da, uğruna deli divane olunacak, göz kamaştırıcı bir hale getirmişim. Bu, insanoğlunun baştan beri kurtulamadığı ve sonsuza dek de asla kurtulamayacağı, tuhaf bir yazgıymış zaten, önce ne yapıp edip binbir güçlükle, kıvrana kıvrana yaratır, sonra yaratma sevinci gibi gözüken hazin bir teslimiyetle yarattığının kulu kölesi olur, ardından da ille onu ellerimin arasında tutacağım, ya da içinden bir daha, bir daha doğacağım diye, kendini hırpalıya hırpalıya helak olur gidermiş…İşte ben de öyleymişim şimdi;elime umut denen o en eski ve en dayanıklı bastonu almış, çile odalarından fırlayan dervişler gibi soluk soluğa gözlerimdeki serabın parıltılarına doğru koşuyormuşum. Boşuna koşuyormuşum tabi… Anlaşılan, insanoğlunun, kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. Hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi, ne yazık ki insanın aradığını hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. Bulamazmış oysa… Ona benzer birtakım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış… Hem de, kimi zaman kılık değiştirip kendini başka bir şeymiş gibi kabul ettirerek, kimi zaman da bir el hareketinin nedensizliğine, bir bakışın bulanıklığına, bir iç çekişin derinliğine ya da bir soluk alıp verişin alışılmışlığına gizlenip kalırmış… Bu yüzden, olsa olsa bu arayışın sonunda ben, eğer tat alma kapılarımın hepsi ardına kadar açıksa, ancak arayış boyunca çekeceğim zevkli bir ıstırabın damaklarımda kalan tadını bulabilirmişim. Ama olsunmuş; gene de bir an bile yılmadan, aramayı hep sürdürmeliymişim. Herkesin nicedir aramayı unuttuğu bir şeyi, farkına bile varmadan herkes adına arıyor olabilirmişim çünkü… Bakılmasınmış benim böyle Alaaddin, Alaaddin deyip durduğuma; bu Alaaddin, pekala hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere hiç dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilir,
Hasan Ali Toptaş
Ancak rahip gider gitmez, sanki susmanın yükü iki misli ağırlıkla üzerine çökmüş, yüksek tavanı tek başına taşımak ve bastırmakta olan karanlığı tek başına kendinden uzaklaştırmak zorundaymış gibi hissetmişti kadın. Tek bir insanın diğeri için neler ifade edeceğini hiç bilmemişti, çünkü hiç yalnız kalmamıştı. İnsanları her zaman duyumsanmayan hava gibi değerlendirmişti yalnızca, ama şimdi boğazı yalnızlıktan düğümlendiği için yalan söyleyip aldatsalar da insanların ne kadar önemli olduğunu, salt varlıklarından neler aldığını, onların rahatlığını, güvenini ve neşesini özümsediğini fark ediyordu. Kalabalıklar içinde onlarca yıl sürmüş ve bu kalabalıkların onu taşıyıp beslediğini asla anlamamıştı, ama şimdi bir balık gibi yalnızlık sahiline vurmuştu, çaresizlik ve şahlanmış acılar içinde çırpınıyordu. Hem üşüyor hem de ateşler içinde yanıyordu. Bedenine dokundu, soğuğundan korkuyla irkildi; duyusal sıcaklıktan yana ne varsa ölmüş, damarlarındaki kan jelatin gibi koyulaşmış öyle akıyordu sanki; kadın kendi cesedine sarılıp tabuta konulmuş, oradaki sessizliğin içinde yatıyor gibiydi. Sonra içini ansızın bir sıcaklık bastı ve çaresiz hıçkırıklara boğuldu. Önce ürküp karşı koymak istedi. Ama kimse yoktu ki burada, rol yapması gerekmiyordu, ilk kez kendisiyle baş başaydı. Sıcak gözyaşlarının buz kesmiş yanaklarından süzülmesini hissetmenin ve korkunç sessizlikte kendi hıçkırıklarını duymanın sancılı lezzetine gönüllü teslim oldu.
Stefan Zweig
Nerdeyse: gelme, diye yalvaracağım. Seni çağırmak zorunda kaldığım bir güne bırak bu gelmeyi, o umutla yaşayayım, gel dediğimde hemen geleceğinden emin olma umuduyla. Hayır, gelme şimdi, nasıl olsa dönmek zorundasın, değil mi? (Vereceğin karşılığı biliyorum, gene de yazılı görmek isterim.) Ne iyilik, ne de kötülük var dilenci kadın konusunda; ya çok dalgındım ya da birini düşünüyordum o sırada belki, yoksa bu türlü davranışımın, silik anılarımla ilintisi yok pek. "Dilencilere çok para vermeyin, acınırsınız sonra!" diye bir söz anımsıyorum örneğin. Bir gün anam bir lira vermişti, çocuktum daha, büyük Ringle küçük Ring'in ortasında oturan yaşlı bir dilenci kadına vermekti bu parayı bütün isteğim. Gelgelelim para çok görünmüştü gözüme, bir dilenciye bu kadar çok para verilmez diye düşünmüş, sıkılmıştım. Ama parayı vermek de istiyordum; bozdurdum lirayı, önce bir onluk attık kadının önüne. Sonra bütün o alanı koşarak geçtim, soldan geldim bu sefer, yeni, başka biri gibi, gene bir onluk attım kadına, gene dolandım, gene koştum, gene bir onluk attım... Tam on kez alanı koşarak dolanmıştım. (Pek on kez olamamıştı anlaşılan, çünkü kadın bıkmış, kalkıp gitmişti.) Sonunda yorgun, bitik dönmüştüm eve, başlamıştım ağlamaya, anam acımıştı da bir lira daha vermişti bana. Görüyorsun ya, talihim yok dilencilerle, ama varımı yoğumu Avusturya parasına çevirip, Opera Alanındaki dilenciye vermeye hazırım, yeter ki, sen yanımda olasın, ben de yakınlığını duyabileyim senin. Franz
Anonymous
Gerçi zabit, bir hürriyet kahramanıydı, ama fedailerine gazetecileri öldürme emri verdiğine bakılırsa, Britanya'da 7 asır önce dokunmaya başlanan kumaştan biçilip her seçimde üzerine yeni yamalar vurulan hürriyet denilen elbise, aklen ve ahlaken yetişkin insanın ölçülerini mezurayla bir kez aldıktan sonra makas yerine giyotin kullanan, ve en kötüsü, müşterilerinin bedenen ve aklen bir çocuk olduğundan habersiz Fransız terzilerine sipariş edildiğinden midir nedir, ona fazla büyük geliyor olmalıydı. Anlaşılan 'hürriyet', Selanik'ten Dersaadet'e, müzik kulağı pek olmayan evde kalmış bir kız kurusuna koca bulmak için sipariş edildikten sonra, Galata Gümrüğü'nden fors ve rüşvetle geçen ahenksiz bir piyano gibi gelmişti. Britanya'da yaşlı bir fahişeden doğma o 'bakire', yani romantik centilmenlerin elde etmek için kendisine nazikçe kur yaptıkları ve aslında İngiltere'nin gerçek ve meşru kraliçesi olan 'hürriyet', Dersaadet'e geldiğinde, gayr-i müslim diye nefretle ona bakıp onunla cima etmeyenler hariç, tekamül bakımından ayılardan hallice abazan güruhları tarafından çarşıda ve pazarlarda, sokaklarda, taciz ve tecavüze uğramış, Abanoz Sokak'ın yolcusu olmuştu. İngiltere'deki parlamentoda el üstünde tutulan ve Tanrı'nın değil halkın çocuklarını doğurduğu için Meryem kadar mukaddes olan bu bakire, Dersaadet'te bir kerhaneden fazla bir şey olmayan mecliste yine halk tarafından bafilenip daima piçler doğurmakta, bu da yetmiyormuş gibi durmadan ve durmadan kendi piçlerinden de gebe kalmaktaydı
İhsan Oktay Anar (Yedinci Gün)
Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları… Ey bir halkı dizlerinin üstünde görmekten gönenen sahte eşitlik! Ey korkuyu sevgi sanan aşağılık duygusu. Siyah ve beyaz dışında renk tanımayan alacakaranlık. İki yanında iki süngüyle şımarık cesaret. Konuşmak yerine bağıran özgürlük. Ey gülerken ısıran iyilik, aşağılayan özveri, cezasız suç. Ey dağları düzlükle ölçmeye kalkan sığlık. Çokluğuna güvenen yanlışlık. Bir suçu, daha büyük bir suçla hafifleten tükeniş. Kendinden korkan öfke. Kan ter uykulara yastık olan taş. Ey başkasının bahçesindeki gergedan. Bir halkın türküsünü odalarda boğacağını sanan sağırlık. Ey dağları evlerin üstüne yıkan cinnet. Ey narcissus. Kan ve gözyaşı. Yalnız gövdesiyle var olan sevgisizlik. Kendi ışığıyla yanan pervane. En yüce değeri zulüm olan ahlak! Ordularıyla soluk alan haksızlık. Bir halkın onuruna yağan kar. Size, BARIŞ deniliyor. Artık ölülerimizin ışıksız gözlerinden değil, güneşle yunmuş pencerelerden bakmak istiyoruz dünyaya. Ciğerlerimiz soldu dağlardan kopalı. Evimiz gökyüzüydü sizden önce. Bahçelerimizi yeniden kurmak istiyoruz. Göçersek biz istediğimiz için göçelim. Öleceğimiz yeri biz seçelim. Siz nasıl kendinizle göneniyorsanız, deniliyor, biz de kendimizle gönenelim. Bu rüzgar bizim türkülerimizi de taşısın. Sokaklarımızdan çekin soğuk gölgelerinizi. Avlularımızda asker görmekten bıktık artık. Bulutların sesini unutturdu uçaklarınız. Çocuklarımızın evlerdeki boşluğu mezar taşlarından büyük. Kadınlarımız külden yataklarda yatmaktan bembeyaz kesildi. Ölerek değil, yaşayarak çoğalmak istiyoruz. Yoksulluğumuzu özlettiniz bize. Ömrümüz üzerine bizden başka herkes konuşuyor. Sizin kentlerinizin varoşları olmak istemiyoruz. Hapishanelerinizde bizim çocuklarımız var, ama onlar sizin boynunuzda asılı gerçekte. Hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. Eşitlik özgür ilişki ister. Türkülerimize nefreti karıştırmak istemiyoruz. Biz de kendimizi sevelim, kimliğimize sahip çıkalım, deniliyor. Bizi değil, kendinizi yıkıyorsunuz. Görmüyor musunuz, her gün biraz daha yoksullaşıyorsunuz. Size, BARIŞ deniliyor. Bizim de kahramanlarımız var. Biz de geleceğe onurla bakmak istiyoruz. Örselersiniz, ama gülü karanfile benzetemezsiniz. Bir halk, deniliyor, ancak başka bir halkla zenginlik ve güzellik kazanır. Kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir. Çok değil, bizim size duyduğumuz saygı kadar saygı istiyoruz. Ölüm korkusuyla, yaşama sevincini unutan insan, dünyaya nasıl iyilikler katabilir. Birine korku verenin korkusu daha büyüktür. Hiçbir yanlışlık susarak çözümlenmez. Sizin özgürlüğünüz bizim BARIŞ’ımızdan geçiyor, tutsaklığınızı görmüyor musunuz? Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları… Ey kardeşliğin süreğen kışı. Bir halkın onuruna yağan kar. Ey bahçemizdeki gergedan. Ey narcissus. Aşağılayan özveri… Eşitlik zayıflık değil bilgeliktir. İyi olmaktan bu kadar korkmayın. Bir kez olsun sevgiyle bakmayı deneyin dünyaya. Hiçbir halk sonsuza dek efendi, hiçbir halk tutsak olarak yaşayamaz. BARIŞ hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek olanaktır. Çıkarın kulaklarınızdan körlüğün tıkaçlarını…
Şükrü Erbaş
Güzelliğinin ve hoş kokusunun tadını çıkartamazdı Meriç. Bence Meriç'in varoluşuyla ilgili sorunları vardı ve sanki kendi varlığının yükü altında eziliyordu. Ona karşı acımaya benzer bir ilgi duyuyor, onu kendisinden korumak, daha fazla acı çekmesini önlemek istiyordum. *** Bir süre sonra Aliye'yle birlikte senfoni konserlerine ve sinemaya gitmeye başladık. Çılgınlar gibi okuyor, öğrenmek ve açıklarını kapatmak için didiniyordu. Onun bu azmini taktir ediyordum ama öğrenmenin keyifli yanı yaşanmadığı zaman geriye bir zorunluluk silsilesi kalır ki, sevilmeyen dersler ve okul dertleri tamamen bunun eseridir. Aliye, bir şeyleri öğrenip zenginleştirmek ve yaşamdan daha çok tat almak arzusunda değildi. O, bilgisiyle intikam almak için donanıyordu. Öğrenirken bile hırsı öfkeli, coşarken bile rengi siyahtı. *** Ailesinin hiç istenmeyen ve sevilmeyen dördüncü kızı olarak doğduğu güne sürekli lanet ederdi ama başardıklarının sevinciyle bir kez bile sarhoş olmayı denememişti. Aliye korkuyordu. Yalnızlıktan, aşağılanmaktan, alay edilmekten, sevmekten, terk edilmekten, düzenli bir ilişki ve ya yaşam kurmaktan... Yaşamı yaşam yapan bütün güzelliklerden kaçıyor ve kaçarken de yoluna çıkan her şeyi yıkıyordu. *** Aras gittiğinde perişan olduğum doğru. Ama bazılarının iddia ettiği gibi hala yaşamımı düzene sokamadığım konusu bana saçma geliyor. Kim yaşamını tamamen düzene sokabilmiş ki? Düzene girecek bir şey midir yaşam? Her an her şeyin olası olduğu, sahiplenilmiş hiçbir aşkın soluk alamadığı, süreklilik denen şeyin delik deşik edildiği bir zaman tünelinde, yaşamı düzene sokmak ne demektir Allah aşkına?
Buket Uzuner (Kumral Ada Mavi Tuna)
Bir kadın olarak benden nefret ediyor, yetenekli bir kadın olarak benden korkuyor; zeki bir kadın olarak beni seviyor. Bu çelişkiyi onun ruhunda ilk kez şimdi oluşturdum. Gururum, direncim, soğuk küçümsemelerim, acımasız alaylarım etkiledi onu; ama beni sevmeyi istermiş gibi değil - hayır, onda bu tür duygulardan iz yok, hele bana yönelik hiç yok. Benimle yarışmak istiyor. Onu etkileyen, insanların gururlu bağımsızlığı, çöl Araplarınınki gibi bir özgürlük. Benim gülüşüm ve garip özelliklerim her türlü erotik tahriği tesirsiz kılıyor. Kız bana karşı oldukça rahat, bir sakınma varsa da bu, dişilikten daha çok entelektüel kaynaklı bir şey. İlişkimiz beni bir sevgili olarak görmenin çok ötesinde, güçlü iki zekâ arasındaki bir ilişki gibi. Elimi tutup biraz sıkıyor, gülüyor; bana karşı salt platonik anlamda ilgili. Daha sonra alaylar ve küçümsemeler onu yeterince kandırdığında eski bir şiirde bulunan talimatı izleyeceğim: “Şövalye yere yayar pelerinini kıpkırmızı ve güzel kıza yalvarır üstüne otursun diye.” Fakat ben pelerinimi onunla birlikte çimenlere oturmak için değil, düşüncenin kanatlarında onunla birlikte gözden kaybolmak için seriyorum. Ya da onu yanıma almıyor, ama kendim bir düşüncenin üstüne binip el sallayarak veda ediyor, bir öpücük yolluyor ve yalnızca kanatlanmış sözcüklerin mırıltısında işitilerek onun gözünden kayboluyorum; Yehova gibi sesiyle gittikçe daha çok değil, daha az görünüyorum, çünkü ne kadar çok konuşursam o kadar yükseğe çıkıyorum. Sonra o da benimle birlikte, cesur düşüncelerin kanatlan üstünde uçup gitmek istiyor. Yine de, bu yalnızca bir an sürer, akabinde ben yine soğuk ve duygusuz olurum.
Anonymous
Marcel ise şöyle öldü: Bir gün bütün berduşların Paris'in kent manzarasından silinmelerine karar verilmişti. Sosyal yardım örgütü, aynı zamanda kentin doğru dürüst bir görünümde olmasıyla da ilgilenen ve düşünülebilecek en resmi nitelikteki sosyal yardım örgütünün ilgilileri, polisle birlikte Rue Monge'a geldiler, tek istedikleri, yaşlı adamları yaşama geri döndürmek, dolayısıyla da yaşama hazır olsunlar diye önce yıkayıp paklamaktı. Marcel yerinden kalkıp onlarla birlikte gitti, çok sakin bir adamdı, birkaç kadeh şarap sonra bile hâlâ bilge ve uysal kalabilen bir insandı. Gelmelerini o gün büyük bir olasılıkla hiç umursamamıştı, belki de caddedeki iyi yerine, metronun sıcak havasının mazgallardan dışarı çıktığı yere geri dönebileceğini düşünüyordu. Ama kamunun esenliği için yapılmış olan, içinde çok sayıda duşun bulunduğu yıkanma salonunda sıra Marcel'e de geldi, onu duşun altına soktular ve duş hiç kuşkusuz ne fazla sıcak, ne de fazla soğuktu, ama Marcel yıllardan beri ilk kez çıplaktı ve ilk kez suyun altına girmişti. Daha kimse durumu kavrayıp yardımına koşamadan düştü ve hemen oracıkta öldü. Ne demek istediğimi anlıyor musun! Malina, biraz ne yapacağını şaşırmış gibi bakıyor, oysa ne yapacağını asla şaşırmaz. Bu öyküyü anlatmayabilirdim. Ama duşu bir defa daha hissediyorum, Marcel'in üstündeki neleri yıkamaya hakları yoktu, bunu biliyorum. Eğer bir insan kendi mutluluğun buharları arasında yaşıyorsa, eğer bir insanın "Allah sizden razı olsun"un dışında söyleyecek pek sözü yoksa, o zaman o insanı yıkamaya kalkışmamalı, o insan için iyi olanı o insanın üstünden yıkayıp akıtmamalı, birini olmayan bir yaşam için arındırmaya kalkışmamalı...
Ingeborg Bachmann (Malina)
Öyküsüyle bu günlüğün özünü oluşturan kızı bir zamanlar tanımıştım. Adam daha başkalarını da baştan çıkardı mı bilmiyorum; yazılarından öyle anlaşılıyor. Öte yandan sırf kendine özgü başka bir konuda da ustalaşmış görünüyor: Çünkü o alışılmış anlamda bir baştan çıkarıcıya göre çok daha tinsel bir yapıya sahipti. Ayrıca günlükten, bazı şeylere karşı zaman zaman duyduğu arzunun tümüyle keyfi olduğunu -örneğin selamlaşmak gibi- ve hiçbir durumda fazlasını kabul etmeyeceğini, çünkü söz konusu kişide en güzelin o olduğunu da öğreniyoruz. Zihinsel yetenekleri sayesinde bir kızı nasıl baştan çıkaracağını, ona tam anlamıyla sahip olma niyeti olmadan nasıl kendine çekeceğini bilirdi. Bir kızı, her şeyini feda edeceğinden emin olduğu noktaya dek getirebileceğim, fakat olay böylesine ilerlemişken en ufak bir adım atmaksızın, bırakın ilan-ı aşkı ya da bir vaadi, ağzından tek bir sevgi sözü çıkmadan çekip gittiğini hayal edebiliyorum. Böyle bir şey yine de olur ve mutsuz kız bu olayla ilgili bilincini iki kat acıyla taşır, çünkü dayanacağı en ufak bir şey yoktur. Kız korkunç bir cadılar dansındaki en aykırı ruh halleri arasında sürekli çırpınıp durur, kimi kez kendini kınayıp onu affeder, kimi kez de onu kınar ve sonra, aralarındaki ilişkinin ancak simgesel bir geçerliği kaldığında ise her şeyin yalnızca bir hayal olduğu şüphesiyle uğraşıp durur sürekli. Bu sim herhangi bir kişiye de açamaz, çünkü aslında açacak bir şey de yoktur. Düş gördüğünüzde düşünüzü başkalarına anlatabilirsiniz; ama onun anlatacağı düş değil gerçektir; yine de, karmakarışık olmuş zihnini rahatlatmak için bunu bir başkasına anlatmak istese, o anda bu bir hiçe dönüşür. Kendisi bunu şiddetle hisseder; ama onu kimse, hatta kendisi bile anlayamaz ve bu durum, üzerine bir ağırlık olarak çöker. Böyle kurbanlar bu nedenle gayet özel bir yapıya sahiptirler. Onlar toplumdan dışlanmış ya da kendini öyle hisseden, açıkça kızıp köpüren ve ara sıra, yürekleri çok dolu hale geldiğinde nefretiya da bağışlamayı açığa vuranlar gibi talihsiz kızlar değildiler. Onlarda gözle görünür hiçbir değişim olmazdı; normal çevrelerinde, her zamanki gibi saygın bir şekilde yaşadılar; ama yine de, nerdeyse kendilerince bile açıklanamayacak, başkaları tarafından anlaşılamayacak bir biçimde değiştiler. Onların yaşamları, diğerlerininki gibi kırık ya da horlanmış değildi; onlar kendi içlerine kapanmışlardı. Öteki insanlardan kopup boşu boşuna kendilerini bulmaya çabalayıp durdular.
null
Savaşa yol açan, insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkilerdir. Savaş hali basit kişisel ilişkilerden değil, yalnız mal mülk ilişkilerinden çıkar.” “Kölelik ve hak çelişmeli sözlerdir. Birinin bulunduğu yerde öteki bulunmaz. İster iki kişi için, ister bir kişi ile bir ulus için söylenmiş olsun, aşağıdaki sözler her zaman anlamsız kalacaktır; Seninle öyle bir anlaşma yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona.” “Bir kalabalığı boyunduruk altına almakla, bir toplumu yönetmek arasında her zaman bir ayrım vardır.” “Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz.” “Doğal yaşama halinden toplum düzenine geçiş, insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir. İnsan aklına başvurmak zorunda kalır. Doğadan sağladığı bir çok üstünlüğü yitirse de, öylesine büyük yararlar elde eder, yetileri öylesine işleyip gelişir, düşünceleri açılır, duyguları soylulaşır, baştan başa ruhu öylesine yükselir ki, yeni durumun yarattığı kötülükler onu çoğu kez toplum öncesi durumdan da aşağı dereceye düşürmeseydi, kendini bu durumdan bütün bütün çekip kurtaran anı durmadan kutlaması gerekirdi. O anı ki kendini akılsız ve gelişmemiş bir hayvan durumundan çıkarıp akıllı bir varlık, bir insan haline sokmuştur.” “İnsanın toplum sözleşmesiyle yitirdiği şey, doğal özgürlüğü ile isteyip elde edebileceği şeyler üzerinde ki sınırsız bir haktır. Kazandığı şeyse, toplumsal özgürlükle, elindeki şeylerin sahipliğidir.” “Salt isteklerin itisine uymak kölelik, kendimiz için koyduğumuz yasalara boyun eğmekse özgürlüktür.” “Temel sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, tam tersine, doğanın insanlar arasına koyduğu maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak hukuk yoluyla eşit olurlar. Kötü yönetimlerde eşitlik yalnız görünüşte kalır ve aldatıcıdır. Gerçekte yasa her zaman malı mülkü olana yararlı, olmayanlara zararlıdır.” “Yalnız genel istem (irade) devletin güçlerini devletin kuruluş amacına, yani herkesin iyiliğine uygun olarak yönetebilir.” “Bütün çıkarların anlaştığı bazı noktalar olmasaydı, hiçbir toplum var olmazdı. İşte, toplum bu ortak çıkar açısından yönetilmelidir.” “İktidar başkasına geçebilir, ama istem (irade) geçemez.” “Özel istem özü gereği yeğlemelerden, genel istemse eşitlikten yanadır.” “Egemen varlık, başların buyruklarına karşı gelmekte özgür olur da karşı gelmezse, başların buyrukları genel istem yerine geçemez diyemeyiz. Böyle durumlarda herkesin susmasından, halkın bunu kabul ettiği anlamı çıkarılmalıdır.” “Egemenliğin hangi nedenlerden ötürü başkasına bağlanamazsa, yine aynı nedenlerden ötürü bölünemez, çünkü istem ya geneldir, ya değildir; ya halkın tümünün istemidir yada sadece bir bölüğünün. Birinci durumda, açığa vurulan bu istem bir egemenlik işidir, yasayı oluşturur; ikincideyse sadece özel bir istem ya da bir yönetim işidir; çok çok bir kararnamedir. “Bir istemin genel olması için, her zaman oybirlikli olması gerekmez, yalnız bütün oyların hesaba katılmış olması gerekir; herhangi bir oyun dışta bırakılması genelliği bozar.” “Her çıkarın ayrı birtakım kuralları vardır. İki özel çıkar arasında uzlaşma, bir üçüncü kimsenin çıkarına karşı yapılır. Bütün çıkarlar, tek tek kişilerin çıkarlarına aykırı oldukları zaman uzlaşırlar. Birbirine karşıt çıkarlar olmasaydı, ortak çıkarın varlığı pek duyulmaz ve hiçbir zaman engellerle karşılaşmazdı, Her şey yolunda gider, politika da bir sanat olmaktan çıkardı.
Jean-Jacques Rousseau (The Social Contract)
Toplum hali, insanların emeği kendi gereksinimlerinden fazlasını sağladığı sürece ayakta durabilir.” “Genel giderler, kaynakları ne kadar aşarsa, yurttaşların yükü o kadar ağır olur. Bu yükün ağırlığını ölçerken, vergilerin tutarından çok, çıktıkları ellere dönmek için geçmek zorunda oldukları yolu ölçmek gerekir. Bu dolaşım çabuk ve düzenli olursa, verginin az yada çok olması önemli değildir; halk her zaman varlıklı, devlet hazinesi her zaman yolunda demektir. Tam tersine halk ne kadar az vergi öderse ödesin, vergi eline dönmüyorsa, durmadan vergi ödediği için elinde avucunda bir şey kalmaz olur; devlet de hiçbir zaman varlıklı olamaz ve halk hep yoksul kalır. Halkla hükümet arasında uzaklık ne kadar artarsa vergiler de o ölçüde ağırlaşır. Bundan ötürü halk, demokrasilerde en hafif vergi yükü altındadır; aristokraside daha ağır, monarşideyse en ağır yükü taşır.” “Özgür devletlerde her şey ortak yarara harcanır, Monarşi ile yönetilen devletlerdeyse, kamu gücü ile kişilerin gücü birbirini karşılıklı olarak etkiler; birinin güçsüzlüğü, öbürünün gücünü artırır. Zorbalık yönetimi ise, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetecek yerde, yönetmek amacıyla yoksul duruma sokar anları.” “Halkın nüfusu az olan memleketlerde zorba yönetime en elverişli memleketlerdir. Yırtıcı hayvanlar ancak çöllerde hüküm sürer.” “Her şey eşit olmak koşuluyla, dışarıdan katılmalar, yurttaşlığa alınmalar ve sömürgeler olmadan, yönetimi altında yurttaş sayısının arttığı hükümet şüphesiz ki en iyi hükümettir.” “Issızlık yarattıkları yerde barış var diyorlar” “İnsanoğlunu gerçekten mutlu eden şey, dirlikten çok özgürlüktür.” “Tiran, hakka ve yasalara aldırış etmeksizin zorbaca yöneten krala denir. Tiran haksız olarak krallık gücünü eline geçiren kişidir. O halde egemen gücü zorbalık ve düzenle kendine mal edene de despot denir. Tiran yasalara göre yönetme hakkını yasalara aykırı olarak kendine mal eden kimsedir. Despot ise kendini yasaların üstüne çıkaran kişidir.” “İnsanın yapısı doğanın eseridir. Devletinkiyse insanın ürünü.” “Yasama gücü devletin yüreği, uygula gücü de beynidir; bütün öbür parçalara canlılık sağlar.” “Devlet yasalarla değil yasama gücüyle yaşar.” “Kamu görevi yurttaşların en başta gelen işi olmaktan çıktığı ve yurttaşlar kendileri çalışacak yerde paralarıyla hizmet görme yolunu seçtikleri zaman devlet yok olmaya yüz tutar. Tembellikleri ve paraları onlara sağlasa sağlasa yurdu köleliğe sürükleyecek askerlerle onu satacak temsilciler sağlar.” “Paranızı bağışlayın çok geçmez köle olursunuz. Gerçekten özgür bir devlette yurttaşlar her şeyi parayla değil, kol gücüyle yaparlar. Ödevlerinde kurtulmak için değil de tam tersine onu kendileri yapmak için para verirler.” “İyi yasalar daha iyilerinin yapılmasına yol açar, kötülerde daha kötülerinin.” “Bir kimse devlet işleri için neme gerek dedi mi devleti yok olmuş bilmeli” “Bir ulus kendine temsilciler seçer seçmez özgürlüğünü de varlığını da yitirmiş olur.” “Yurttaşlar toplum sözleşmesi gereğince birbirlerine eşit olduklarından, hepsinin yapması gerekeni hepsi isteyebilir. Oysa hiç kimsenin kendi yapamadığı bir şeyi başkasında istemeye hakkı yoktur. Hükümeti kurarken egemen varlığın hükümdara verdiği hak, politik bütünü yaşatmak ve yürütmek için gerekli olan bu haktır. Yönetim işi halk ile halkın seçtiği başlar arasında yapılan bir sözleşmedir. Taraflardan birinin ne gibi koşullar altında buyruk vereceği, ötekinin de boyun eğeceği saptanır.” “Devlette yalnız bir tek sözleşme vardır, o da ortaklık sözleşmesidir. Sadece bu başka her türlü sözleşmeyi olanaksız kılar. Bunun dışında ne türlü sözleşme yaparsanız yapın bunu bozar.” “Dünyanın bütün hükümetleri, kamu gücünü bir kez ellerine geçirdikten sonra, aynı kolay yoldan egemen gücü de er geç ellerine geçirirler.
Jean-Jacques Rousseau (The Social Contract)
Bilge kişilerin halk yığınını yönetmesi en iyi ve en doğal bir düzen gereğidir; kendi çıkarları için değil, halkın yararı adına yönettiklerine kimsenin kuşkusu olmadığı sürece.” “Aristokrasi halk hükümetine kıyasla daha az erdem isterse de, zenginlerde ölçü, yoksullarda da azla yetinmek gibi kendine özgü başka erdemler ister. Aristokraside tam bir eşitlik yoktur.” “Monarşi: Hükümdara yasaların gücü ile birlik kurmuş ve devlette yürütme gücünü elinde tutan tüzel ve kolektif bir kişi gözüyle baktık. Şimdi de bu gücü doğal bir kişinin, gerçek bir insanın elinde toplanmış olarak düşüneceğiz. İşte yasa gereği bu gücü tek başına kullanmaya hakkı olan kimseye MONORK yada KRAL denir. Kollektif varlığın bireyi temsil ettiği bütün öbür yönetimlerin tersine, monarşi de birey kolektif varlığı temsil eder. Halkın istemiyle hükümdarın ki, devletin genel gücüyle hükümetin özel gücü hep aynı etkene bağlıdır, makinenin bütün çarkları aynı eldedir ve her şey aynı amaca yönelmiştir. Birbirini yok edecek karşıt davranışlar yoktur ve en ufak bir çabayla daha büyük bir sonuç alınabilecek bir başka devlet düzeni de düşünülemez. Her şey aynı amaca yönelmekle birlikte, bu amaç halkın mutluluğunu gözetmez. Halkın sevgisinden gelen güç, iğreti ve koşula bağlıdır. Kişisel çıkarları her şeyden önce halkın güçsüz, yoksul olmasını, hiçbir zaman kendilerine karşı gelmemesini ister.” “Devletin yönetim kadrosu çoğaldıkça, hükümdarın uyruklarıyla olan ilişkisi o kadar azalır, azaldıkça eşitliğe yaklaşır, böylece demokrasideki tam eşitliğe varır. Hükümet küçüldükçe bu ilişki artar. Hükümet bir tek kişinin eline geçince de en yüksek noktasına varır. O zaman hükümdarla halk arasına çok büyük bir açıklık girmiş olur, devlet de bağlantıdan yoksun kalır. Bağlantı kurmak için bir takım ara sınıfların bulunması gerekir; bu sınıfları doldurmak için de hükümdarlara, büyüklere, soylulara gereksinim duyulur. Ama bütün bunlar küçük bir devlete uygun gelmez. Çünkü her türlü sınıf ayırımı onu yıkıma götürür. Büyük bir devletin yönetimi güçse, bir kişi eliyle yönetilmesi daha güçtür.” “Cumhuriyet yönetiminde halk oyu hemen her zaman aydın ve yetenekli kişileri yüksek görevlere getirir. Oysa monarşilerde yüksek görevlere erişenler, çoğu kez birtakım insan taslakları, düzenbaz, entrikacı, aşağılık kimselerdir. Monarşiyle yönetilen bir devletin iyi çekilip çevrilebilmesi için, bu devletin büyüklüğü yada genişliği, onu yöneten kimsenin yetenekleriyle ölçülmelidir. Fethetmek yönetmekten daha kolaydır. Oldukça uzun bir kaldıraçla insan dünyayı tek parmağı ile yerinden oynatabilir ama, onu taşımak için Heraklesin omuzları gerekir.” “Bir devlet azıcık büyükse, hükümdar ona oranla hemen her zaman çok küçük kalır. Tam tersine bir devlet başa göre çok küçük odlumu yine çok kötü yönetilir. Çünkü baş hep büyük amaçlar peşinde koşarak halkın yararını unutur. Bir tek adamın yönettiği hükümetin en ağır basan sakıncası, devlet gücünün durmadan el değiştirmesidir. Bir kral öldüğünde yerine bir başkasının geçmesi gerekir. Seçimler tehlikeli aralıklara yol açar, aralıklarsa fırtınalı geçer. Bazı kral ailelerinde kralların ölümünde her çeşit kavgayı önlemek için hükümdarlık babadan oğla geçer duruma sokuldu. Görünürdeki bir durgunluk akıllı bir yönetimden üstün tutuldu ve iyi kralları seçme konusunda çekişmektense doğaya aykırı yaratıkları aptalları başa geçirmek tehlikesi göze alındı.” “Genç Dionysos’un kötü bir davranışını yüzüne vuran ve –benim böyle bir şey yaptığımı gördün mü?- diyen babasına –sisin babanız kral değildi ki diye karşılık vermiştir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamanın en faydalı yolu başka bir kralın yönetimi altındayken neyi isteyip neyi istemeyeceğini düşünmektir.” “Bir sarayda ne kadar çok oyun, düzen varsa, bir senatoda o kadar bilgelik vardır.” “Özgürlük her iklimde yetişen bir meyve değildir, onun için her ulus onda yaşamaz.” “Dünyanın bütün yönetimlerinde devlet tüketir, üretmez.
Jean-Jacques Rousseau (The Social Contract)