“
Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte...
”
”
Oruç Aruoba
“
Any person who wants to govern the world is by definition the wrong person to do it.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
I will do those things which make me happy today and which I can also live with ten years from now.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage #1))
“
Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağlantı yoktur.
”
”
Murat Menteş (Dublörün Dilemması)
“
İnsanca özlemler dünyaya uymuyorsa, bozuk olan dünyadır, insanca özlemler değil.
”
”
Oruç Aruoba (ile)
“
Hope is faith holding out its hand in the dark.
”
”
George Iles
“
Sooner or later. It had better be sooner. Later is like the horizon; it recedes as you approach.
”
”
Greg Iles (Dead Sleep)
“
Özgür irade ile seçilen kötülük, organize güçler tarafından kişiye dayatılan deterministik iyilikten daha mı insancadır ?
”
”
Anthony Burgess (A Clockwork Orange)
“
Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu.
”
”
Tezer Özlü (Yaşamın Ucuna Yolculuk)
“
İstanbul ile Ankara karşılaştırması yaptı. İstanbul'a giden herkes dönüşte böyle bir kıyaslama getirir, lokum gibi ya da pişmaniye, saray helvası, Bolçi. "İstanbul'da insanların tek amacı İstanbul'un tadını çıkarmak gibi görünüyor. Avına dişlerini geçirmeye çalışan yırtıcı hayvanlara benziyorlar. Ankara'ya istesen bile dişlerini geçiremezsin, bir sürü üst geçit var." Metin ile birlikte bu şakaya güldüler. Kapatırken Cemil şöyle dedi: "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor.
”
”
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
“
- Neden bu kadar kötümsersin?
- Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak, iki çocuk ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar, baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin, siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler. Yarın gene bekleriz.
”
”
Yusuf Atılgan (Aylak Adam)
“
Chcę przez to powiedzieć, że nieważne, jak długo dane ci będzie kogoś kochać. Miesiące czy całe lata, to nie ma znaczenia. Ostatecznie nie liczy się to, ile, ale czy kochałaś.
”
”
Marta Łabęcka (Flaw(less). Opowiedz mi naszą historię (Flaw(less), #1))
“
Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama isteği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı. Ama sen. Senin için her beraberlik ayrılış, her ayrılış beraberlik, sevgi sevgisizlik, duyum duyumsuzluğun başladığı an. Birisinin teniyle yan yana olmak, kendi varoluşumu unutmak mı. Ya da daha derin algılamak mı. Kendi varoluşum. Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu.
”
”
Tezer Özlü (Yaşamın Ucuna Yolculuk)
“
The man's tongue is fit to frighten the French. Another fever."
Ah, there," said Morgan, "that comed of sp'iling Bibles."
That comed--as you call it--of being arrant asses.
”
”
Robert Louis Stevenson (Treasure Island)
“
Yetkin, ama acı veren bir büyü ile buradasınız! Benim burada olduğum gibi, daha da elle tutulur biçimde; ben neredeysem siz de oradasınız, benim olduğum kadar, daha da belirli.
”
”
Franz Kafka (Letters to Milena)
“
Çağlardır bir insan sevgili ile birlikte olmadım. Ama senin tadın...ilgimi çekiyor.
”
”
Nalini Singh (Angels' Blood (Guild Hunter, #1))
“
Zihnimizi edebiyat dekore eder. Kalbimiz ile beynimiz arasında işlek kanallar, koridorlar, tüneller açar. Ahlaki olgunluğun, vicdan hassasiyetinin, gönül ferahlığının imkânlarını; edebiyat sanatı sayesinde keşfederiz. Bir kumandanı, deliyi, anneyi, büyücüyü, talebeyi, avukatı, fahişeyi; korkağı, cömerdi, zavallıyı, kurnazı, dâhiyi, tembeli, salağı… kelimelerden tanırız. Sağlam bir edebiyat donatımı, bize insanların ruhunu sezme, insanlığımıza hakim olma, sahip çıkma gücünü verir. Birbirimizi hakikaten tanımamız, sahiden anlamamız, derinden kavramamız edebiyat sayesindedir.
”
”
Murat Menteş (Korkma Ben Varım)
“
The temptation to second-guess is strong. But I must remember one thing.
Life is simple.
You are healthy or you are sick. You are faithful to your wife or you aren't. You are alive or you are dead.
I am alive.
”
”
Greg Iles
“
Doubt is the beginning, not the end, of wisdom.
”
”
George Iles
“
Bir zavallı ile bir alçak olma arasında gidip geliyor, kendimi yargılamam
”
”
Oruç Aruoba (benlik)
“
Göz… Savaşı başlatan haberci.
Bakış… Elde olmayan kader, ilahi kaza.
Ve aşk... Kalp ile göz arasında kutlu bir hadise.
”
”
İskender Pala (Kitâb-ı Aşk)
“
Cahil ile anarşist arasındaki fark tüy kadardır. O aradaki tüyün üzerinde durur bütün okunan kitaplar.
”
”
Hakan Günday (Zargana)
“
Yok abi öyle deme. Ben Nebahat'a kötü gözle bakabilince anladım ki gözlere gerek yok artık bu alemde. Harbi diyorum bak. Eğer sevgi ile bakamayacaksan gözlere ne gerek var.
”
”
Aşkın Güngör (Geceyle Gelen)
“
Bana sevgili olan uykudur
bir güzelden daha güzel olan
bu kadar acı ve utanç doluyken içim
ne büyük şans kapanması kulaklarımın ve gözlerimin
bu yüzden fısıltı ile konuşun huzurumu bozmayın benim.
”
”
Michelangelo Buonarroti
“
Man plans, God laughs,
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
When everything is at risk, good judgment, not haste, makes the difference between life and death. Panic is the enemy.
”
”
Greg Iles (The Devil's Punchbowl (Penn Cage #3))
“
İstanbul'dan ayrılmak istemiyoruz fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? üç beş cadde ile bir o kadar da kahveden başka ne biliriz? fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz... en kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim... bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır... biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale haline getirmek yolunu keşfetmişiz... hepimizi istanbul'a bağlayan sadece bu... burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkanına malik... bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!...
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Tumble me down, and I will sit
Upon my ruines (smiling yet:)
Teare me to tatters; yet I'le be
Patient in my necessitie.
Laugh at my scraps of cloathes, and shun
Me, as a fear'd infection:
Yet scarre-crow-like I'le walk as one,
Neglecting thy derision.
”
”
Robert Herrick
“
İstanbul'da insanların tek amacı İstanbul'un tadını çıkarmak gibi görünüyor. Avına dişlerini geçirmeye çalışan yırtıcı hayvanlara benziyorlar. Ankara'ya istesen de dişini geçiremezsin, bir sürü üst geçit var." Metin ile birlikte bu şakaya güldüler. Kapatırken Cemil şöyle dedi: "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor.
”
”
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
“
bir akşam eve dönerken mahallenin bakkalına uğramış, öteberi almıştım. tam kapıdan çıkacağım sırada, karşı evin bir odasında kira ile oturan bekarın radyosu weber’in oberon operası uvertürünü çalmaya başladı. az daha elimdeki paketleri yere düşürecektim. maria ile beraber gittiğimiz birkaç operadan biri de buydu ve onun weber’e hususi bir muhabbeti olduğunu biliyordum; yolda hep onun uvertürünü ıslıkla çalardı. kendisinden daha dün ayrılmış gibi taze bir hasret duydum. kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. bunun sebebi herhalde “bu öyle olmayabilirdi!” düşüncesi yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
”
”
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
“
Si on ouvrait des gens, on trouverait des paysages. Si on m'ouvrait moi, on trouverait des plages.
”
”
Agnès Varda (Agnes Varda, L'ile et elle: Regards sur l'exposition)
“
Hayat kelimesi ile çalışma kelimesi arasında kafamda hiçbir münasebet kalmamıştı. Hayat benim için iki eli cebinde uydurulan bir masaldı.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
Yumuşak bakışın bana/
Uzak çin parklarından/
Geçişin kedilerle/
Çılgın kuş tarlasından
”
”
Sezai Karakoç (Leylâ ile Mecnun)
“
Çirkin bir sözcük olan önyargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var : Her ikisi de mantığın bittiği yerde başlar.
”
”
Harper Lee (Go Set a Watchman)
“
Ararsa yokum. Ben bir rüyayım artık. Arzu ile tekrar görülemem. Hafızasında yadigârım.
”
”
Peyami Safa (Yalnızız)
“
Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.
”
”
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
“
Fraj-ile," I say, pronouncing it the way she does - as if it might be a popular tourist destination in the Pacific, beautiful Fraj Isle, with its white sandy beaches and shark-filled coves.
”
”
Dan Chaon (Stay Awake)
“
Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim, 1'den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok... Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999...9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslmda bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!
”
”
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
“
Kertenkele sızıyor taşa. Aykırı kentten, aykırı alandan uzun bir özlem kalıyor insana. Ak giysileri ile sessiz göçmenler, aksak iskemlelerle umulmadık bir satranç kuruyorlar. Gözleri uzak kadar uçuk.
”
”
Enis Batur (Tuğralar)
“
Man is the universe becoming conscious of itself.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hattâ ben var mıydım? Ben dediğim şey, bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
When a parent dies, your center of gravity is altered. Even if you lived apart from them—even if you walled yourself off from all contact—you are irrevocably lessened by their passing. Death, like gravity, respects no barriers.
”
”
Greg Iles (Cemetery Road)
“
I must have wanton Poets, pleasant wits,
Musitians, that with touching of a string
May draw the pliant king which way I please:
Musicke and poetrie is his delight,
Therefore ile have Italian maskes by night,
Sweete speeches, comedies, and pleasing showes,
And in the day when he shall walke abroad,
Like Sylvian Nimphes my pages shall be clad,
My men like Satyres grazing on the lawnes,
Shall with their Goate feete daunce an antick hay.
Sometime a lovelie boye in Dians shape,
With haire that gilds the water as it glides,
Crownets of pearle about his naked armes,
And in his sportfull hands an Olive tree,
To hide those parts which men delight to see,
Shall bathe him in a spring, and there hard by,
One like Actaeon peeping through the grove,
Shall by the angrie goddesse be transformde,
And running in the likenes of an Hart,
By yelping hounds puld downe, and seeme to die.
Such things as these best please his majestie,
My lord.
”
”
Christopher Marlowe (Edward II)
“
People make a grievous error thinking that a list of facts is the truth. Facts are just the bare bones out of which truth is made.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
Ah, there," said Morgan, "that comed of sp'iling Bibles."
"That comes--as you call it--of being arrant asses," retorted the doctor.
”
”
Robert Louis Stevenson (Treasure Island)
“
Şairler yaşayamadıklarını yazarlar/
Ama o yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar
”
”
Sezai Karakoç (Leylâ ile Mecnun)
“
The evil prosper, and the innocent pay the bills for them.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
You can't build happiness on someone else's pain.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
Just because you will not see the work completed does not mean you are free not to take it up.
”
”
Greg Iles (Turning Angel (Penn Cage #2))
“
Biliyorum ki, insanlar sadece kendilerini düşünerek var oluyor gibi görünseler de, aslında onlara hayat veren tek şey "sevgi"dir.
”
”
Lev Tolstoy (İnsan Ne İle Yaşar?)
“
Kendi değeri olmayan bir insan başkalarının değerini hiçbir zaman çekemez. Çünkü insan gönlü, ya kendi üstünlüğünü ya da başkalarının kötülüğü ile beslenmek ister.
”
”
Francis Bacon (The Essays)
“
Üzüm ile çekirdeği arasında ezelî bir anlaşmazlık vardır. Üzümün beyaz eti, dünyanın bir günlük bir yer olduğunu öğütler; çekirdeğiyse toprağın sonsuzluğunu.
”
”
Sema Kaygusuz (Yere Düşen Dualar)
“
Allah niyetlerimiz ile akıbetimiz arasındaki bağı rahmetiyle kursun. ...
”
”
Murat Menteş (Ruhi Mücerret)
“
God is all powerful.
God is good.
Evil exists.
You can reconcile any two of those statements, but not all three.
”
”
Greg Iles (Greg Iles CD Collection 4: Black Cross, 24 Hours, Third Degree)
“
Kadınlar ikiye ayrılır, derdi. Bariz biçimde karmaşık olanlar ile karmaşık olduğu ilk bakışta anlaşılmayanlar.
”
”
Elif Shafak (İskender)
“
Babaların paltoları kokusu ile hatırlanır.
”
”
Mustafa Kutlu (Huzursuz Bacak)
“
Öğreniyorsun işte öğrenmeyi aklına bile getirmediğin şeyleri. Baba ile oğul arasında neler olup bittiğini, mesafeleri, kalkanları, kaçışları.
”
”
Barış Bıçakçı (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...)
“
Sevişti bir bakir ile bakire. Erkeğe milli dediler, kadına fahişe.
”
”
Cemal Süreya
“
Papież? A ile on ma dywizji? (Папа! А у него сколько дивизий?)
”
”
Joseph Stalin
“
İnsan sevindirmek ne güzel bir şeydir, demişti, bazen küçük bir iyilik ölünceye kadar hayır ile yâd edilmenize vesile olur.
”
”
Reşat Nuri Güntekin (Acımak)
“
Her touch was as knowing and confident as her eyes, and as she focused all her attention upon me, I remembered that there is nothing so thrilling as a woman of words when she decides that the time for words is past.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
Przyglądając się więźniom po widzeniach, dochodziłem niekiedy do wniosku, że o ile nadzieja może być często jedyną treścią życia, o tyle jej spełnienie staje się czasem trudną do zniesienia męką.
”
”
Gustaw Herling-Grudziński (Inny świat)
“
Klęli przy tym na nas ile wlezie, ale używali przy tym nie pospolitego słownictwa rodem z rynsztoka, tylko starannie przemyślanych inwektyw, które obejmowały całe nasze życie, sięgały w odległą przyszłość i dotyczyły naszych krewnych oraz wszystkiego, co się z nami wiązało.
”
”
Jerome K. Jerome (Three Men in a Boat (Three Men, #1))
“
Edward:
Well Mortimer, ile make thee rue these words,
Beseemes it thee to contradict thy king?
Frownst thou thereat, aspiring Lancaster,
The sworde shall plane the furrowes of thy browes,
And hew these knees that now are growne so stiffe.
I will have Gaveston, and you shall know,
What danger tis to stand against your king.
Gaveston:
Well doone, Ned.
”
”
Christopher Marlowe (Edward II)
“
I don’t really understand the world anymore. But maybe there’s some faint hope that the good people on both sides can come together.
”
”
Greg Iles (Mississippi Blood (Penn Cage, #6))
“
Don’t keep a girl guessing too long, or she’ll find the answer somewhere else.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
At his best, man is the noblest of all animals; separated from law and justice he is the worst. —Aristotle
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
I must learn to be content with being happier than I deserve. —Jane Austen, Persuasion, paraphr.
”
”
Greg Iles (The Bone Tree (Penn Cage #5))
“
Sözlerin anlamı ne denli güzel ve derin olursa olsun, çoğu zaman ne mutlu insanları etkiler ne de mutsuzları. Bunların etkisini ancak konunun dışındakiler, kayıtsızlar hissedebilir. Çünkü mutluluğun ya da üzüntünün asıl anlatımı suskunluktur. Âşık olanlar birbirlerini en çok sessiz kaldıklarında anlar. Mezar başında söylenen sıcak, coşkun sözler yalnız yabancıları etkiler; bunlar ölenin karısı ile çocuklarına hem soğuk hem de önemsiz gelir.
”
”
Anton Chekhov (Doktor Çehov'dan Öyküler)
“
Ben devrik cümle bile kuramazdım. Kuramazdım, çünkü korkardım. Sorumluluklarım vardı. Akranlarım bozuk bir Türkçeyle gül gibi anlaşırken, bütün o gramer kurallarının anasını ağlatarak bildirişirken, giriş gelişme ve sonuç kavramlarından bihaber, rastgele bölünmüş paragraflarla kompozisyon yazarken, ben... Ben kendime ihanet eder cümlenin öğelerine sadık kalırdım. Ömrüm düzgün cümleler halinde geçti. Bilmeden bazı hatalar yapmışımdır tabii. Bilsem... Bilsem anlamı öldürür yine de cümleyi kurtarırdım. Oysa şimdiki halime bak. Kelimeler kifayetsiz kalıyor, dilbilgisi sırnaşık! Saçmasapan cümleler kuruyorum ve duyduğum mutluluk bana kaygı ile karışık bir utanç veriyor!
”
”
Alper Canıgüz (Oğullar ve Rencide Ruhlar (Alper Kamu, #1))
“
Kötünün Zaferi
Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur; çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı, güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.
”
”
Zülfü Livaneli (Serenad)
“
Günümüzde kullanılan şifre (cifir) sistemi Karmatîlerin eseridir. Kaynaklar, şifre ile haberleşmeyi tarihte ilk kulanan kişinin, Karmatîliğin liderlerinden biri olan Abdullah bin Meymûn el Kaddâh kod adlı kişi olduğunu biliyor.
”
”
Yaşar Nuri Öztürk (Enel Hak İsyanı: Hallâc-ı Mansur (Darağacında Miraç) (2 Cilt Takım))
“
From my bedroom window, I can see the sun peeping through the clouds. London certainly isn't a city noted for its climate, but I think, sooner or later, you get used to it, and live with the weather. For most of the year, everyone and everything seems to be tucked up cosily in grey cotton wool, but Dickens said that fog is a characteristic of London, didn't he? This climate could go hand in hand with my dismal humour.
”
”
Sarah Iles (On tiptoe)
“
Kızlardan birini bugün yüzme havuzundan attılar. Inge Hanmann'ı... Onun gibi bir kırma ile birlikte yüzmemize izin veremezlermiş. Temiz değilmiş. Melezmiş, Werner. Biz de öyle değil miyiz? Biz de yarı annemiz, yarı babamız değil miyiz?
”
”
Anthony Doerr (All the Light We Cannot See)
“
Sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşili ile kuşlarla beraber olunca insana sulh,şiir,şair,edebiyat, resim, musiki,mesut insanlarla dolu anlaşmış,sevişmiş,açsız,hırssız bir dünya düşündürüyor.
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Son Kuşlar)
“
I sat upon the shore
Fishing, with the arid plain behind me
Shall I at least set my lands in order?
London Bridge is falling down falling down falling down
Poi s’ascose nel foco che gli affina
Quando fiam uti chelidon—O swallow swallow
Le Prince d’Aquitaine à la tour abolie
These fragments I have shored against my ruins
Why then Ile fit you. Hieronymo’s mad againe.
Datta. Dayadhvam. Damyata.
Shantih shantih shantih
”
”
T.S. Eliot (The Waste Land)
“
Bir fare çatı katında kocaman bir erkek kedi ile karşılaşır. Farenin kaçabileceği hiç bir yer kalmamıştır, köşeye sıkışmıştır. Fare titreyerek kediye şöyle der: Kedi Bey, lütfen beni yeme. Ailemin yanına dönmem lazım. Çocuklarım karnı aç beni bekler, lütfen beni görmemiş ol. Kedi yanıt verir: Endişelenme, seni yiyecek değilim. İşin doğrusu, yüksek sesle söyleyemem ama ben vejetaryenim. Asla et yemem. Bu yüzden benimle karşılaşmış olman, senin için bir şans. Fare yanıtlar: Oh ne kadar mükemmel bir gün, ne kadar şanslı bir fareyim ben. Vejetaryen bir kediyle karşılaştım. Fakat hemen sonrasında kedi fareye saldırır, patisiyle yere bastırır. Keskin dişlerini boğazına geçirir. Fare acı içerisinde son nefesinde kediye sorar: İyi de, hani sen vejetaryendin? Asla et yemediğini söylemedin mi? Yalan mı söyledin? Kedi yalanarak yanıtlar: Ha, ben, et yemem. Bu yalan değil. Bu yüzden seni götürüp marulla takas edeceğim.
”
”
Haruki Murakami (1Q84 (1Q84, #1-3))
“
Kişinin özel hayatının mahrem köşelerini bilmek isteği biraz da bizim süfli arzularımızın eseridir. Evet, o tarafı var, ama edebiyat esas itibarı ile ulvi olana yönelmeli. Ulvi olanın vücut bulması için süfli olanın zikredilmesi zaruri olsa bile bunun bir ölçüsü vardır. Her ne yaparsak yapalım Hududullah'a bağlı kalmak ilkemiz olmalıdır.
”
”
Mustafa Kutlu (Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı)
“
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı... Sırtında bir acı ile uyanır.... Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
”
”
Friedrich Nietzsche
“
Whenever life gets too good, whenever fate hands you something wonderful, something else gets taken away.
”
”
Greg Iles (The Devil's Punchbowl (Penn Cage #3))
“
We do not just belong to this universe, we are it.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
I educated myself, discovered my gift for language, learned that the larger world lay not across oceans but within the human mind and heart.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
If I cannot change what I had for lunch yesterday, I certainly cannot unmake a marriage, erase the betrayal of a friend, or board a ship that left port twenty years ago.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
Krajobraz mroku nigdy się nie zmienia. Nie zliczę, ile razy szedłem tą ścieżką, a z każdym krokiem powracają te same rojenia.
”
”
Motojirō Kajii (Cytryna)
“
Kulak ile göz, söz ve hakikatlerin gönüle giriş yoludur. Ağız ise gönülden gelen nefhaların çıkış yoludur.
”
”
M. Nusret Tura (Rah-ı Aşk)
“
Düşünce ile eylem arasındaki zamana 'cehennem' denir.
”
”
kafkaokur
“
Biliyorum ki Allah katındaki şapşallar ile insanlar nezdindeki şapşallar aynı kimseler değildir.
”
”
Murat Menteş (Ruhi Mücerret)
“
...
Kökü dışarda bir aşk,
Dante ile Beatrice'inkine
Fena öykünüyor.
”
”
Cemal Süreya (On Üç Günün Mektupları ve 1967-1978 Mektupları)
“
Osmanlı İmparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru koca gövdesini yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.
”
”
Falih Rıfkı Atay (Zeytindağı)
“
Terimi tam anlamı ile ele alırsak, hakiki demokrasi hiç bir zaman mevcut olmadığı gibi bundan sonra da olmayacaktır. Çok sayıdakilerin az sayıdakileri idaresi tabii nizama aykırıdır.
”
”
Jean-Jacques Rousseau
“
Kısaca şunu söylemek istiyorum Milena: etrafındakilerin o ulaşılmaz zekilikleri ile hayvanca sersemliklerine karşı senin haklı olduğuna inanmamış olsaydım bu kadar ilgilenebilir miydim seninle? koskoca okyanusların dibindeki bir avuç toprak o baskıya nasıl dayanıyorsa sen de öyle dayanmalısın Milena. Bugüne kadar insanlara tahammül edebileceğimi yeryüzü ile başa çıkabileceğimi düşünmezdim hiç. Ama sen şunu öğrettin bana dayanılmaz olan aslında yaşam değilmiş, insanlarmış.
”
”
Franz Kafka
“
Modernlik diye bir şey yoktur. Biz kendi benliğimizden dolayı bizden evvelkileri geri zannediyoruz. Biz şimdi elektrikle aydınlanıyoruz diye gaz lambasıyla, mumla, yağ kandili ile aydınlananları geri zannediyoruz. Hz. Mevlana yağ kandiliyle aydınlanıyordu, sen elektirikle aydınlanıyorsun diye bir satır mesnevi mi yazabildin? Onun için bu modernlik denen şeyi ben kabul etmiyorum.
”
”
Ömer Tuğrul İnançer
“
Gece ile gündüz birbirlerinin tam zıddı olduğu halde, birbirinden ne kadar tatlı, kavgasız ve nizâsız ayrılırlar. Sen de karanlıklara tân etmeden edep ve saygı ile aydınlığa doğru süzülüp git.
”
”
Sâmiha Ayverdi (Bağ Bozumu)
“
You know, the truth isn’t hard to find, if you’re willing to get your hands dirty. Truth waits just under the surface for any man brave enough to scrape a little dirt away. But most people are too afraid or too lazy to get dirty. They’re afraid to ask the right questions. The hard questions.
”
”
Greg Iles (The Bone Tree (Penn Cage #5))
“
Einstein said the arrow of time flies in only one direction. Faulkner, being from Mississippi, understood the matter differently. He said the past is never dead; it's not even past. All of us labor in webs spun long before we were born, webs of heredity and environment, of desire and consequence, of history and eternity. Haunted by wrong turns and roads not taken, we pursue images perceived as new but whose provenance dates to the dim dramas of childhood, which are themselves but ripples of consequence echoing down the generations. The quotidian demands of life distract from this resonance of images and events, but some of us feel it always.
And who among us, offered the chance, would not relive the day or hour in which we first knew love, or ecstasy, or made a choice that forever altered our future, negating a life we might have had? Such chances are rarely granted. Memory and grief prove Faulkner right enough, but Einstein knew the finality of action. If I cannot change what I had for lunch yesterday, I certainly cannot unmake a marriage, erase the betrayal of a friend, or board a ship that left port twenty years ago.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage #1))
“
Alim,satim, borclanma, kira, miras bolusturme gibi her turlu hukuksal islerin birer yazili antlasma ile yapilmasi ilk Sumerlilerde baslamistir. Evlenme bosanmalar da, yasal sayilmasi icin yazili bir antlasma ile kanitlanmaliydi. Tasinmaz mallar ilk olarak bir kadastro yoluyla Sumer'de guvence altina alinmistir.
”
”
Muazzez İlmiye Çığ
“
He always reminded us that every atom in our bodies was once part of a distant star that had exploded. He talked about how evolution moves from simplicity toward complexity, and how human intelligence is the highest known expression of evolution. I remember him telling me that a frog's brain is much more complex than a star. He saw human consciousness as the first neuron of the universe coming to life and awareness. A spark in the darkness, waiting to spread to fire.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
Tanrı zar atmaz. O kainat ile kendi tasarladığı, tarifi imkansız bir oyunu oynar. Diğer oyuncuların (Herkes) gözünden bakıldığında bu, karanlık bir odada, kuralları söylemeyen ve sürekli gülümseyen bir kart dağıtıcısının dağıttığı boş kartlarla oynanan, sonsuz risklere girilen, anlaşılması imkansız ve ne olduğu bilinmeyen bir poker oyununa benzer...
”
”
Terry Pratchett (Good Omens: The Nice and Accurate Prophecies of Agnes Nutter, Witch)
“
Kiswahili ni lugha rasmi ya nchi za Tanzania, Kenya na Uganda. Ni lugha isiyo rasmi ya nchi za Rwanda, Burundi, Msumbiji na Jamhuri ya Kidemokrasia ya Kongo. Lugha ya Kiswahili ni mali ya nchi za Afrika ya Mashariki, si mali ya nchi za Afrika Mashariki peke yake. Pia, Kiswahili ni lugha rasmi ya Umoja wa Afrika; pamoja na Kiarabu, Kiingereza, Kifaransa, Kireno na Kihispania. Kiswahili ni lugha inayozungumzwa zaidi nchini Tanzania kuliko nchi nyingine yoyote ile, duniani.
”
”
Enock Maregesi
“
En değersiz gurur, milli gururdur. Bu, onunla gurur duyandaki bireysel özelliklerin yoksunluğunu ele verir. Çünkü insan neden milyonlarca insanlarla paylaştığı bir özelliğe tutunma gereği duyabilir ki başka türlü? Dikkate değer kişisel niteliklere sahip olan, sürekli göz önünde bulundurduğu ülkesinin hatalarını açıkça görebilecektir. Ama dünyada gurur duyabilecek hiçbir şeyi olmayan her zavallı aptal gurur duyabilmek için son çare olarak ait olduğu ülkesi ile gurur duyar.
”
”
Arthur Schopenhauer
“
that right meant more than might; that being faithful and good meant more than being rich; that honor superseded all.
”
”
Greg Iles (Mississippi Blood (Penn Cage, #6))
“
Aşktan sır olmaz. Ve aşk ne âşığı ne de maşuğu gizleyebilir. Kendini belli etmeyen aşk ise zaten hakikatli değildir.
”
”
Münire Daniş (Şem ile Pervane)
“
Emotions are by nature amorphous. When confined to words, our longings and passions, our rebellions and humiliations often seem melodramatic, trivial, or even pathetic.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
I'm tired of entirely new things," Tremaine said. "I don't understand most of the old things yet.
”
”
Martha Wells (The Gate of Gods (The Fall of Ile-Rien, #3))
“
I have a plan.” This was true. “I just don’t know whether it will actually work or not.” This, unfortunately, was also true.
”
”
Martha Wells (The Death of the Necromancer (Ile-Rien, #2))
“
I listened in amazement. You saw a face on an American street, or in an office, and you had no idea that a tragic epic lay behind it.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
Whoever ceases to be a student has never been a student.
”
”
George Iles
“
learned a long time ago, if you’re going to wait for this world to be fair, you’re going to be waiting in the grave.
”
”
Greg Iles (The Bone Tree (Penn Cage #5))
“
Seninle konuşmanın özel grameri: Hemen hemen her cümle 'hatırlıyor musun' sorusuyla biter, ortak geçmişimizin g’si büyük yazılır, eylemlerimizin kipi daima güzel geçmiş zamandır ve Çetin ile Ender’i birbirine bağlayan bağlaçlar saymakla bitmez.
”
”
Barış Bıçakçı (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
“
one cup of it took the place of the evening papers, of all the old evenings in cafés, of all chestnut trees that would be in bloom now in this month, of the great slow horses of the outer boulevards, of book shops, of kiosques, and of galleries, of the Parc Montsouris, of the Stade Buffalo, and of the Butte Chaumont, of the Guaranty Trust Company and the Ile de la Cité, of Foyot’s old hotel, and of being able to read and relax in the evening; of all the things he had enjoyed and forgotten and that came back to him when he tasted that opaque, bitter, tongue-numbing, brain-warming, stomach-warming, idea-changing liquid alchemy.
”
”
Ernest Hemingway (For Whom the Bell Tolls)
“
Niech pan tak zagłębi się, niech pan spróbuje jakby tą pierwszą myślą, o ile to możliwe, tą nie skażoną jeszcze niczym, dotknąć świata. Przyzna pan wówczas, że to, co opowiedziane, nie odwrotnie, ustanawia to, jak było, jest czy będzie, nadaje temu wymiar, skazuje na nicość lub na zmartwychwstanie. I tylko to, co opowiedziane, jest jedyną możliwą wiecznością. Żyjemy w tym, co opowiedziane. Świat jest tym, co opowiedziane. Dlatego coraz ciężej żyć. I może tylko sny stanowią o nas. Może jeszcze tylko sny są nasze?
”
”
Wiesław Myśliwski (Traktat o łuskaniu fasoli)
“
-Aklına her geleni söyleme. Hayatın boyunca bunu yaptın zaten. Ben sana ne derdim, her zaman?
-Cahil ile lak lak edeceğine, alim ile taş taşı.
-Sen ne yaptın peki? Alim ile taş taşırken bile lak lak ettin, durmadı o çenen. Bir de kendince bahane bulmuşsun gevezeliğine 'Ben sesli düşünüyorum, kafamdan geçenleri içimde tutamıyorum,' diye. Tut! İçinde-kıçında nerende tutarsan tut, ama tut. Beyin ishali olmuş gibi vır vır vır... Hayatta bir ağırlığın olsun. Bir de yazan-çizen adamım diye dolanıyorsun. Yazık! Çok yazık!
”
”
Yekta Kopan (Bir de Baktım Yoksun)
“
Hiçbir ilişki eksik değildir-her ilişki , o kadarıyla , o biçimiyle , o süresiyle , tamdır.
Ama her ilişkinin farklı girdi-çıktıları, düzensiz bir çeperi, değişken yoğunlukta bir içeriği vardır: Bu anlamda da, hiçbir ilişki , 'son'una kadar 'tamam' değildir-her ilişki 'tamam' lanmadan biter.
Ama, her ilişki , o iki kişinin her karşı karşıya gelişlerinde , yeniden başlar-ve, ayrılmalarıyla, yeniden, biter.
İşte:tamdır her ilişki-'tamam' lanmadan tamamlanır...
”
”
Oruç Aruoba
“
Eski İstanbul'da mimarînin saltanatına rekabet eden başka güzellik varsa, o da ağaçlardı. Fakat buna rekabet denebilir mi? Doğrusu istenirse, ağaç, mimarîmizin ve bütün hayatımızın en lutufkâr yardımcısıdır. Beyaz mermerle, yontulmuş taşla uyuştuğu kadar, harap çatı ile, süsleri bakımsızlıktan kaybolmuş, yalağı kırılmış çeşme ile de uyuşmasını bilir. O güneşin adına söylenmiş bir kasideye benzer.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Beş Şehir)
“
All partnerships fail in the end, just like marriages. The only life after death any human being will ever know is staying in a marriage or a partnership after it’s over. And that’s not life—it’s living death.
”
”
Greg Iles (True Evil)
“
Kişi sevdiğini hep sonradan mı anlar?
Dilegetirişin çifteanlamlılığı (Türkçenin bazen inanılmaz olan bağlantısallığı) da yerli yerindeydi:
"Sevdiği'ni" / "Sevdiğini"
Seni de, seni sevdiğimi de , sonradan anlamıştım; sen de, şimdi, gitmiş olduğundan, bu anlamanın da hiçbir önemi kalmamıştı artık.
Bir yitim, bir hiçlik, bir boşluk daha bulmuştum, işte bu anlamla-
Bunu hemen yazmam gerektiğini düşündüm.
Geri döndüm, yazdım.
”
”
Oruç Aruoba (ile)
“
Ona en çok dokunan, Pervin ile ilgili aklını meşgul eden hemen her şeyin artık geride kalmış olmasıydı. Varlığını hissettiren, “Sen varsın Hasan, yaşıyorsun.” diyen, bir değeri olduğunu hissettiren tatlı konuşmaları, bakışları geride kalmıştı. Bir daha yaşanmayacak, sadece hatırlanacak.
”
”
Barış Bıçakçı (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...)
“
Benim kendisinden nefret ettiğime inanan biri, onu geniş bir gülümseme ile selamladığımı görünce apışıp kalıyordu. O zaman, yapısına göre ya bendeki ruh büyüklüğüne hayran oluyor ya da ödlekliğimi küçümsemeyle karşılıyordu, oysa bu davranışımın nedeni basitti: Adını bile unutmuştum adamın.
”
”
Albert Camus (The Fall (Vintage International))
“
His biggest rule was that you didn’t involve anyone who wasn’t already playing the game. Or, as he phrased it, if you have to kill innocent bystanders, then your planning is at fault and someone should best eliminate you.
”
”
Martha Wells (The Gate of Gods (The Fall of Ile-Rien, #3))
“
When you drive down Cemetery Road, the angel appears to be looking directly at you. Yet once you pass the monument and look back over your shoulder, the angel is still looking at you. Thus the appellation: the Turning Angel.
”
”
Greg Iles (Turning Angel (Penn Cage #2))
“
Hani, çok önceleri, "Sadakat nedir?" diye sormuştun bana; ben de şöyle bir şey söylemiştim:-
'Sadakat', kişinin kendinde bir kişiye bir yer ayırması, ve o yeriş hep onun için korumasıdır;
'sadakatsizlik' de, kişinin o yerin korunmasını savsaklamasıdır;
'ihanet' ise, kişinin, o yerine, başka bir kişiyi sokması-
"Olur mu ki bu-" demiştin sen de: " başka bir kişiyi sokamaz ki o yere, o kişi; onun için açmışken o yeri- başka bir kişi giremez ki oraya...?
”
”
Oruç Aruoba (ile)
“
Ruch, zmiana — o czym to miałoby przesądzać? Spojrzeć na szron na szybie, na te niby-kwiaty zarastające ją od okiennicy ku środkowi… Jest tylko mróz, presja zewnętrznych warunków; pod nią wilgoć objawia się w tej i innej postaci. Gdyby szron przyjmował jeszcze bardziej skomplikowane formy, gdyby szybciej reagował na zmiany warunków zewnętrznych, gdyby w jego zawiłościach ukazywały się sensy głębsze — czy wówczas uznalibyśmy go za niepodległą, świadomą istotę?
Dlaczego wiec o lutych mówimy „oni”?
Dlaczego o sobie mówię „ja”?
O ile bardziej, o ile prawdziwiej istnieje niż wymalowana na szybie paproć szronu? Że potrafię sam siebie objąć myślą? Cóż z tego? Zdolność do samooszustwa to tylko jeden więcej zakrętas w kształcie lodu, wymrożony na wiwat barokowy ozdobnik.
”
”
Jacek Dukaj (Lód)
“
Matisse bir zamanlar bir santimetre kare mavi ile aynı mavinin bir metre karesinin aynı şey olmadığını söylemişti. Alanın yaygınlığı tonu değiştirir. Aynı şekilde, mavi bir daire aynı maviden bir kareyle aynı şey değildir. Sınırların şekli de tonu değiştirir. Ama bu yalnızca başlangıç. Her ton doku tarafından, çevresindeki diğer tonlarla görüntünün yarattığı uzam tarafından, resmin içindeki ve üzerindeki ışık tarafından ve görüntünün çekim alanı demek olan o tuhaf olgu –asla hareket etmeyen bu sessiz sanatın çerçevesi içinde, nesnelerin düşme ve gerileme oranlarını belirleyen şey– tarafından farklılaştırılır.”
sayfa 19
”
”
John Berger (Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar)
“
Yaşayanların dünyasına döndüğümde tanrımın sadece yarısının hüküm sürdüğünü keşfettim. Büyük ya da küçük olsun her şeyi, yaşam isteyen bir muhalifle paylaşması gerekiyordu. İtme ve çekim kuvvetleri, dünyanın iki kutbu ve akımları, mevsimlerin değişimi, gündüz ve gece, siyah ve beyaz - bunların hepsi birer savaştır.
Gerçek cehennem, bu karşıtlığın kendi içimizde de olmasıdır. Aşk bile 'dışkı ile idrar arasına' odaklanmıştır. Yüce olan, gülünç olana alaya ve ironiye yenik düşebilir.
”
”
Alfred Kubin (Other Side)
“
My father is deceast, come Gaveston,'
And share the kingdom with thy deerest friend.'
Ah words that make me surfet with delight:
What greater blisse can hap to Gaveston,
Then live and be the favorit of a king?
Sweete prince I come, these these thy amorous lines,
Might have enforst me to have swum from France,
And like Leander gaspt upon the sande,
So thou wouldst smile and take me in thy armes.
The sight of London to my exiled eyes,
Is as Elizium to a new come soule.
Not that I love the citie or the men,
But that it harbors him I hold so deare,
The king, upon whose bosome let me die,
And with the world be still at enmitie:
What neede the artick people love star-light,
To whom the sunne shines both by day and night.
Farewell base stooping to the lordly peeres,
My knee shall bowe to none but to the king.
As for the multitude that are but sparkes,
Rakt up in embers of their povertie,
Tanti: Ile fawne first on the winde,
That glaunceth at my lips and flieth away: ....
”
”
Christopher Marlowe (Edward II)
“
Jung didn’t try to separate good and evil. He knew that both exist in every human heart. He called the propensity to evil the Shadow. And he believed that trying to deny or repress the Shadow is dangerous. Because it can’t be done. He believed you have to recognize your Shadow, come to grips with it, accept it, and integrate it.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
Our actions have consequences that last long after us, entwining the present with the future in ways we cannot begin to understand. I have resolved a simple thing: I will do those things which make me happy today, and which I can also live with ten years from now.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
Can you be a trifle more obscure? I think I almost understood what you said that last time.
”
”
Martha Wells (The Death of the Necromancer (Ile-Rien #2))
“
The Terrible Truth is that brutality is part of human nature, and all the laws in the world can't neuter it.
”
”
Greg Iles (The Devil's Punchbowl (Penn Cage #3))
“
...yet he [Levon] somehow sings with the wounded humanity of a man without a tribe, a man who has known both love and grief and understands that one is the price of the other.
”
”
Greg Iles (Mississippi Blood (Penn Cage, #6))
“
You yourself are guilty of a crime when you do not punish crime.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
The female memory defies explanation.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
Suspicion is a tenuous thing, so impalpable that the exact moment of its birth is not easy to determine.
”
”
Francis Iles (Before the Fact)
“
Morane gestured them to some seats near the front, but close to the archway. Probably Nicholas’s preference, in case someone threw a bomb. Or in case he decided to throw one.
”
”
Martha Wells (The Gate of Gods (The Fall of Ile-Rien, #3))
“
Bir gün hatırlatırsın bütün bu olanları onlara.Biz hiçbir düşü asılsız yere göstermedik sana.Gerçekleşir bir gün rüyan,korkma.
”
”
Nazan Bekiroğlu (Yusuf ile Züleyha)
“
Burayı imar etti. Gözyaşlarıyla sulayıp kirpikleriyle süpürdü.
”
”
İskender Pala (Leyla ile Mecnun)
“
For once the stone hits the surface of the pond, the ripples never really stop.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
The past is never dead. It's not even past; if it were there would be no grief or sorrow.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
Biliyorum ki, döktüğünüz kanı siz değil, yalılarda yaşayan ve şiir yazıp sizi hakir gören nazik adamlar içecektir. Kostantiniye'nin kibar insanları kanla beslenir, ama siz değil! Bu yüzden siz onlardan temizsiniz! Ancak kan görünce bayılan ve vahşetten nefret eden bu beyzadeler, sizleri daima ayak takımı olarak gördüler ve göreceklerdir. Onların ruhlarının ve vicdanlarının temiz olması için, bizzat sizler, ellerinizi çamura sokacaksınız. getirdiğiniz ganimetin neredeyse hepsi, bu kibar efendilerin kesesine girecektir. Ocağımızın kanunu odur ki, onların içmesi için sadece kan dökmeyecek, ayrıca şu koca Kostantiniye'nin sokaklarında dönüp sizin suratınıza bile bakmadıkları zaman onlara tahammül de edeceksiniz! Şairler mersiye, destan, gazel yazacak. Ne ile mi? Mürekkeple değil elbette! Kanla yazacaklar ve ünlerini ebediyete kadar sürdürecekler! Sizden istenen de bu: Kostantiniye'ye kan getirin!
”
”
İhsan Oktay Anar (Amat)
“
Mississippi blood is different. It’s got some river in it. Delta soil, turpentine, asbestos, cotton poison. But there’s strength in it, too. Strength that’s been beat but not broke.
”
”
Greg Iles (Mississippi Blood (Penn Cage, #6))
“
Geceleri sokaklarda nara atarak dolaşanların ne hissettiğini daha iyi anlayabiliyorum şu an. 'Beni anlamanızı beklemiyorum,yanımda olmanızı da istiyor değilim. Sadece uyanın. Ey sıcak yataklarında derin uykulara dalmış mutlu insanlar, hepiniz uyanın. En azından bu kadarını yapın benim için,' diyorlar. Anneme göreyse 'İçip içip dolanıyo sokakta serhoş serseriler.
”
”
Burak Aksak (Leyla ile Mecnun)
“
On the eastward crossing on the Ile de France Thomas Hudson learned that hell was not necessarily as it was described by Dante or any other of the great hell-describers, but could be a comfortable, pleasant, and well-loved ship taking you toward a country that you had always sailed for with anticipation. It had many circles and they were not fixed as in those of the great Florentine egotist. He had gone aboard the ship early, thinking of it, he now knew, as a refuge from the city where he had feared meeting people who would speak to him about what had happened.
”
”
Ernest Hemingway (Islands in the Stream)
“
Böyle olağanüstü, dahice bir oyunun ister istemez göreceli ustalar yaratacağı gerçeğini uzun zaman önce anlamıştım; ama dünyayı yalnızca siyah ile beyaz arasındaki dar yola indirgeyen, otuz iki taşı bir oraya bir buraya, bir ileri bir geri oynatarak hayatının zaferini kazanmaya çalışan kıvrak zekalı bir insanın yaşamını kafada canlandırmak ne kadar güç, ne kadar olanaksızdı; bu insanın yeni bir oyuna başlarken piyon yerine atı yeğlemesi olay yaratır ve bir satranç kitabının ufacık bir köşesinde adının geçmesiyle ölümsüzlüğe ulaşmasını sağlar; bu insan, bu akıl insanı, aklını kaçırmadan on, yirmi, otuz, kırk yıl boyunca bütün düşünme gücünü tekrar tekrar aynı gülünç amaca yöneltir: bir tahtanın üzerinde tahta bir şahı köşeye sıkıştırmak!
Sayfa :23
”
”
Stefan Zweig (Satranç)
“
Nor was his name unheard or unador'd
In ancient Greece; and in Ausonian land
Men call'd him Mulciber; and how he fell
From Heav'n, they fabl'd, thrown by angry Jove
Sheer o're the Chrystal Battlements: from Morn
To Noon he fell, from Noon to dewy Eve,
A Summers day; and with the setting Sun
Dropt from the Zenith like a falling Star,
On Lemnos th' Ægean Ile: thus they relate,
Erring...
”
”
John Milton (Paradise Lost)
“
Kryzys intelektualny jaki przeżywamy, nie tyle może należy przypisywać zwątpieniu w siłę rozumu, ile temu, że jego zasięg jest tak nieznaczny. Z przerażeniem ujrzeliśmy, że otacza nas milionowy bezmiar umysłów ciemnych, które porywają nam prawdy nasze, aby je paczyć, pomniejszać, przerabiać na narzędzie swoich namiętności; i odkryliśmy, że ilość ludzi jest bardziej decydująca niż jakoś prawd.
”
”
Witold Gombrowicz (Dziennik 1953-1956)
“
Milletin ruhu ile bağları kopartılan bugünkü okul, millete insan yetiştirmek için değil, fabrikaya usta yetiştirmek için çalışıyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim gençliğe karakter yerine hüner verecek ve insanı elbette aşağı canlıların hizasına indirecektir. İnsanlığın gidişinde bu eşsiz gerileyiş, inkılap adı ile adlandırılsa bile nesilleri bir cehennem hayatına doğru götürmektedir.
”
”
Nurettin Topçu (Türkiye'nin Maarif Dâvası)
“
Her şey çok anlamsız!Hayat,kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil.Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret.Periyodik tabloyu ezberlersek yeter.Evrendeki en bol iki elementin,hidrojen ile helyumun,aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten.Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın?Anlam ağırdır...Dibe çöker.Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.
”
”
Barış Bıçakçı
“
We judge and punish based on facts, but facts are not truth. Facts are like a buried skeleton uncovered long after death. Truth is fluid. Truth is alive. To know the truth requires understanding, the most difficult human art. It requires seeing all things at once, forward and backward, the way God sees.
”
”
Greg Iles (Blood Memory)
“
If a man lived long enough, his past would always overtake him, no matter how fast he ran or how morally he tried to live subsequently. And how men dealt with that law ultimately revealed their true natures.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
istersen konuşalım.Lakin söxden ne çıkar.Şimdiye kadar,kim bilir kaç hayvan yükü itap okudun?Ne anladın?Hiç değil mi?İnsanlaın bilgisi nedir?Bencilliklerimiz ve zevklerimiz ihtiyaç olan sanatlara ait olan şeylerden ibarettir.Peki ama hak ve hakikate dair ne biliyorlar?Hiç!Akli denklem ile hakkı tarif etmek mümkündür.Fakat bilmek,anlamak mümkün mü?Ne konuşalım?Harflerden meydana gelen dizi ile hikmetin esrarı bilinir mi?
”
”
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi (A'mâk-ı Hayal)
“
Let me tell you a secret, Caitlin. We’re still in the cave. It’s just bigger, and we wear nicer clothes. We make alliances and try to be civil, we save the weak instead of leaving them out in the cold to die. . .
”
”
Greg Iles (The Devil's Punchbowl (Penn Cage #3))
“
Âşık olmak ne güzel, âşık olduğunu bilmek ne güzel! İşte fark burada! Onun ikinci kez kaybolduğu düşüncesi rahatsız edici belki ama bir yönden hoşuma da gidiyor. Şu anda onun kafamdaki resmi kararsız bir şekilde, onun gerçek ile ideal görüntüsü arasında gidip geliyor. Bu resmi kafamda uyandırıyorum ama özellikle, ya gerçek olduğu için ya da en azından kaynağını gerçeklikten aldığı için kendine özgü bir çekiciliği var bu resmin.
”
”
Anonymous
“
Kendimde bir tuhaflık algılar gibi oldum ama üzerinde durmadım. Dursam, Allah korusun bir dursam, dünyada duracak başka ne bir yol ne bir durak ne bir şey bulurdum. O yüzden kendi üzerimde pek durmadım. Kendi üzerinde duran, bu ağırlıkla kendi üzerine yıkılandan başkası olamaz. Kendine yıkılan da böylelikle başkasına yıkılamaz. Biraz marazi, biraz zararsız, şairin dediği gibi “Ayakkabı çivisi gibi kendine batan,” olur ki, dünya kendine değil başkasına batanı, kendine değil başkasına yıkılanı, kendini değil başkasını suçlayanı sevdiği, istediği ve kabul ettiğinden onu hemen defoluların arasına ayırıverir. Ama sorsanız kitaplarında, gerek gökten inenlerinde, gerek yerden bitenlerin iyicelerinde böyle değilmiş gibi yapar söyler, bunu yaymak için peygamberler ve peygamber mizaçlılar ortaya çıkarır. Sonunda onları da ya çarmıha gerer, ya perişan eder. Dünya kendi hakikatleri hakkında tamamen yalancı ve ikiyüzlüdür. Dünya bir ahlaksıza namuslu ve saffet sahibi muamelesi yapan adamın perişanlığını ve zilletini, ona yüksek ve kutsal muamelesi yapanı perişan ederek yaşatır. Bir gece vakti karşı karşıya kitaplarıyla, hikmeti ile gözünüzde yaş, kalbinizde sıkıştıran İlhami bir duygu ile otururken her şeye inandıran dünya, sabah olunca göz kırparak rezili ve zelili sizi aşağılamakta kullanır.
”
”
Şule Gürbüz (Coşkuyla Ölmek)
“
1. Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
2. Harbi karşılık verecek ama herkes
Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:
3. Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır
Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?
4. İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?
5. Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır
Nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz?
6. Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk
7. Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!
Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız
8. Kurşunkalemle de olabilir
Yort Savul!
”
”
Ece Ayhan
“
Adil olanin pesinden gidilmesi dogrudur, en guclunun pesinden gidilmesi ise kacinilmazdir. Gucu olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan guc ise zalim. Gucu olmayan adalete mutlaka bir karsi cikan olur, cunku kotu insanlar her zaman vardir. Adaleti olmayan guc ise tohmet altinda kalir. Demek ki adalet ile gucu bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek icin de adil olanin guclu, guclu olanin ise adil olmasi gerekir.
Adalet tartismaya aciktir. Guc ise ilk bakista tartisilmaz bir bicimde anlasilir. Bu nedenle gucu adalete veremedik, cunku guc, adalete karsi cikip kendisinin adil oldugunu soylemisti. Hakli olanin guclu kilamadigimiz icin de guclu olani hakli kildik.
”
”
Erich Auerbach (Mimesis: The Representation of Reality in Western Literature)
“
lânet ve elem çiçekleri
bir çöldür o! ne vahâ ne kum
ile yazılmış olmak; ve elbette çok kurak
bir mâzi ile çorak bir şimdide
yaşıyor olmak yaprak yaprak
sayfaları hüzündür, onlar, o şairler ki
lânet ve melâmetle toz toprak
içinde kurup yaşayıp bozdukları
yoksayılmış o hayata bakarak
her zaman eski zamandır, biliniz, o kitap
hep orda anımsanmış dururken, açıp
yağmalamak ne demek? ama, ondan kalan bu!
ve ben, o lânetli kitaba son söz olarak... (less)
”
”
Hilmi Yavuz
“
Ataerkik düzendeki sınıfın başlıca etkilerinden biri, bir kadını bir diğerinin karşısına koymaktır. Geçmişte fahişelerle namuslu kadınlar karşılaştırılırken, günümüzde de çalışan kadınlarla ev kadınları karşı karşıya getirilmektedir. Bu kadınlardan birincisi ötekinin sahip olduğu "güvenlik" ve saygınlığa gıpta ederken, ikincisi de kendisine saygınlık kazandıran sınırlamaların ötesinde, özgürlük, serüven, dünyayı tanımak diye adlandırdığı birinci kadının yaşantısına özlem duyar. İkili düzen standardının çeşitli elverişliliklerinden yararlanan erkek, her iki kadının da dünyasını paylaşır ve üstün toplumsal ve ekonomik gücü ile de birbirlerine yabancılaşmış bu kadınları birbirlerine rakip duruma getirir.
”
”
Kate Millett (Cinsel Politika)
“
Ataerkil düzendeki sınıfın başlıca etkilerinden biri, bir kadını bir diğerinin karşısına koymaktır. Geçmişte fahişelerle namuslu kadınlar karşılaştırılırken, günümüzde de çalışan kadınlarla ev kadınları karşı karşıya getirilmektedir. Bu kadınlardan birincisi ötekinin sahip olduğu "güvenlik" ve saygınlığa gıpta ederken, ikincisi de kendisine saygınlık kazandıran sınırlamaların ötesinde, özgürlük, serüven, dünyayı tanımak diye adlandırdığı birinci kadının yaşantısına özlem duyar. İkili düzen standardının çeşitli elverişliliklerinden yararlanan erkek, her iki kadının da dünyasını paylaşır ve üstün toplumsal ve ekonomik gücü ile de birbirlerine yabancılaşmış bu kadınları birbirlerine rakip duruma getirir.
”
”
Kate Millett (Cinsel Politika)
“
İçim, bu sinemaları insan almayan; birahaneleri, kahveleri tıklım tıklım şehirden öyle bir tiksinti ile tiksinir ki... Vapur yarı yarıya boş uzaklaşacak... Kalkarken, camlar titreyecek.. Pervanenin her vuruşunu duyacağım. Uzaktan Anadolu yakasının köylerini, öteki pencereden Bozburnu, açık denizi; birbiri üstüne yığılmış lodos bulutlarını seyredeceğim. Denizde ölü dalgalar vardır. Zaman zaman çocukluğumun rüyalarındaki gibi bir yere düşecektir gemi... Hava lodostur. Rüzgâr durmuştur. Yunusların atladığı denizin üstünde sandallar, çapari ile uskumru tutuyorlardır. Muşambalara, battaniyelere, paçavralara bürünmüş bir sürü insan, sanki keyif için, akşama kadar sıcak bir odada çocuklarına bol limonlu balık yedirmek için balığa çıkmışlardır gibi gelir adama...
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Havada Bulut)
“
Instead of linking an active life and an affirmative thinking, thought gives itself the task of judging life, opposing to it supposedly higher values, measuring it against these values, restricting and condemning it. And at the same time that thought thus becomes negative, life depreciates, ceases to be active, is reduced to its weakest forms, to sickly forms that are alone compatible with the so-caIled higher values. It is the triumph of "reaction" over active Iife and of negation over affirmative thought.
”
”
Gilles Deleuze (Pure Immanence: Essays on a Life (Mit Press))
“
Wananchi wanapokosa huduma za muhimu za kijamii (kama vile afya, elimu, chakula, malazi, na ulinzi) ilhali wanalipa kodi, na wameajiri serikali kuwaendeshea nchi kwa kiapo cha uaminifu wa vitabu vitakatifu, watakosa imani na serikali yao! Vilevile wataathirika kiuchumi, kijamii na kisiasa, na vita itaweza kutokea kati ya wananchi na serikali, au wananchi kwa wananchi wataweza hata kujidhuru wenyewe – nikimaanisha vita ya wenyewe kwa wenyewe. Serikali ikifuata maadili ya kazi, na kuacha udikteta na urasimu wa aina yoyote ile, au ikifanya kazi kulingana na misingi ya katiba ya nchi; wananchi watapata huduma za kijamii kama wanavyostahili, na ndoto ya haki na ustawi wa jamii itaweza kutimia. Hata hivyo, serikali inaweza kuwadhulumu wananchi wake kwa sababu ya usalama wao.
”
”
Enock Maregesi
“
Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. Kafaları, zeka itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatlari iğreti... Basit bir insan, mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan ağa, Hasan ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği birtakım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. Konuşurken karşısında Hasan ağadan başka kimse yoktur. Fakat bu efendilerin hiçbiri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet beyle asla Mehmet bey olarak konuşmaya imkan bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun... Müzik lafı açsan bilmem hangi gavurun kitabı veya hangi Müslümanın makalesiyle karşılaşırsın... Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez.
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Vicdan azabı içerisinde bağışlanmayı düşündü. İyi de, kimden? Hangi Tanrı'dan? O bir zamanlar inandığı bir mitken, mit olduklarını hissettiğim inançlara dönüşmüşlerdi.
Bu "Deniz" bu da "İnsan", deniz gerçek ve İnsan Denizin gerçek olduğuna inanıyor. Sonra başını başka tarafa; Denizden öteye çeviriyor İnsan ve her yer Kara. Yürüyor, yürüyor her yer uçsuz bucaksız Kara. Bir yıl, beş yıl, on yıl geçiyor Deniz'i hiç göremiyor. Denize ne oldu, diye soruyor kendine. Geride kaldı, diye yanıtlıyor İnsan, hafızamda saklı. Deniz bir mit. Hiç yoktu! Ama Deniz vardı! Deniz kıyısında doğdun ey İnsan! Yüzdün o Denizin sularında! Doyurdu, huzur verdi sana. Büyüleyici uzaklıkları ile düşleri besledi.
Hayır belki de Deniz hiç olmadı. Düş gördü İnsan, olmasını diledi sadece, baksana Karada yürüyor yıllardır. Gördü mü bir birikinti dahi. Denizi göremeyecek artık İnsan. Bir zamanlar var olduğunu sandığı o mit.
Ama diyor İnsan gülümseyerek, hala Denizin tuzu ağzında: Binlerce Karayolu dahi olsa da kafam karışmaz çünkü yüreğimdeki kan o harikulade kaynağına; Denize, geri dönecektir."
│ John Fante - Toza Sor
”
”
John Fante (Ask the Dust (The Saga of Arturo Bandini, #3))
“
Biz kendimizden iyi olanlara nadir olarak bel bağlarız. Daha çok onların toplumundan kaçarız. Tersine, çoğu zaman kendimize benzeyen ve zayıf yanımızı paylaşan kimselere açarız içimizi. Demek ki kendimizi düzeltmeyi ya da iyileştirmeyi istemeyiz: Önce kusurlu diye hüküm giymemiz gerekir. Yalnızca acınmayı ve yolumuzda cesaretlendirilmeyi dileriz. Kısacası, biz hem suçlu olmaktan çıkmayı hem de kendimizi arıtmak için çaba göstermemeyi isteriz. Yeterli hayâsızlık da yoktur, yeterli erdem de yoktur. Ne kötülük ne de iyilik enerjisine sahibizdir. Dante’yi bilir misiniz? Sahi mi? Hay Allah! Şu hâlde Dante’nin Tanrı ile şeytan arasındaki kavgada yansız melekler de kabul ettiğini bilirsiniz. Ve onları, bir çeşit cehennem girişi olan, vaftizsiz ölen çocukların konulduğu dehlizlere yerleştirdiğini de. Biz o dehlizdeyiz, aziz dostum.
”
”
Albert Camus (The Fall (Vintage International))
“
My favorite book is The Mysterious Island. I order my books from a flimsy catalog the teacher hands out to every student in the class. Emil and the Detectives. White Fang. Like that. Money is tight for us, but when it comes to books my mother is a spendthrift; I can order as many as I like. I sit here day after day, waiting for my books to arrive. My books. It takes a month or more, but when they finally do, when the teacher opens the big box and passes out the orders to the kids, checking the books against a form taken from her desk, I glow with happiness. I've never had the newest dress, or the prettiest, but I always have the tallest stack of books. Little paperbacks that smell of wet ink. I lay my cheek against their cool covers, anticipating the stories inside, knowing all the other girls wonder what I could possibly want with those books.
”
”
Greg Iles (Dead Sleep)
“
Goldstein, Partinin doktrinlerine karşı alışılmış, kin dolu, diş bileyici saldırısına başlamıştı. Bu öylesine abartıyla dolu ve rayından çıkmış bir saldırıydı ki, bir çocuk bile onun sahte olduğunu anlayabilirdi, ama tümüyle mantıksız da değildi; insan anlayışı biraz kıt olanların kanacağını düşünerek kaygılanıyordu. Büyük Biradere sövüp sayıyor, Partinin diktatör düzenini açığa vuruyordu. Avrasya ile ivedi barış anlaşması yapılmasını buyuruyor; konuşma özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, toplantı özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü savunuyor, devrime ihanet edildiğini çılgınca haykırıyordu.
”
”
George Orwell (1984)
“
-Tak, tak – powiedział doktor, odwrócił się do Iwana i dodał: - Dzień dobry!
-Serwus, draniu! - głośno, z nienawiścią odpowiedział Iwan.
Riuchin zmieszał się do tego stopnia, że nie ośmielił się nawet podnieść oczu na uprzejmego lekarza. Ale tamten ani trochę się nie obraził, tylko wprawnym ruchem zdjął okulary, rozchylił fartuch, włożył je do tylnej kieszeni spodni, a następnie zapytał Iwana:
-Ile pan ma lat?
-Idźcie wy wreszcie do wszystkich diabłów! - ordynarnie wrzasnął Iwan i odwrócił się.
-Czemu pan się złości? Czy powiedziałem coś niegrzecznego?
-Mam dwadzieścia trzy lata – powiedział ze wzburzeniem Iwan – i złożę na was wszystkich zażalenie. A już zwłaszcza na ciebie, ty gnido! - Riuchinem zajął się oddzielnie.
-A z jakiego powodu chce pan składać zażalenie?
-A z takiego, że mnie, zdrowego i normalnego człowieka, związana i przemocą przywieziono do domu wariatów! - gniewnie odpowiedział Iwan.
”
”
Mikhail Bulgakov (The Master and Margarita)
“
Annem bana dua etmeyi öğretti, ona da kendi annesinin öğrettiği bir duaydı bu: Şimdi uykuya yatıyorum. Ruhumu koruması için İsa'ya dua ediyorum. Geceleri, ben küçük yatağımın yanında diz çöküp onun sözlerini tekrarlarken, o da ağzından hiç düşürmediği sigarası ile yanı başımda ayakta bekler, beni dinlerdi. Tek dileğim dua etmekti ama sözleri kafamı karıştırırdı ve annemi soru yağmuruna tutardım. Ruh nedir? Ne renktir? Çok yaramaz olduğu için ruhumun ben uyurken gizlice kaçıp sonra da geri dönmeyeceğinden korkuyordum. Uyuyakalmamak için elimden geleni yapardım; böylece ruhumu ait olduğu yerde içimde tutacaktım.
”
”
Patti Smith (Just Kids)
“
DA Datta: what have we given? My friend, blood shaking my heart The awful daring of a moment's surrender Which an age of prudence can never retract By this, and this only, we have existed Which is not to be found in our obituaries Or in memories draped by the beneficent spider Or under seals broken by the lean solicitor In our empty rooms 410 DA Dayadhvam: I have heard the key Turn in the door once and turn once only We think of the key, each in his prison Thinking of the key, each confirms a prison Only at nightfall, aetherial rumours Revive for a moment a broken Coriolanus DA Damyata: The boat responded Gaily, to the hand expert with sail and oar 420 The sea was calm, your heart would have responded Gaily, when invited, beating obedient To controlling hands I sat upon the shore Fishing, with the arid plain behind me Shall I at least set my lands in order? London Bridge is falling down falling down falling down Poi s'ascose nel foco che gli affina Quando fiam ceu chelidon - O swallow swallow Le Prince d'Aquitaine a la tour abolie 430 These fragments I have shored against my ruins Why then Ile fit you. Hieronymo's mad againe. Datta. Dayadhvam. Damyata. Shantih shantih shantih
”
”
T.S. Eliot (The Waste Land)
“
Einstein said the arrow of time flies in only one direction. Faulkner, being from Mississippi, understood the matter differently. He said the past is never dead; it’s not even past. All of us labor in webs spun long before we were born, webs of heredity and environment, of desire and consequence, of history and eternity.
”
”
Greg Iles (The Quiet Game (Penn Cage, #1))
“
-Çünkü biraz teşvik edildiğinde, suskunluğundan sıyrılıp, insanın ağzını bir karış açık bırakarak, ince bir derin bilgiyle donanmış, Latin ve Yunan klasiklerini yalayıp yutmuş, Roma mimarlığından, barom resimden, atonal müzikten ve yeni romandan söz etmeyi ustalıkla kıvırabilen biri olduğunu koyuyordu ortaya. O zaman, kendisi, büyük bir özenin ve berraklığın egemen olduğu gizli bir bahçede tek başına ve hayran hayran dolaşırken, sizde, olayların akışı ile paranın ve gücün egemenliğine boyun eğerek benzerlerinizle birlikte kaba ve iğrenç bir dünyaya ait olduğunuz gibisinden dayanılmaz bir duygu yaratıyordu.- O, Theobald ya da Kusursuz Cinayet
”
”
Michel Tournier (The Midnight Love Feast)
“
Ey gecemde rüyam, günümde hayalim!Senden utanıyorum...Yüzüm karadır...
Amma ne yapayım ki ben bir inciyim..Alan da başkasıdır; satan da..Felek beni mezada salınca, kim benim irademe hak tanır?..Ben neler çekmekteyim sensiz, sevinçli olduğumu düşünme...Öyle dertlere giriftarım ki, senin için ağlayamıyorum bile...
O kadar ki,
ağlamak için önce bahane bulmam gerek...Bu halimle beni mutlu bilme, mezarda bil...Bela, kolumu kanadımı kırdı;derdimin ne olduğunu bilmez hale geldim...
Peki ama sen nerdesin?Teselli yerine acı sözlerinle derdimi arttırmak reva mı?Yiğit olan sensin; irade sahibi sen..Araması gereken sen, alması gereken de..
O halde nerdesin?
”
”
İskender Pala (Leyla ile Mecnun)
“
Her hareketin bir anlamı var. İnsan, benim gibi hareketten vazgeçerse, bu anlamları
daha iyi hissediyor. Sigarayı yaktı; yanmış kibriti kutunun içine koydu. Her hareketini
önceden hesaplarsan hata yapmazsın; aynı zamanda, düşüncelerini hareketlerinden
ayırırsın. Ne yaptığını hatırlarsın; düşünceden harekete geçmek kolay olur böylece. Düşünmeğe başladığım sırada en son olarak sigara tablasını yere, kilimin üzerine
koymuştum, dersin. Düşünceler seni bırakınca delirtici bir şaşkınlığa, gerçeğe alışmanın
zorluğuna düşmezsin. Kaç sigara içtiğini, her birini nasıl söndürdüğünü,
kibritleri nereye koyduğunu hatırlarsın. yoksa, birdenbire sigara tablasının
içinde dört izmarit ve iki kibrit bulursan büyük bir korkuya kapılırsın:
sigaramı nasıl yakmışım? Olağanüstü bir şey mi oldu bu arada? Aklımı mı kaybediyorum? Birden her şeyi unutacak mıyım? Oysa, içinden bir ses, kibrit kutusuna koydun,
kibrit kutusuna koydun diye seni yatıştırırsa büyük bir ferahlık duyarsın;
herkese ve her şeye meydan okumak için büyük bir cesaretle dolduğunu hissedersin. Benimle kimse başa çıkamaz hesabını veremeyeceğim tek dakikam yok diye gururlanırsın. Gerçekle rüyayı birbirinden ayırırsın. Bu iki kibriti ben rüyamda yakmadım. İşte kutuyu açıyorum: içinde iki tane yanmış kibrit. Kendi kendine gülümsersin: beni daha ele geçiremediniz. Korkuların bir an sürer geçer. Sayı ile hareketi renk ile düşünceyi sadece rüyanda karıştırdığın için endişe duymazsın. Hikmetler de birbirine karışmaz. Fakat bütün bu rüyaları neden gördüğünü biliyor musun? Her şeyi biliyorum. Eyvah! Mutfağın elektriğini söndürmeyi unutmuşum. Dur, telaşlanma; gider söndürürsün.
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif Efendi'yi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükûnetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi?Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?
”
”
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
“
Hani halkanın ucunda/ kavuşacaktım sana/ hani bir iken ayrı düşmüştük/ ve
çok iken bir olacaktık sonunda/ çoktan razı idim oysa/ razı idim gecenin
matemine/karanlığı fırsat bilene/ve korkaklığıma/ve karabasanlarıma/ oyun
oynar gibi yaşar giderdim/ kuş avlardım/ kuşları deli gibi kıskanırdım ya/
bırakmadın/ bırakmadın ki kendimden kaçayım/ koyvermedin/ koyvermedin ki
sürsün bu devran Döndü halka/ döndü olanca hızıyla/ toprak ki siyah bir halka idi/ ve geceye
saklanırdı bazen/ tuttu su ile karıştı/ su ki san bir halka idi/ rengiyle dalaşırdı
bazen/ tuttu toprağı kucakladı/ eğildim suya baktım/ suda kendimi gördüm/ kendimi sen sandım/ sarılmak için atıldım/ köprüye hıncım yalan imiş/ onu yıkarken suya karışan/ ben oldum.
Balçıktan çıktım ben/ balçıktan yoğurdum kendimi/ içerdeki dışa taştı/ dıştaki
içe çekildi/ görünen görünmeyene sataştı/ görünmeyen görünene diş biledi/
siyah halka/ san halka ile yer değiştirdi/ çekildim bir köşeye/ sessiz sedasız/
baktım olan bitene/ seni gördüm kaderimde/ ebrunun halkalarını saydım/
tastamam dört etti/ halkalardaki kıvrımları hesapladım/ tastamam senin ismin
etti/ isminin yanına beni de kazı dedim/ boyalar isyan etti
Bir de baktım ki/ ben ben değilim artık/ suretim başka bir suret/ ismim bir
başkasının ismi/ gönlüm ne yöne akar/ ben ne yöne/ verdiğin emaneti yitirdim
yollarda/ hata ettim/ kusur ettim/ affola... İsimler ki büyülüdür/ sade büyülü mü/ isimler hem de büyücüdür/ sanmam ki çıkmış olsun hatırından/ ismini "fasl-ı hazan" koyalım/ söndüğü yerde aradığını bulasın/ lâkin fasl-ı hazan demek/ fasl-ı hü¬zün demek/ söndüğü yerde/ sana kavuşmam gerek/ onun söndüğü yerde/ benim tutuşmam gerek...
”
”
Elif Shafak (Pinhan)
“
Octave staggered to his feet, his stick swinging back to point toward Nicholas. He felt a wave of heat and saw spellfire crackle along the length of polished wood, preparing itself for another explosive burst. Crack was moving toward Octave, but Madeline shouted, "Get back!"
Nicholas ducked, as a shot exploded behind him. Octave fell backward on the carpet and the blue lightning flared once and vanished with a sharp crackle.
Nicholas looked at Madeline. She stepped forward, holding a small double-action revolver carefully and frowning down at the corpse. He said, "I wondered what you were waiting for."
"You were in my line of fire, dear," she said, preoccupied. "But look.
”
”
Martha Wells (The Death of the Necromancer (Ile-Rien #2))
“
Gözönünde tutulacak ilk nokta, varoluşçuluğun herhangi bir özel politik programı gerektirmediği, üç önemli varolşçunun Hitler yıllarında birbirinden apayrı yollar tutmalarının hiç de şaşırtıcı olmadğıdır. Ama bu, üçünün de yazdıklarına aynı ölçüde bağlı kaldıkları anlamına gelmez. Sein und Zeit'de durmadan ölümü yiğitçe karşılamaktan söz eden Heidegger, Hitler'in yetkiyi ele geçirişinden sonra Nazilerle birleşerek, üniversitenin rektörü olarak öyle bir açılış konuşması yapmıştır ki, bu konuşmanın herkesce okunmadığına ne denli sevinse yeridir. Şimdi, o zaman Nazilerden hemen yüz çevirmiş olduğunu söylüyorsa da, bu kararını o günlerde hiç belli etmemiş olması yüzünden, bugün bile birçoklarınca şüphe ile karşılanır. Yahudi bir kadınla evli olan Jaspers de o zaman sesini çıkarmamayı yeğ görmüştür, ama 1945'te yine suçtan, batmış gemiden, korkudan, ölümden söz etmeye hazırdır. Onlar için söyleyeceğimiz şu söz büyük bir incelik olur yine de: sesleri Nietzsche ile Kierkegaard'ın sesi olmakla birlikte yaşamları Kant ile Hegel'in yaşamlarıdır.
”
”
Walter Kaufmann (Existentialism from Dostoevsky to Sartre)
“
Did the fact that Martin Luther King diddled all those women change what he did for his people? Or Franklin Roosevelt? General Eisenhower? Not one whit. Men are men, and gods are for storybooks. And if you’ve read your Edith Hamilton or Jane Harrison—or the Old Testament, for that matter—you’ll know that gods acted like men most of the time, or worse.
”
”
Greg Iles (Natchez Burning (Penn Cage, #4))
“
Çok yanılmıyordu. Hedefine vasıl olan hiçbir temayül yaşamaz. Arzu ile gaye arasında ümid verici bir mesafe olmadıkça arzunun yaşaması imkansızdır.İhtiraslar da böyledir. Aşk da hedefinden az çok uzak bulunursa canlıdır. Firari ve sayyal bir hedef karşısında her ihtiras kudurur. Bunun için iki taraftan biri kaçar ve öteki tarafın ihtirasını tahrik eder. İhtiras kovalayan tarafta vardır. Kaçan lakayttır. Bunun için sevişmek yoktur. İki insan, muhtelif anlarda, birbirlerini sevebilirler; fakat bu an birleşir ve iki taraf, birbirlerini aynı zaman içinde sever ve sevdiklerini hissederlerse, ikisinde de ihtiras derhal mahvolur ve aşk hadisesi biter. Her sevdanın sonu böyledir. Garip netice: Sevişmek aşkın zıddıdır.
”
”
Peyami Safa (Şimşek)
“
Bir bütün idim ben leyla ile. Sense Leyla'yım diyorsun.
Sen Leyla isen eğer, beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya.
Varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? Canım gideli hayli zamandır, cismimdeki bir başka candır;
bir özge candır.
Sensin beni benden ayıran,uzaklaştıran.Ben yokum,senin tecellin var.Vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. Önceleri sen vardın,şimdi ben yok oldum. Manevi dünyamda dostum daima sensin. Dış görünüşe değer verme bahsi ortadan kalktı artık.Gönül çok önceleri sana koştu,canım seninle gitti. Şimdiki canım Leyla'ya değil, Mevla'ya yönelik. Bir'lik yolunda seninle olamam,yanarım.
Şimdi,gözümün nuru,gönlümün aydınlığı!..
Ben maskaralığa nam salmışım,bari sen bu yola girme. İçinden çıkma namus perdesinin.
Mecnun olan benim;bana yaraşır delilik,kınanmışlık.
Şimdi git aşk töresini, aşıklık geleneğini, maşuk gidişatını bozma.
Git şimdi , Ey Vefalı! Açtırma kötü söz arayanların dudaklarını; sakız verme dedikodu arayanların ağızlarına. Beni aramaya çıktığını aleme bildirip deliliğine ferman yazdırma.
Kimse seni burda görmeden git. Ben ki varım; sen içimdesin, bunu bil!..
”
”
İskender Pala (Leyla ile Mecnun)
“
Peki ya siz! Siz ne yapıyorsunuz? Sizin büyük bir hayaliniz yok mu? Piyangodan para çıktığında yapılacak olan dünya seyahati dışında bir hayaliniz var mı? Hiçbir zaman çıkmayacak olan bir piyangonun hayali ile aslında hiçbir şeyin hayalini kurmadan yaşayıp gittiğinizin farkında değil misiniz? Uykulara daldığınızda gündüzden yarım kalan işleriniz dışında bir rüya görebiliyor musunuz? Sizler, asla karanlık bir ormanda kaplanla göz göze gelmeden yaşayıp öleceksiniz, bunun farkında mısınız?'
Oysa onlar her zamanki gibi yaşayıp gidiyorlar. Onlar: Onlardan biri olduklarının farkında olmayanlar topluluğu! Farkında olsalar da bunu değiştiremeyecekler topluluğu. Bir topluluk. Çoğunluk. Kalabalık. Kuralları koyanlar. Üretenler. Tüketenler. Kısacası onlar.
”
”
Murat Gülsoy (Oysa Herkes Kendisiyle Meşgul)
“
Ningependa kujitokeza leo kutoa salamu zangu za rambirambi kwa Watu wa Musoma; kutokana na ajali mbaya ya mabasi ya J4 Express, Mwanza Coach, na gari ndogo aina Nissan Terrano, iliyotokea Ijumaa tarehe 5/9/2014 katika eneo la Sabasaba mjini Musoma. Kulingana na vyombo vya habari, watu 39 wamefariki dunia. Wengine wengi wamejeruhiwa vibaya. Mali za mamilioni ya fedha zimeteketea kabisa. Hii ni ajali mbaya na ya kusikitisha mno kwa maana halisi ya maneno mabaya na ya kusikitisha. Maneno hayataweza kuelezea kikamilifu huzuni niliyonayo juu ya ajali hii ya kutisha, lakini Mungu awasaidie wale wote waliofiwa au walioguswa na ajali hiyo kwa namna yoyote ile, na awasamehe marehemu wote dhambi zao na awapumzishe mahali pema peponi. Wale wote waliofariki hawataweza kurudi huku, lakini sisi tutakwenda huko.
”
”
Enock Maregesi
“
Trikloroetan… Yaptığım bütün kapsamlı testler gösterdi ki, aşırı derecede bilgili olmanın en iyi tedavisi bu. En büyük amaç bu. Bilgiyi tedavi etmek… Adem ile Havva’nın incil’deki hikayesinden beri insanlık biraz fazla akıllı oldu. …şu elmayı yediklerinden beri… Şu beyin koreksi, yani cerebellum ...işte sorun orda... İnsan eğer sadece beyin sapını kullanarak yaşayabilseymiş, sorun ortadan kalkarmış. Balıkların psikolojik olarak ıstırap çektiklerini göremezsiniz. Süngerler asla kötü bir gün geçirmezler. Amacım hayatımı basitleştirmeye çalışmak değil. Amacım kendimi basitleştirmek… Her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir. Uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı yöntemlerdi. Bildiklerimizden kaçmak için, eğitimimizden, elmayı ısırmış olmaktan.
”
”
Chuck Palahniuk (Choke)
“
Zaman hiç kesintiye uğramadan hep aynı şekilde akarsa, elimizden kaymaya başlar ve zaman duygumuz, yaşam duygumuzla öylesine bağlantılı ve iç içedir ki, bu duygulardan birinin zayıflaması demek, öbürünün de acı ve yıpratıcı bir deneyimden geçmesi demektir. Can sıkıntısının kaynağı ile ilgili bir yığın yanlış düşünce dolaşır ortalıkta Can sıkıntısı denen şey, aslında, zamanın tekdüzeliğinin neden olduğu sağlıksız bir kısalmadır. Alışkanlık, zaman duygusu uykuya yatarsa ortaya çıkar ve insana gençlik yılları yavaş yavaş, daha sonraki yıllar ise gitgide hızlanarak akıp gidiyor gibi gelirse bu alışkanlık yüzündendir. Yeni alışkanlıklar edinmenin ya da eskilerini değiştirmenin altında yatan şey, yaşamı korumak, zaman duygumuzu yoğunlaştırmak, zaman deneyimimizi yavaşlatmak ve böylece yaşam duygumuzu yenilemek arzusudur.
”
”
Thomas Mann
“
Gazetede yazdıklarımız gerçeklerle tümüyle çelişiyor. Her gün yüzlerce kez "Biz özgürüz" cümlesini basıyoruz, ama sokaklarda yabancı bir ordunun askerleri dolaşıyor, herkes çok sayıda siyasi tutuklu bulunduğunu biliyor, yurt dışına seyahatler yasak, Ülke içinde bile bazı şehirlere gidemiyoruz.(...)
Günde yüz kez "Bolluk ve mutluluk içinde yüzüyoruz" cümlesini basıyoruz; önceleri bu başkaları için geçerli, "Şey" yüzünden Anne ile ben mutsuz ve acınacak durumdayız, diye düşünüyordum, ama Gaspar bizim istisna olmadığımızı, karısı ve üç çocuğuyla kendisinin de hiç olmadığı kadar sefil bir yaşam sürdüğünü söylüyor.
Sabahları erken saatte işten çıktığım zaman, işlerine giden insanlara rastlıyorum, hiçbir yerde mutluluk göremiyorum, bolluk da hak getire. Gaspar'a neden bu kadar yalan bastığımızı sorduğumda, "Sakın soru sorma" diyor. "İşini yap, başka şeyle uğraşma.
”
”
Ágota Kristóf (The Notebook, The Proof, The Third Lie: Three Novels)
“
Thought like that showed me the needless ambiguity of words like space-time. The average person heard a word like that and figured he'd never understand it. But it was so simple. Every place you ever saw was linked to a specific time ... the school you visited twenty years after you graduated, the football field you played on, the track you ran -- none of them was the same. If they were, you would collide with the generations that had run on them before and after you. The lover you kissed was not the same person he or she was sixty seconds before. In that minute, a million skin cells had died and been replaced by new ones. The smallest slices of space-time separated thought from action Life from death.
”
”
Greg Iles (The Footprints of God)
“
Romanlar, vaat ettikleri gizli gerçeğe, merkeze, bizi hepimizin kendimize göre yaşayıp bildiği günlük küçük hayat gözlemlerinden yola çıkarak götürürler. Basitleştirmek için bu gözlemlerden her birine, “duyumsal deneyimler” diyelim. Bir pencereyi açarken, kahve yudumlarken, merdiven çıkarken, şehir kalabalığı içinde kaybolmuşken, tıkanmış trafikte arabanın içinde sıkılırken, parmağımızı kapıya sıkıştırınca, gözlüğümüzü kaybedince, soğukta üşürken, yokuş çıkarken, yazın ilk defa denize girerken, güzel bir kadın ile karşılaşınca, çocukluğumuzda yediğimiz bir bisküviyi yeniden yiyince, trende oturup pencereden dışarıya bakarken, hiç bilmediğimiz bir çiçeği ilk defa koklayınca, babamıza kızınca, öpüşünce, denizi hayatımızda ilk defa görünce, kıskançlığa kapılınca, bir bardak soğuk su içerken yaşadığımız deneyimlerin özgünlüğü ve başka insanların benzer deneyimleriyle örtüşmesi, bir romanı anlamamızın ve ondan zevk almamızın temelini oluşturur.
”
”
Orhan Pamuk (The Naive and the Sentimental Novelist (The Charles Eliot Norton Lectures))
“
Hiçbir gerçek yoktur ki, karşıtı da gerçek olmasın! Yani şöyle: Bir gerçek ancak tek taraflıysa, dile getirilip sözcüklere dökülebilir. Düşüncelerle düşünülüp sözcüklerle söylenebilen ne varsa tek taraflıdır, hepsi tek taraflı, hepsi yarım, hepsi bütünlükten mükemmellikten ve birlikten yoksun.Ulu Gotama öğrencilerine dünyadan söz açarken, çile ve esenlik diye ikiye ayırdı. Başka türlüsü olanaksızdır, öğretmek isteyen birinin izleyeceği başka yol yoktur. Ancak dünyanın kendisi, gerek çevremizdeki, gerek içimizdeki varlık asla tek taraflı değildir. Asla bir insan ya da bir eylem tümüyle Sansara, tümüyle Nirvana değildir, asla bir insan tümüyle kutsal ya da tümüyle günahkar olamaz. Böyle gibi görünmesi yanılmamızdan, zamana gerçek bir nesne gibi bakmamamızdandır. Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka şey değildir.
”
”
Hermann Hesse (Siddhartha)
“
İki haftamı ülkenizi dolaşarak geçirdim -ülkeniz, çılgın zamanlar mıntıkası ve televizyonda sürekli bir biçimde ereksiyon sorununu tedavi eden ilaçların reklamının yapıldığı o ülkeyse eğer- bu dergi için bilgi toplamakla görevlendirilmiş olarak: kırk yedi edebiyatsever, sinir bozucu derecede sakin olmakla beraber yüzü gülmeyen genç adam ve kadından oluşan, her ay bu köşedeki tüm iyi esprileri ayıklayan Hece Cümbüşü, artık Amerikan okuma alışkanlıklarından bihaber olduğuma karar verdi ve beni havaalanı kitapçılarına doğru (itiraf etmeliyim ki faydalı) bir geziye gönderdi. Bu sayede, biliyorum ki, en sevdiğiniz yazarınız Cormac McCarthy değil, hatta David Foster Wallace bile değil, Joel Osteen diye bir adam ki kendisi, hakkında bildiğim kadarıyla Cümbüş üyesi olabilir çünkü kusursuz dişlere ve kurtarıcımız İsa’nın rehberliğinde insanlığın mükemmelliğe ulaşabileceğine dair bir inanca sahip. Televizyonu her açışımda Osteen ekrandaydı -Allah şu yetişkinlere yönelik, seyrettiğin-kadar-öde kanallarından razı olsun!- ve kitabı Become a Better You (Daha İyi Bir Sen Ol) her yerdeydi. Sanırım, şimdi bu kitabı okumak zorunda kalacağım, sırf sizin ne düşündüğünüzü öğrenmek için. Gerçek bir hikaye: Texas Houston’da George Bush Havaalanı’nda, otuzlarında çekici bir kadın gördüm bu kitabı satın alırken ve ilginç olan şuydu ki kadın ağlıyordu bu işi yaparken. Aceleyle içeri girdi gözlerinden yaşlar akarak ve kendi kendine söylenerek, doğruca ciltli, çok satan, kurgusal olmayan kitapların sergilendiği bölüme yöneldi. Tahmininiz benimki kadar başarılı. Neredeyse tamamen eminim ki, suçlanması gereken kişi duyarsız bir herifin teki (kadının D15 ile D17 kapıları arasında bir yerde terk edildiğini tahmin ediyorum), ve aslına bakılırsa duyarsız Amerikalı erkekler, Hıristiyanlığın A.B.D.’de popüler olmasının sorumlusudur. İlginçtir ki, İngiltere’de erkekler zerre kadar duyarsız değildir ve sonuç olarak biz de neredeyse toptan allahsız bir milletiz ve Joel Osteen hiçbir zaman televizyonlarımıza çıkmıyor.
”
”
Nick Hornby (Shakespeare Wrote for Money)
“
Panie, wiem, że jesteś zajęty, że nie masz czasu, że dziś odwiedzasz piekło, ale uważam, że powinieneś rozpędzić mój naród na cztery wiatry. Powinieneś przepędzić go od siebie jak tych przekupniów ze świątyni. Na jakąś pustynię ich wygnać, żeby się tułali jak Żydzi. Żeby im się nie wydawało, że mają do Ciebie jakiś grupowy dostęp, że im będziesz zbiorowo rozpatrywał i liczył im te wszystkie plemienne zasługi, które sobie wyobrażają, zapisują i potem w nie wierzą. Że to są zasługi przed Tobą. Panie, ja bym ich na Twoim miejscu rozgonił po całym świecie jak naród Izraela i dopiero by się okazało, ile są warci. Jakby nie mieli tego swojego Mazowsza, Kieleckiego, Grunwaldu, tych wszystkich listopadów, styczniów i wrześniów dymiących spalonym mięsem, toby się okazało. Jakby nic nie mieli. Jakby nie mieli żadnego Ruska, Niemca ani Żyda na usprawiedliwienie, ani tego swojego papieża nie mieli na pogański kult, tylko na sto kilometrów piasek, toby było wiadomo, czy oni wierzą, czy tylko robią narodowy interes. Piasek i wieczność. Tak bym zrobił. W kosmos. I Częstochowę na ich oczach bym im rozpirzył jak Jerycho, jak stragany jerozolimskich gołębiarzy. Żeby, gdy już popędzisz kota temu mojemu narodowi wybranemu, mogli przyjść do Ciebie niewidomi i chromi i żeby nie musieli z tych wiejskich poczt z żółtą trąbką wysyłać czerwonych przekazów z ostatnim groszem dla zbójeckich jaskiń w eterze. Tak sobie myślę już za Dubienką, gdy przecinam dwunastkę, która po tamtej stronie granicy zamienia się w M07 i ciągnie aż do Kijowa.
”
”
Andrzej Stasiuk (Wschód)
“
Sana kendimden bir şey getirmiştim.
Bir yerde oturuyorduk, konuşarak. Nasıl olduysa, garsonlar masayı toplarken, getirdiğimi de alıp kaldırmışlar. Çıktık. Bir araca tam bindik ki, senin aklına geldi - çantana bir baktın, ve hemen, "İniyoruz" dedin. İndik. Geri gidip bulup aldık sana getirdiğimi; araç sırasına geri döndük.
O, kesin, "İniyoruz" demen, belirleyiciydi - içime ışık dolmuştu, sen bunu söyleyince-
Her şeyi, apaçık, ortaya koyuyordu:-
Önem veriyordun - benim olan; benden sana gelen, önemliydi senin için- kararlıydın:-
En temelidir bu, ilişkinin: önem vermekte kararlı olmak.
Bunun önemi de, hiçbir öndüşünce taşımamasında : öyle, kendiliğinden, oluşuvermesinde; sanki, hiç düşünülmeden, hesaplanmadan, amaçlanmadan, yapılıvermesinde.
İlişkinin kendisi gibi...
”
”
Oruç Aruoba (ile)
“
Milan Kundera'nın söylediği gibi: Cervantes Don Kişot'u mitlerden, maskelerden, basmakalıplardan, önyargılardan ve önyorumlardan örülü perdeyi yırtmak için gönderdi, içinde bulunduğumuz ve anlamaya çabaladığımız dünyayı sıkı sıkı örten perdelerden... Ancak perde kalkmadıkça ya da yırtılmadıkça boşuna uğraşıyoruz. Don Kişot bir fatih değildi, 0 fethedilmişti. Ancak, yenilgisi ile, bize gösterdiği, “hayat denen kaçınılmaz yenilginin karşısında yapabileceğimiz tek şey durup onu anlamaya çalışmaktır” oldu. Bu Miguel de Cervantes'in büyük, çığır açan keşfiydi; bir kere bulundu mu bir daha unutulamazdı. Beşeri bilimlerle uğraşan bizler önümüzde serili duran bu keşfin izlerini takip ediyoruz. Cervantes sayesinde buralardayız.
Perdeyi yırtmak, hayatı anlamak... Bunun anlamı ne? Biz, insanlar, iyinin ve kötünün, güzelin ve çirkinin, gerçeğin ve yalanın birbirlerinden kesin bir şekilde ayrıldığı ve asla bir diğerine karışmadığı, böylece şeylerin nasıl olduğundan, nereye gidebileceğimizden ve nasıl ilerleyebileceğimizden emin olduğumuz sıradan, temiz ve saydam bir dünyayı tercih ediyoruz; çaba gerektiren bir anlayış olmadan hükümlere ulaşmayı ve kararlar almayı hayal ediyoruz. İşte bizim bu hayalimizden ideolojiler doğdu. Görüşümüzü kapatan o kalın perdeler. . . Bizim bu etkisizleştirici eğilimimize Etienne de la Boétie "gönüllü kölelik” adını verdi. Cervantes bizim bu tür bir
kölelikten çıkmamızı istiyordu; dünyanın tümüyle çıplak, rahatsız, ancak özgürleştirici gerçekliğini sunarak;
anlam çokluğu gerçekliğini ve onarılamaz mutlak gerçekler açığını. Bu tür bir dünyada, kesin olan tek şeyin hiçbir şeyin kesin olmaması olduğu bir dünyada, tekrar tekrar ve sonuç almaksızın kendimizi ve birbirimizi anlamaya, iletişim kurmaya ve birbirimiz için yaşamaya çalışacağız.
”
”
Zygmunt Bauman (This Is Not a Diary)
“
Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde- zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.
Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manâsında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manâsını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi, ve o geldi diye biz sevicimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık.
Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinlere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.
Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
Beni en çok meraka düşüren, yarın bizi bekleyen önemli olay. Yarın sabah saat yedide garip bir tabiat olayı ile karşılaşacağız. Yeryüzümüz Ay'a bindirecek... Ünlü İngiliz kimyacısı Wellington da kaydetmişti bunu. İtiraf ederim, Ay'ın narin, dayanıksız yapısını düşündükçe sonucu fena hâlde merak ediyorum. Ay genel olarak Hamburg'da yapılır, hem yapılışı da çok kötüdür... İngiltere'nin bu konuyla neden ilgilenmediğine şaşarım. Zaten Ay'ı yapan, Ay hakkında en ufak bilgisi olmayan, aptal, üstelik topal bir fıçıcıdır. Üstündeki ziftli halata zeytinyağı sürdükleri için, yeryüzünün her yanı bu kadar pis kokuyor... Öte yandan bu derece nazik, ince yapılı Ay, insanların orada barınması için elverişli değildir, sadece burunları yerleşebilir Ay'a... Zaten bu yüzden Ay'da bulunan burunlarımızı göremeyiz. Şimdi Ay'ın yeryüzümüz gibi ağır bir nesne altında kalmasıyla burunlarımızın nasıl pestil haline geleceğini düşündüm ve kuşkulandım doğrusu. Çorabımı, kunduralarımı giyerek doğru toplantı salonuna gittim. Polis kuvvetlerine yeryüzünün Ay'ın üstüne oturmasını önlemeleri için emir verecektim. Toplantı salonunda gene kafaları tıraşlı bir sürü soylu kişiyle karşılaştım.
-Baylar! dedim. Ay tehlikededir. Yeryüzüne bindirecek... Kurtaralım Ay'ı!
Bunu söyler söylemez zeki, anlayışlı İspanya soyluları emrimi yerine getirmek için hep birden öne atıldılar. Bazıları Ay'ı korumak maksadıyla duvara tırmanmaya başladılar. Ama tam o sırada salona başvekil girdi; herkes kaçıştı... Kral olduğum için orada tek başıma kaldım. Acayip başvekil sırtıma sopa indire indire beni odama soktu. İspanya'nın milli gelenekleri pek şiddetli doğrusu!
”
”
Nikolai Gogol (Diary of a Madman and Other Stories)
“
Fay ve Bea aile hayatının idaresini ele almıştı. Jim ile ben emir almaktan memnunduk. Bu hepimiz ama özellikle kızlar için harika bir eğitimdi. Okul ve üniversite yaşamlarını mümkün olanın en fazlasını alarak tamamladıktan sonra sanat alanında ve BBCde başarılı kariyerleri oldu. Mutlu evlilikler yaptılar ve kendi ailelerine sahipler. Baştan itibaren, fırsat ve başarıya herhangi bir erkek kadar onların da hakkı olduğunu, hiçbir zaman hükmedilmeye veya sömürülmeye izin vermemeleri gerektigini kafalarına yerleştirdim. Sonunda boşuna konuşmuş olduğumu anladım; hayatta ne yapmak istediklerini gayet iyi biliyorlardı ve kararlıydılar.
Bazı babalar iyi anne olur ve umarım ben de onlardan biriyim. Ama sanırım, beni tanıyan kadınlara sormuş olsalardı, büyük kısmı çok pasaklı bir anne olduğumu söylerdi. Ev işinden tamamen bihaber olduğum gibi, ara sıra evin temizlenmesi gerektiğinin de farkında değildim ve sık sık, bir elimde sigara, diğerinde de içki olurdu. Kısacası, her ne kadar sevgi dolu ve hoşgörülüysem de, sosyal hizmetlerin onaylamayacağı bir anneydim. Yıllar içinde benimle röportaj yapan kadın gazeteciler, ayrıntıları kaçırmayan bakışlarıyla evimin kullanılmayan köşelerinde keşfettikleri toza sık sık göndermede bulunmuştur. Galiba, mutluluğu gözlerinden okunan çocuklar (ki bundan hiç bahsetmezler) yetiştiren bir erkeğin varlığı, eski kafalılığın yol açtığı bir refleksi harekete geçiriyordu. Eğer kadınlar toz da almayacaksa, o zaman hiç mi ümit yoktu? Belki de aile yaşamının sürdüğü evin saplantılı bir şekilde sürekli temizlenmesi, gün ışığına çıkmaya çalışan bastırılmış duyguların silinmesi girişimiydi. Aşırı çalışan annenin hâkim olduğu çekirdek aile, birçok açıdan doğal değildi; tıpkı aslında erkek cinsini kontrol etmek için ödemek zorunda olduğumuz büyük bedel evlilik gibi.
”
”
J.G. Ballard
“
Bu,' diye düşündü Alice, 'hiçbir şeyin adının olmadığı koru olmalı. Oraya gidersem, acaba benim adıma ne olacak. Adsız kalmak hiç de hoşuma gitmez...çünkü o zaman bana başka bir isim vermek zorunda kalacaklar, bu da hiç kuşku yok ki çirkin bir ad olacak. Ama o zaman da eski adımı alan yaratığı bulmaya çalışırken ne eğlenirim doğrusu! Bu, insanların köpeklerini kaybettiklerinde verdikleri ilanlar gibi bir şey...Fırla* diye adıyla çağırdığınız anda hemen tepki verir, pirinçten tasması var...Biri karşılık verinceye değin karşınıza çıkan her şeye *Alice diye seslendiğinizi bir hayal edin! Ama akılları varsa buna karşılık vermezler!'
Böyle dolaşıp durduğu sırada birde baktı ki koruya varmış; pek serin ve gölgeli bir yerdi burası. 'Neyse, yine de bu da bir teselli,' dedi Alice ağaçların altına girdiği anda, 'bu kadar sıcaktan bunaldıktan sonra, bu şeyin, şeyin altına girmek...neyin?' diye devam etti, o sözcüğün bir türlü aklına gelmemesinin verdiği şaşkınlıkla . 'Yani demek istiyorum ki, bu şeyin altına...şunun altına, hani işte şu!' dedi elini ağacın gövdesine değdirerek. 'Acaba bu kendine ne ad takmıştır? Hiçbir adı olmadığından eminim...Yok canım, kesinlikle yoktur!'
Düşüncelere dalarak bir dakika öylece sessiz kaldı; sonra birden yeniden başladı. 'İşte şimdi gerçekten başıma geldi! Şimdi kimim ben? Elimden gelse hatırlayacağım! Kararlıyım, anımsayacağım!' Ne ki, kararlı olmasının ona çok da bir faydası olmamıştı, büyük bir şaşkınlıktan sonra tek söyleyebildiği, 'L, biliyorum, adım L ile başlıyor!' oldu.
Tam o anda bir Yavru Alageyik çıkageldi; o kocaman uysal gözleriyle Alice'e bakıyordu; ama hiç de korkmuşa benzemiyordu.
'Buraya gel! Buraya gel!' dedi Alice, elini uzatıp onu okşamaya çalışarak; fakat Yavru Alageyik irkilerek biraz geri çekildi ve tekrardan Alice'i seyretmeye başladı.
'Adın ne?' dedi Yavru Alageyik sonunda. Öyle yumuşak, tatlı bir ses tonu vardı ki!
'Keşke bilebilseydim!' diye aklından geçirdi zavallı Alice. 'Şimdilik hiçbir şey,' dedi hüzünle.
'Bir daha düşün,' dedi Yavru Alageyik, 'böle olmaz.'
Alice düşündü, ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. 'Lütfen söyler misin, senin adın ne?' dedi Alice çekine çekine. 'Belki bu birazcık bana yardımcı olabilir.
'Birazcık ileriye gelirsen söyleyeceğim,'dedi Yavru Alageyik. 'Burada anımsayamıyorum.'
Bunun üzerine Alice, kollarını Yavru Alageyik'in yumuşacık boynuna sevgiyle doladı ve koru boyunca başladılar birlikte yürümeye; sonunda başka bir açık alana vardılar; Yavru Alageyik burada aniden havaya zıplayarak, kendini Alice'in kollarından kurtardı. 'Ben bir Yavru Alageyik'im!' diye haykırdı sevinç içinde. 'Aman Tanrım, sen bir insan yavrususun!' Yavru'nun o güzelim kahverengi gözlerine birden bir korku çöktü ve anında dörtnala koşup oradan uzaklaştı.
”
”
Lewis Carroll (Through the Looking Glass)
“
-Yürüyebileceğimden emin değilim.
-Öyleyse seni taşırım.
-Aşk bu mu?
-Aşk nedir, bilmiyorum artık. Bir hafta önce pek çok fikrim vardı. Aşk nedir, nasıl kalıcı kılınır. Şimdi aşığım ve en ufak bir fikrim yok. Şimdi aşığım ve bu konuda bir aptaldan farkım yok.
....
Dolunayın gerçekleştiği güne, Ay’ın ne büyüdüğü ne de küçüldüğü güne, Babilliler “yürek dinlencesi” anlamına gelen Sabat adını vermişlerdi. Bu günde Ay tanrıçasının, Babil’de bilinen adıyla Ay’daki kadın İştar’ın adet gördüğüne inanılırdı; çünkü neredeyse her eski ve ilkel toplumda olduğu gibi Babil’de de çok eski zamanlardan beri bir kadının aybaşı kanaması geçirirken çalışması, yemek pişirmesi ya da yolculuk etmesi tabu sayılırdı. Bildiğimiz Sebt gününün kökeni olan Sabat’ta erkekler de kadınlar gibi dinlenmek zorundaydı; çünkü Ay adet görürken tabu herkes için geçerliydi. Başlangıçta (ve doğal olarak) ayda bir kez gözlemlenen Sebt, daha sonra Hristiyanlar tarafından Yaratılış mitleriyle birleştirilip işe yarar bir şekilde haftalık hale getirildi. Böylelikle günümüzde sert adaleli, sert kasketli, sert zihinli erkekler, adet görmeye ilişkin arketip psikolojik bir tepki sayesinde pazar günleri işe gitmekten kurtulmuşlardır.
....
Lüzumlu ve lüzumsuz delilikler vardır. İkinci gruba girenler Güneş karakteri taşır birinci gruba girenlerse Ay ile bağlantılıdır.
Lüzumsuz delilikler, hırs, saldırganık ve ergenlik öncesine özgü endişeden oluşan gevrek bir karışımdır, çok uzun zaman önce atılmış olması gereken bir çöp yığınıdır. Lüzumlu delilikler, kişinin, akranları ne kadar kaçık bulsa da erdemli ve doğru olduklarını içgüdüleriyle sezdiği dürtülerdir.
Lüzumsuz delilikler insanın başını kendisiyle belaya sokar. Lüzumlu delilikler insanın başını başkalarıyla belaya sokar. İnsanın başının başkalarıyla belaya girmesi her zaman daha iyidir. Hatta lüzumlu olabilir.
Şiir, şiirin iyi yazılmışı, Ay özelliklerini taşır ve lüzumlu deliliklerle ilgilidir. Gazetecilik Güneş özellikleri taşır (Güneş adında pek çok gazete varken hiçbirinr Ay adı verilmemiştir) ve lüzumsuzluklara adanmıştır.
....
Saygı ve itaat yeminleri etmek yerine, yardım ve yataklık edeceğimiz sözünü vermeliyiz belki..
....
"Dünyanın öbür ucuna dek onun peşinden gideceğim." diye hıçkıra hıçkıra ağladı.
Evet şekerim ama dünyanın bir ucu yok. Kolomb bunu saptamıştı.
....
(Mutluluk gözyaşları sahne sağından çıkar. Şaşkınlık gözyaşları sahne solundan girer, yer ışıklarına doğru ilerler.)
....
Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Geride bıraktığımız yirmi yüzyıl. Peki ya sonra?
Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Federal kodeste yirmi ay. Genç bir kızın boğazından aşağı yuvarlanan yirmi kadeh tekila. Hazreti İsa'nın son kez kıç üstü oturuşundan bu yana yirmi yüzyıl geçmiş ve onca zaman sonra bizler tutkunun çekip gittiğinde nereye gittiğini hala bilmiyoruz.
....
Ahmaklar, örgütlü davalara hizmet konusunda en uygun kişilerdir; çünkü nadiren yapacak daha yaratıcı bir işleri olur ve böyle bir işleri olsa bile dar görüş nedeniyle kısıtlandıklarından o işi muhtemelen yapmazlar.
....
Bernard'ın dolunay ışığının dört buçuk metre yükseklikteki kırk vatlık bir ampule eşit olduğunu söylediğini hatırladı.
....
"Bak hayatım, sevgilin nam salmış biri. Orospu çocuğunun her şeyden bomba yapabileceği söyleniyor."
....
Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyeydi.
....
Bir nefes sigaraya, bir lokma yemeğe, bir fincan kahveye, bir parça göte ya da temposu hızlı bir öyküye ihtiyaç duyduğu halde nasibine hepi topu felsefe düşen her zeki kişinin yapacağı gibi dik dik bakıyorlardı ona.
....
İnsan kendi kurallarını da bozamadıktan sonra kimin kurallarını bozabilirdi?
”
”
Tom Robbins (Still Life with Woodpecker)
“
Ben de olmak istemiştim. Hatta bundan başka bir şey istemedim. İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum:varoluşu içimden atmak,anları yağlarından sıyırmak,bükmek, kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek. Bu bir kıssa konusu bile olabilir. Şöyle anlatabiliriz: Yanlış dünyaya gelmiş bir zavallı vardı. Öteki insanlar gibi, parkların, kahvelerin, ticaret kentlerinin dünyasında var olup gidiyor ve tabloların ardından Tintoretto'nun devlet adamları, Gozzoli'nin cesur Floransalarıyla; kitap sayfalarının ardında Fabrice del Dongo ve Julien Sorel ile gramofon plaklarının ardında kupkuru, uzun caz yakarışlarıyla birlikte, bambaşka dünyalarda yaşadığına kendini inandırmak istiyordu. İyice sersemlik ettikten sonra durumu kavradı; artık gözleri açılmıştı, bunda bir yanlışlık olduğunu anladı; aslında bir kahvede, bir bardak ılık biranın karşısındaydı. Oturduğu yerde ne yapacağını bilmeden kaldı; 'Ben bir budalayım,' diye düşündü. Tam bu sırada, varoluşun öbür yakasında, ancak uzaktan görülebilen ve yaklaşılamayan öteki dünyada, ufak bir melodi dans etmeye, şarkı söylemeye başladı. 'Benim gibi olmak, ölçüyle acı çekmek gerek.'
Ses söylüyor:
Some of these days
You'll miss me honey
Plağın burası çizilmiş olmalı, cızırdayıp duruyor. Ama insanın içini daraltan bir şey var. O da şu: İğnenin plak üzerinde öyle kısaca öksürmesi, melodiye hiç dokunmuyor. Melodi öyle uzakta ki! Bunu da anlıyorum, plak çizik olup eskiyebilir, şarkıcı kadın belki de ölmüştür, ben birazdan buradan ayrılıp trenime bineceğim. Ama bir şimdi'den öteki şimdi'ye düşen geçmişsiz ve geleceksiz varoluş ardında, her gün biraz daha ayrışan, pul pul dökülen ve ölüme doğru kayan şu seslerin ardında melodi, hiç değişmeden, sımsıkı ve genç bir halde acımasız bir tanık gibi duruyor.
(...)
Zenci kadın söylüyor. İnsan varoluşunu haklı çıkarabilir mi yani? Azıcık haklı çıkarabilir mi?
”
”
Jean-Paul Sartre
“
Eğer ortak bir hikayenin içinde isek” dedim, başka kimse olmadığı için kendime, “o nasıl şahsi kalabiliyor ya da bende eksik olan nedir? Yani nedir, mesele nedir?”
-
Ayrıca ben yorulmayı sevmez, gerekliliğine inanmaz, inanan ve yorulanlar ile karşılaştığımda bunu belli etmez, fakat bir yandan da onlarda eksik ya da fazla olanın ne olduğunu düşünürdüm.
-
Sorularda iyi cevaplarda tutuktum. Bu tutukluk uzun kirpikli kuş çizimlerine yarıyor, kuş her defasında biraz daha renk ve ayrıntı kazanıyordu. Bir gün “kışşt” desem uçacağı fikri geldi. Fikir, kafayı yemekte olduğum hissiyle kol kola geldi. Sarardım.
“Takılma,” dedi bir ses, “yürü, yürümek durmaktan iyidir.”
-
Bir gün kapı zili çalmış da açmıştım, güzeller güzeli, çilli muzır bir velet kapıda belirmiş, “Buyurun, kimi aradınız?” diye sormuştum, o da “Beni annem gönderdi.” demiş, ben de çocuğun yanlış zili çalmış olabileceğini düşünmek yerine, tanıdığım kadınlardan hangisinin çocuğa benzediğini…
-
“Kendi Başına Davranabilen Kahraman Hali: Denendi. Fakat henüz başarılamadı.”
-
Her pencerenin ardında bir televizyonun ışığı deli danalar gibi dönüp duracak, her sabah giden insanlar, her akşam dönecekti. Onlar gidip geldikçe “Nedir, mesele nedir? şeklinde bir soru kafamı karıştıracaktı. Garip rüyalar görecek, ay ile konuşacaktım. “Hayat hakkında fikrim yok” diyecektim kendi kendime.
-
Söz ettiği şeylerin birbirleri ile bağlantısı yoktu. Bir fikirde durma nedeni, sanki başka bir fikre geçmek içinmiş gibi, sonsuza kadar konuşacakmış hissini veren bir ritm ile akar, akmayıp uçuşurdu.
-
Memleketimin ovaları, kırları, ana vatan, baba ozağı gibi kelimeler kullanarak yaklaşık yarım saat süren tek cümleyle direnebilirdim. Clodin, “Karar ver artık,” diyebilirdi, “ana kucağı mı benimki mi?”
-
Soruyu alıp deniz kıyısına gidemezdim. Şimdi ve burda cevap vermek gerekirdi.
-
“Güzel konuştun.” dedi., “bunun dansı nasıl olur?”
“Yerim dar.”
-
“Gidelim mi, kalalım mı?”
“Kalıp ne yapacağız?” dedi, “bari zıplayalım da hareket olsun.”
-
Stella giderken gerçeğini de beraber götürüyor olabilir. Bu sadece bir gemi adıdır ve söylenen şey, kaptan ile belki, hatta piyanist ile büyük ihtimalle, fakat gemi ile biraz zor olabilir.
-
Bizim için gidiyor olan ise, gittiği yer için geliyor olabilir. Bu durumda gittiği yere gidip orada bekleyebiliriz.
-
Mesele buydu, bu böyleydi. Derinden hissettim. His gitti, rahat ettim.
-
Nereden baksam birkaç saatim vardı. Nereden baksam acaba?
-
Bir uçurtma için en güzel uçuşun ipi kopukken olabileceğini düşünürdüm. Bazıları buna “düşme hali” diyebilirdi.
-
Ondan söz edildiğinde, asla doymayacak bir kuyu açlığıyla dinlemenin ve dolup dolup gecelerioyalanmak içişn eşşek kulaklı bir kralın hikayesini sabahlara kadar ezberden tekrar etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmeyebilirlerdi. Sorsalardı söylerdim. “Vallahi” derdim “ben de bilmiyorum bu kadar derine tüpsüz nasıl daldığımı göğsümde bir ağırlık hissetmeden.”
-
Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi.
-
Beni duymayabilirdi. Ben duyulmadığım yerlerden gitmek hastaığına tutulmuş olabilirdim. Tedavisi kırk beş derecelik sıvılarda boğulur gibi yapmak olabilirdi. Deneyebilirdim.
-
Kapı kilidinde anahtar önder, altıma yapardım? Kızlar yurttaşlık bilgisi kitabını açar, ben kafiye uğruna camdan kaçardım?
-
“Ben gidiyorum” dedim birdenbire.
“Nereye?” dediler
“Bilmem” dedim “içimden geliyor.”
-
Tezgah sesleri gidince, var olduğu mekanın duygusu da gidecek, ‘han’ın ve dokumacının varlığından kuşkuya düşecektim.
-
“Aslında ben size taş kuşu sormak istiyordum fakat hikaye kendi başına akıyor ki başka soru sordum.”
-
“Bu kadar kayıptan sonra geriye kalan nedir ve hakikaten nedir, mesele nedir?”
-
Pencereden bakan, içine kapalı biri olmuş, içinde dolanıp durmuş, kendine dolaşılacak bir iç yapmış, tırtıl olmuş kendine koza yapmış, vazgeçmiş kelebeklikten orada kalmış…
”
”
İlhami Algör (Albayım Beni Nezahat ile Evlendir)
“
Onu ertesi gün yine bir gezintiye davet etmenin doğru olup olmayacağı konusunda emin değildim. Bütün gün evdeydim, daha doğrusu alt kattaki odalarda kaldım, beni bütün öğleden önce ve öğleden sonranın büyük bölümünde meşgul eden İranlı kadını düşünmekten birden bir kitabın yardımıyla kurtulma gereğini duydum ve uzun zaman sonra, kesinlikle haftalar sonra bir şey okumayı beceremedikten sonra, şimdi yine yukarıdaki kitap odasına çıkabildim. Yukarıdaki odaların en küçüğünü kendime kitap odası diye adlandırılan bir oda olarak düzenlemiştim ve içinde okuma dışında hiçbir şeyin yapılamayacağı biçimde tasarlamıştım, kitap ve yazılarla uğraşılır biçimde, bu amaçla bu odaya tek bir sandalye koymuştum, o da tek pencerenin önünde duruyordu, sert, her açıdan rahat olmayan ve tamamen basit bir sandalyeydi, okuma amaçlı olanlar içinde insanın düşünebileceği en uç örnekti ve böylece pencerenin önündeki ahşap sandalyede oturarak, eğer karar vermişsem hiç rahatsız edilmeden hangisi olursa olsun istediğim kitaba dalabiliyordum, o öğleden sonra, çok iyi anımsadığım üzere, anne tarafımdan büyükbabamdan kalan mirasla elime geçen Schopenhauer’in İstem ve Tasarım Olarak Dünya’sını okudum, okumaktan, beni her açıdan aklayacak bir zevkten başka bir şey beklemediğim zamanlarda hep bu kitabı okurdum. İstem ve Tasarım Olarak Dünya daha gençlik yıllarımdan bu yana benim için felsefe kitaplarının en önemlisi olmuştu ve kendimi onun etkisine bırakmış, yani kafamın bütünüyle tazelenmesine hep güvenmiştim. Başka hiçbir kitapta hiçbir zaman daha duru bir dil ve aynı biçimde duru bir akıl bulamadım, hiçbir edebiyat yapıtı bende daha derin bir etki yaratmadı. Bu kitapla birarada olduğum zaman hep mutluydum. Ama çok ender bu kitap için mutlaka gereken doğal ve zihinsel hazırlığa sahiptim ve bu yüzden çok ender olarak bu olağanüstü ve doğrusu dünya hakkında karar veren kitapla birarada olmaya olanağım vardı, çünkü İstem ve Tasarım Olarak Dünya tpkı az sayıdaki diğer en yüce kitaplar gibi, yalnız en uç yetenekte ve bu yüzden algılama yeteneğinde ve algılama onurunda insana açılır ve deşifre olurlar. Bu olanağa o günden sonra en büyük ölçüde sahiptim. Beni yalnız uzun olmakla kalmayıp mutlaka son yılların en uzun süren yalıtılmışlığından ve düş kırıklığından da çekip çıkaran İranlı kadınla karşılaşma, kelimenin tam anlamıyla, onunla karaçam ormanına yaptığım gezintinin, ki sadece yüzeysel bakıldığında başarısız olmuş, gerçekte ise tam tersi bir etki yapmış olmasının, benim bu kadar uzun süre sonra yine kitap odamda ve üstelik de hemen İstem ve Tasarım Olarak Dünya ile sakinleşmemin ve beni hoş bir ruh durumuna sokmasının en son nedeni değildi. Hele bir saat ya da uzun bir süreyi İstem ve Tasarım Olarak Dünya ile geçirdikten sonra birdenbire doğabilimsel çalışmalarıma istek duyacağım aklıma gelmezdi ve ben kalkıp kitap odasından dışarı çıkıp, içine doğabilimsel çalışmalarımı, yani bütün doğabilimsel yazılarımı ve bu doğabilimle ilgili diğer yazı ve kitapları kilitlediğim odaya gittim. Aylardır bu yazıları ve yazıların yazılarını ve kitapları ve kitapların kitaplarını görememiştim, çünkü en derin düş kırıklığı içindeydim. Bu durum artık son bulmuştu.
”
”
Thomas Bernhard (Yes)