Den O Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Den O. Here they are! All 100 of them:

O, why should nature build so foul a den, Unless the gods delight in tragedies?
William Shakespeare (The Tragedy of Titus Andronicus)
O Stunden in der Kindheit, da hinter den Figuren mehr als nur Vergangnes war und vor uns nicht die Zukunft.
Rainer Maria Rilke
Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnızca bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin medeni durum dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. istediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı dendim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.
Tezer Özlü (Yaşamın Ucuna Yolculuk)
Mutluluk, varlığı yalnızca ufacık bir iğne ucunun dokunuşuna bağlı olan bir balon gibiydi. Ne kadar büyükse, patlaması o denli şiddetli ve yok ediciydi.
Burcu Büyükyıldız (Aşk Her Şeyi Affeder mi? (Sonsuza Kadar #1))
O world, world when I was younger I thought there was some order governing you and your deeds. But now you seem to be a labyrinth of errors, a frightful desert, a den of wild beasts, a game in which men move in circles…a stony field, a meadow full of serpents, a flowering but barren orchard, a spring of cares, a river of tears, a sea of suffering, a vain hope.
Fernando de Rojas (La Celestina)
Jessup said, "Doesn't surprise me somehow. I feel I'm walking out of a wolf den in one piece by the grace of God." He glanced at Anne. "Just what you need to be doing, adding to this family." "My influence will be gentling." There were at least three derisive snorts around the room, and Jessup laughed out loud.
Ellen O'Connell (Eyes of Silver, Eyes of Gold)
Onsuz yalnızlık duyuyordum, ama yalnızlık duyabilmem bile bana bir avuntu gibi geliyordu. Yalnızlık o denli de kötü bir duygu değildi. Küçük kuşlar uçup gittikten sonra akmeşenin sesizliği gibi bir şeydi.
Haruki Murakami (A Wild Sheep Chase (The Rat, #3))
Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim, 1'den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok... Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999...9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslmda bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
Yaşam, mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor. Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat, o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim.
Tezer Özlü (Çocukluğun Soğuk Geceleri)
Whole heap o’ folks, ’cludin’ me till I got grown, ain’t knowed at firs’ weren’t nobody in dis country but Indians, fishin’ an’ huntin’ an’ fightin’ one ’nother, jes’ mindin’ dey own business. Den here come l’il ol’ boat o’ white folks a-wavin’ an’ grinnin’. ‘Hey, y’all red mens! How ’bout let us come catch a bite an’ a nap ’mongst y’all an’ le’s be friends!’ Huh! I betcha nowdays dem Indians wish dey’s made dat boat look like a porcupine wid dey arrows!
Alex Haley (Roots: The Saga of an American Family)
Come to the jacaranda tree at seven o'clock and you will hear something to your advantage. Destroy this note.' No signature, no clue to the identity. Just what sort of heroine do you think I am? Phryne asked the air. Only a Gothic novel protagonist would receive that and say, 'Goodness, let me just slip into a low-cut white nightie and put on the highest heeled shoes I can find,' and, pausing only to burn the note, slip out of the hotel by a back exit and go forth to meet her doom in the den of the monster - to be rescued in the nick of time by the strong-jawed hero (he of the Byronic profile and the muscles rippling beneath the torn shirt). 'Oh, my dear,' Phryne spoke aloud as if to the letter-writer. 'You don't know a lot about me, do you?
Kerry Greenwood (Death Before Wicket (Phryne Fisher, #10))
Bohemya Krallığı'nı tehdit eden büyük bir skandalın ve Sherlock Holmes'un bir kadının zekasına yenilmesinin hikayesiydi bu. O günden beri bir daha kadınların zekasıyla ilgili espriler yaptığını duymadım. Ayrıca Irene Adler'den veya fotoğrafından her zaman övgüyle söz etti.
Arthur Conan Doyle (A Scandal in Bohemia (The Adventures of Sherlock Holmes, #1))
Si alguna vez voy a regresar a México con el vientre casi a punto de estallar, será no porque esté preñada nada más que de viento ni preñada de un hijo tuyo o del Coronel Rodríguez: será de tempestades y borrascas, de torbellinos, para que cuando los mexicanos me den de palos como siempre lo hicieron y reviente, les llueva, juntas, Maximliano, todas las desgracias y las calamidades que se merecen por haber sido tan ingratos con nosotros.
Fernando del Paso (Noticias del Imperio)
Wie es scheint, schmilzt die Frühlingssonne den harten Eispanzer des Barbarenhäuptlings, und, o Wunder, darunter kommt ein Philisoph zum Vorschein." "Ich weiß nicht was Vielosoof für eine Beleidigung ist, aber du kannst dir sicher sein, dass der Barbarenhäuptling dir gleich die Axt in den Rachen schiebt!" Ollowain schlang die Arme übereinander und tat, als zittere er. "So plötzlich kehrt der Winter zurück und lässt die schönsten Frühlingsblüten erfrieren." "Hast du mich gerade etwa mit Blüten verglichen?", grollte Mandred. "Nur eine Allegorie, mein Freund." Der Menschensohn runzelte die Stirn. Dann nickte er. "Ich nehme deine Entschuldigung an, Ollowain." Nuramon musste sich auf die Unterlippe beißen, um nicht laut loszulachen.
Bernhard Hennen (Die Elfen (Die Elfen, #1))
Kein Ding ist tot - nur gähnt Erstarren weit und breit, und schweigend schwebt im All der Zeit das bange Wort "Erlösung". Vernimm's, o Mensch! und liebelauschend steh bereit, bis du den Stoff vom Schlaf befreit': das ist Geburt der Seele.
Bodo J. Baginski
No estoy en contra de los premios Grammy latinos, pero cuando llegue el día en que le den el Grammy latino a Violeta Parra por su trayectoria, o a Atahualpa Yupanqui o a Chico Buarque o a Silvio Rodríguez o a José Alfredo Jiménez, entonces empezaremos a hablar”.
Carles Gamez (Serrat entre la A y la Z. Del Mediterráneo al Pacífico)
—¿Dios? ¿Dios? Te he oído hablar de muchos dioses. Si te refieres a Mitra... —Mitra, Apolo, Arturo, Cristo, llámalo como quieras —dije—. ¿Qué importa el nombre que le den los hombres? Es la misma luz, y los hombres deben vivir con esta luz o morir. Yo sólo sé que Dios es la fuente de toda la luz que ilumina la tierra y que su designio está en todo el mundo y pasa por cada hombre como un gran río que no podemos detener ni desviar; solo podemos beber de él mientras vivimos y encomendar nuestros cuerpos en él cuando morimos.
Mary Stewart (The Crystal Cave (Arthurian Saga, #1))
Über des Propheten Gebein ist jedes Staubkorn ein Pfeiler von Licht, Aufrecht von der Kuppel des Grabes Bis hin zu der Kuppel des Himmels ... Und jene Ehrfurcht, die wie Deine Macht die Stirnen sich neigen läßt zeichnet im Horizont einen höheren Horizont von Händen und Lippen der wogt "Im Namen Gottes", Dein ist das Lob Dein ist der Dank Dein ist der Ruhm Dein ist das Reich Der Du die Wohltat gibst, o Du der alles besitzt! Hier sind wir zu Deinem Dienst, Du der keine Gefährten hat Hier sind wir zu Deinem Dienst, Du der keine Gefährten hat. Keine Glut mehr in unseren Knochen, noch Asche, Kein Schnee, keine Schwärze; Nicht Unglauben mehr, und Anbetung nicht. Erniedrigung ward Gewohnheit, und Schwäche ohne Licht ... O Herr, Du lehrtest uns Liebe, Lehr uns den Willen, der Mauern bricht!
Al-Faituri
Hun smilte til fru Odell og sa: Vi får gjøre som Scarlett O'Hara, og ikke bekymre oss for morgendagen før den er her.
Beth Hoffman (Saving CeeCee Honeycutt)
Devetüyü Yüksekkaldırım'dan, açık mavi Tophane'den yana yürüyordu. "Tanrım, hangisi?" Köşede bir an durdu. Sonra devetüyünün arkasından gitti. Her şey o bir anlık duruşta olup bitmişti. Gene yanıldı. Açık mavili B. idi. Onun arkasından gitseydi hikaye bitecekti. Ama o Güler'le gitti.
Yusuf Atılgan (Aylak Adam)
Den jsem zahájil nicotným čajem. Nicotný čaj se vaří snadno. Nejdřív ohřejete vodu a pak do ní nepřidáte nic. Před pár týdny jsem experimentoval s bramborovou slupkou. Čím míň o tom řeknu, tím líp.
Andy Weir (The Martian)
O [Roman] people be ashamed; be ashamed of your lives. Almost no cities are free of evil dens, are altogether free of impurities, except the cities in which the barbarians have begun to live... Let nobody think otherwise, the vices of our bad lives have alone conquered us... The Goths lie, but are chaste, the Franks lie, but are but are generous, the Saxons are savage in cruelty...but are admirable in chastity...what hope can there be [for the Romans] when the barbarians are more pure [than they]?" -Salvian
William J. Federer (Change to Chains-The 6,000 Year Quest for Control -Volume I-Rise of the Republic)
Ich geh' in Hain und Flur Nie ohne deine Spur; Denn immer muß ich denken, Wohin ich nur mag lenken Die Augen und den Schritt: Hier gingest du einst mit. Und werd' ich hingelangen, Wo du nie mitgegangen, So denk' ich wieder: hier Gingst du noch nie mit mir; O könnt' ich mit dem neuen Spaziergang dich erfreuen!
Friedrich Rückert (Kindertodtenlieder)
Die Hochzeit zweier aufrichtiger Seelen werde ich nicht hindern. Die Liebe ist Liebe nicht, wenn sie vor Hindernissen schreckt. O nein, ein ewiger Fixpunkt für immer, der sich von Stürmen nicht erschüttern lässt. Sie ist der Stern, an den die Schiffe sich halten.
Fabio Volo
—¿Por qué? —Porque el amor no te hace dudar de ti misma. No te obliga a ser alguien que no eres. No es solo sentir mariposas, sino que esos nervios den paso a la calma. Es querer lo mejor para la otra persona. Desear verla triunfando y logrando sus objetivos. Siendo libre. Es escucharla hablar durante horas sin cansarte. Preocuparte por sus intereses. Disfrutar de pasar tiempo a solas, sin hacer nada, en silencio. Es que incluso las cosas más simples adquieran sentido, como una sonrisa. O como una estrella con una inscripción. O como tumbarse a ver el cielo de noche. Es saber que estás completa por ti misma, que no necesitas a nadie y que, aun así, quieres estar a su lado. El amor es pensar en la otra persona cada vez que te ocurre algo bueno. Querer contárselo. Es ser consciente de los riesgos y, aun así, entregarse con los ojos cerrados. Y es que haya canciones que, da igual cuándo las escuche, siempre me recordarán a ti. —El corazón me late a toda velocidad. Vuelvo a clavar mis ojos en los suyos—. Liam, no tengo ni idea de lo que es el amor. Creo que nunca antes lo había sentido. Lo único que tengo claro es que, cada vez que pienso en él, eres tú quien se me viene a la cabeza.
Inma Rubiales (Hasta que nos quedemos sin estrellas)
- Am fost o dată pe un munte şi aerul era acolo atât de dens, încât m-am uitat la el. Se vedea. Am stat o jumătate de ceas şi m-am uitat la aer. I se zăreau toate celulele şi din cauza asta parcă era crăpat. - Aici nu eşti la munte, eşti la mare. - (Continuând primul gând.) Îţi venea să-ţi deschizi şi tu toţi porii. Îţi venea să-ţi deschizi chiar venele, să-l simţi năvălind prin toată suprafaţa ta. (Respiră adânc.) Aşa... (Îi e rău.) E aşa greu să respiri...
Marin Sorescu (Iona)
Wenn du fragst, wie die Leute hier sind, muß ich dir sagen: wie überall! Es ist ein einförmiges Ding um das Menschengeschlecht. Die meisten verarbeiten den größten Teil der Zeit, um zu leben, und das bißchen, das ihnen von Freiheit übrig bleibt, ängstigt sie so, daß sie alle Mittel aufsuchen, um es los zu werden. O Bestimmung des Menschen!
Johann Wolfgang von Goethe (The Sorrows of Young Werther)
Quem é esta mulher? De cabelo cor de fogo Olhos sábios como os de uma coruja Mãos fortes como as de um guerreiro Delicadas como as de uma mãe, Toda ela é guerra por fora E bondade por dentro Segue o seu rumo O seu nome é Blackthorn" "Quem é este homem? Força nas mãos Verdade nos olhos Amor no coração Honra no seu espírito O nome dele é Grim
Juliet Marillier (Den of Wolves (Blackthorn & Grim, #3))
Es que todo es muy raro, en cuanto te fijas un poco. Lo raro es vivir. Que estemos aquí sentados, que hablemos y se nos oiga, poner una frase detrás de otra sin mirar ningún libro, que no nos duela nada, que lo que bebemos entre por el camino que es y sepa cuándo tiene que torcer, que nos alimente el aire y a otros ya no, que según el antojo de las vísceras nos den ganas de hacer una cosa o la contraria y que de esas ganas dependa a lo mejor el destino, es mucho a la vez, tú, no se abarca, y lo más raro es que lo encontramos normal.
Carmen Martín Gaite (Lo raro es vivir)
Limanınız ne denli güvenli ve güzel olursa olsun, tehlikeli ve çirkin olanı görmek için oradan ayrılın; ancak o zaman gerçeğe ulaşırsınız!
Mehmet Murat ildan
Bilinci ne kadar genişlemiş ve farklılaşmışsa, ahlaki yapısı o denli geri kalmıştır. İşte bugün önümüzdeki sorun budur. Akıl tek başına yeterli değildir.
C.G. Jung (The Undiscovered Self)
Tarih açısından her şey yalnız sonuçlarıyla aktarılacak denli basittir, tarihin kriteri, başarı ya da başarısızlıktır.
Brian O'Doherty (The Strange Case of Madamoiselle P.)
Si que­da­ba al­gu­na es­pe­ran­za, debía estar en los pro­les, por­que solo en esas masas des­pre­cia­das, que cons­ti­tuían el ochen­ta y cinco por cien­to de la po­bla­ción de Ocea­nía, podía ge­ne­rar­se la fuer­za ne­ce­sa­ria para des­truir al Par­ti­do. Este no podía de­rro­car­se desde den­tro. Sus enemi­gos, si es que los había, no te­nían forma de unir­se o si­quie­ra de re­co­no­cer­se mu­tua­men­te. In­clu­so en caso de que exis­tie­ra la le­gen­da­ria Her­man­dad —lo cual no era del todo im­po­si­ble— re­sul­ta­ba in­con­ce­bi­ble que sus miem­bros pu­die­ran re­unir­se en gru­pos de más de dos o tres. La re­be­lión se li­mi­ta­ba a un cruce de mi­ra­das, una in­fle­xión de la voz o, como mucho, una pa­la­bra su­su­rra­da oca­sio­nal­men­te. En cam­bio los pro­les, si pu­die­ran ser cons­cien­tes de su fuer­za, no ten­drían ne­ce­si­dad de cons­pi­rar. Bas­ta­ría con que se en­ca­bri­ta­ran como un ca­ba­llo que se sa­cu­de las mos­cas. Si qui­sie­ran, po­drían volar el Par­ti­do en pe­da­zos a la ma­ña­na si­guien­te. Tarde o tem­prano tenía que ocu­rrír­se­les. Y sin em­bar­go…
George Orwell (1984)
Muse of my native land! loftiest Muse! O first-born on the mountains! by the hues Of heaven on the spiritual air begot: Long didst thou sit alone in northern grot, While yet our England was a wolfish den;
John Keats (Complete Works of John Keats)
İnsan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığa ne denli inanırsa inansın,ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü.Hazırım,dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli;ayrılığa alıştıramayacağı,sızlanışlarını durduramayacağını bir nota kalıyor.Acıyı yüklenip çoğaltacak bir nokta...Belki de,yalnızca bu noktanın ele geçirilemeyişi yüzünden,birçok terkediliş anında gerekli gereksiz bir yığın şey konuşur insanlar;içlerindeki o noktayı örtebilmek için gülünç tartışmaların tozuna dumanına boğuluyorlar,geçmişe ve geleceğe acımasızca saldırıp kendi yarattıkları harabelerin ortasında yuvarlanıyorlar.
Hasan Ali Toptaş (Sonsuzluğa Nokta)
Bir şeyi ne denli az anlarsan, o denli çok saygı gösteriyor, onun karşısında boyun eğiyorsun. Hitler'i Nietzsche'den, Napolyon'u da Pestalozzi'den daha iyi tanıyorsun. Sana göre bir kral, Sigmund Freud'dan daha önemlidir.
Wilhelm Reich (Listen, Little Man!)
Her Ben,dolaylı bir şekilde Sen'i anlatış, Sen'den yakınıştır.Ben ben olsam dilbilgisi kitaplarında tekil şahıs zamirini şu sıraya göre düzenlerdim: Sen, ben, o. Başa Sen gelir, çünkü Ben diye bir şey yok Sen olmadıkça...
Behçet Necatigil
O zaman şöyle bir geçmişe baktım ve yüzümü açgözlülükle geleceğe çevirdim: Hep boşlukta geziniyordum ve kollarım hiçbir şeyi kucaklayamadan umutsuzca aşağı sarkıyordu. İşte o zaman durumumun ne denli umutsuz olduğunu anladım.
Ugo Foscolo (Last Letters of Jacopo Ortis (Hesperus Classics))
Sjøen lå speilblank igår og den ligger speilblank idag. Det er indian summer og varme på øen – og o hvor det er mildhet og varme! – Men det er ingen sol. Mange år er gått siden jeg var i slik fred, kanskje tyve eller tredve år, kanskje i et tidligere liv. Men engang før, tenker jeg, må jeg vel ha smakt denne fred eftersom jeg går her og nynner og er henrykt og bryr meg om hver sten og hvert strå og disse synes å bry seg om meg igjen. Vi er kjente.
Knut Hamsun (Under the Autumn Star)
Seele im Raum Hier bin ich, hier bin ich, Entrungene, taumelnd. Wag ichs denn? Werf ich mich? Fähige waren schon viel dort, wo ich drängte. Nun wo auch noch die Mindesten restlos Macht vollziehn, schweigend vor Meisterschaft —: Wag ichs denn ? Werf ich mich? Zwar ich ertrug, vom befangenen Körper aus, Nächte; ja, ich befreundete ihn, den irdenen, mit der Unendlichkeit; schluchzend überfloß, das ich hob, sein schmuckloses Herz. Aber nun, wem zeig ichs, daß ich die Seele bin? Wen wunderts? Plötzlich soll ich die Ewige sein, nicht mehr am Gegensatz haftend, nicht mehr Trösterin; fühlend mit nichts als Himmeln. Kaum noch geheim; denn unter den offenen allen Geheimnissen eines, ein ängstliches. O wie durchgehn sich die großen Umarmungen. Welche wird mich umfangen, welche mich weiter geben, mich, linkisch Umarmende? Oder vergaß ich und kanns? Vergaß den erschöpflichen Aufruhr jener Schwerliebenden? Staun', stürze aufwärts und kanns?
Rainer Maria Rilke (Fünfzig Gedichte)
Kennst du das Land, wo die Zitronen blüh'n, Im dunkeln Laub die Goldorangen glüh'n, Ein sanfter Wind vom blauen Himmel weht, Die Myrte still und hoch der Lorbeer steht, Dahin! Dahin Möcht' ich mit dir, o mein Geliebter, zieh'n. Kennst du das Haus? Auf Säulen ruht sein Dach, Es glänzt der Saal, es schimmert das Gemach, Und Marmorbilder stehn und seh'n mich an: Was hat man dir, du armes Kind, getan? Kennst du es wohl? Dahin! Dahin Möcht ich mit dir, o mein Beschützer, zieh'n. Kennst du den Berg und seinen Wolkensteg? Das Maultier sucht im Nebel seinen Weg; In Höhlen wohnt der Drachen alte Brut; Es stürzt der Fels und über ihn die Flut. Kennst du ihn wohl? Dahin! Dahin Geht unser Weg! o Vater, laß uns zieh'n!
Johann Wolfgang von Goethe (Wilhelm Meister's Apprenticeship)
Dagen svalnar. Dagen svalnar mot kvällen... Drick värmen ur min hand, min hand har samma blod som våren. Tag min hand, tag min vita arm, tag mina smala axlars längtan... Det vore underligt att känna, en enda natt, en natt som denna, ditt tunga huvud mot mitt bröst. Du kastade din kärleks röda ros i mitt vita sköte - jag håller fast i mina heta händer din kärleks röda ros som vissnar snart... O du härskare med kalla ögon, jag tar emot den krona du räcker mig, som böjer ned mitt huvud mot mitt hjärta... Jag såg min herre för första gången i dag, darrande kände jag genast igen honom. Nu känner jag ren hans tunga hand på min lätta arm... Var är mitt klingande jungfruskratt, min kvinnofrihet med högburet huvud? Nu känner jag ren hans fasta grepp om min skälvande kropp, nu hör jag verklighetens hårda klang mot mina sköra sköra drömmar. Du sökte en blomma och fann en frukt. Du sökte en källa och fann ett hav. Du sökte en kvinna och fann en själ - du är besviken.
Edith Södergrans
Jenom proto, že pravdu přehlížíme, nepřestává existovat. Naopak, ignorování pravdy nás nutí žít ve lži. Lež zhoršuje každý den, každou noc. Představme si totiž, že na silnici vidíme překážku. Například strom, který ji přehradil. Pochopitelně nám nevyhovuje. Vezmeme deku, přehodíme ji přes strom a předstíráme, že žádná překážka neexistuje. Jestliže tomu dokonce uvěříme a rozjedeme své auto, jako by na silnici žádná překážka nebyla, o strom si ještě natlučeme nos. V životě je to stejné. Jakákoli překážka se musí odstranit, ne zamaskovat.
Petr Casanova (250 zákonů lásky)
Gene aydınlar konusunda: O aydınların birçoğu senin, benim anladığım anlamda aydın değil, onlar lokal aydın, lokal yazar. Sen uluslararası bir aydın ve yazarsın, onlardan ayrıldığımız nokta bu. Harald'ın Mahmut Makal'a Berlin'de sorduğu gibi: - Siz hangi köyün yazarısınız?
Tezer Özlü (Tezer Özlü'den Leylâ Erbil'e Mektuplar)
Pero el control gubernamental de los medios de comunicación socava la lógica de Lincoln, pues impide que los ciudadanos se den cuenta de la verdad. Mediante su monopolio sobre los medios, la oligarquía gobernante puede acusar repetidamente de sus fracasos a otros y desviar la atención hacia amenazas externas, ya sean reales o
Yuval Noah Harari (21 lecciones para el siglo XXI)
Nej, Den Barmhärtige, den Barmhärtiga ger inte bröd, ger inte bröst, ger inte vatten och varken nattläger eller samläger Hon ger inte, kan inte ge och däri är hon ärlig Den Barmhärtiga ger vad hon inte ger vad hon inte kunde eller ville ge Den Gåvan heter Avstånd O du, som är stor i kärlek du fanns där och du gick tyst förbi.
Gunnar Ekelöf (Diwan över Fursten av Emgión)
Maifest Wie herrlich leuchtet Mir die Natur! Wie glänzt die Sonne! Wie lacht die Flur! Es dringen Blüten Aus jedem Zweig, Und tausend Stimmen Aus dem Gesträuch, Und Freud und Wonne Aus jeder Brust. O Erd, o Sonne! O Glück, o Lust! O Lieb', o Liebe, So golden schön, Wie Morgenwolken Auf jenen Höhn; Du segnest herrlich Das frische Feld, Im Blütendampfe Die volle Welt. O Mädchen, Mädchen, Wie lieb' ich dich! Wie blickt dein Auge! Wie liebst du mich! So liebt die Lerche Gesang und Luft, Und Morgenblumen Den Himmels Duft, Wie ich dich liebe Mit warmem Blut, Die du mir Jugend Und Freud und Mut Zu neuen Liedern Und Tänzen gibst! Sei ewig glücklich Wie du mich liebst!
Johann Wolfgang von Goethe (Gedichte)
Gözönünde tutulacak ilk nokta, varoluşçuluğun herhangi bir özel politik programı gerektirmediği, üç önemli varolşçunun Hitler yıllarında birbirinden apayrı yollar tutmalarının hiç de şaşırtıcı olmadğıdır. Ama bu, üçünün de yazdıklarına aynı ölçüde bağlı kaldıkları anlamına gelmez. Sein und Zeit'de durmadan ölümü yiğitçe karşılamaktan söz eden Heidegger, Hitler'in yetkiyi ele geçirişinden sonra Nazilerle birleşerek, üniversitenin rektörü olarak öyle bir açılış konuşması yapmıştır ki, bu konuşmanın herkesce okunmadığına ne denli sevinse yeridir. Şimdi, o zaman Nazilerden hemen yüz çevirmiş olduğunu söylüyorsa da, bu kararını o günlerde hiç belli etmemiş olması yüzünden, bugün bile birçoklarınca şüphe ile karşılanır. Yahudi bir kadınla evli olan Jaspers de o zaman sesini çıkarmamayı yeğ görmüştür, ama 1945'te yine suçtan, batmış gemiden, korkudan, ölümden söz etmeye hazırdır. Onlar için söyleyeceğimiz şu söz büyük bir incelik olur yine de: sesleri Nietzsche ile Kierkegaard'ın sesi olmakla birlikte yaşamları Kant ile Hegel'in yaşamlarıdır.
Walter Kaufmann (Existentialism from Dostoevsky to Sartre)
Bu bencil dünyada bir sürü insan size duygularla ilerlenemeyeceğini, ahlak kurallarına fazla saygı göstermenin yürüyüşü geciktirdiğini söyleyeceklerdir; kendisine hiçbir yararları olmadığı bahanesiyle, bir küçüğü inciten, yaşlı bir kadına karşı kabalık suçu işleyen, iyi bir yaşlı adamın yanında bir sıkıntıya katlanmaya yanaşmayan, görgüsüz, bilgisiz ya da geleceği göremeyen insanlar göreceksiniz; daha sonra, bu adamların kırıp geçemeyecekleri dikenlere takıldıklarını, hiç uğruna yaşamlarını yaktıklarını göreceksiniz; oysa görev kuramına erkenden alışmış insan hiçbir engelle karşılaşmayacaktır; belki de o denli çabuk erişemeyecektir amacına, ama yeri sağlam olacak, ötekilerinki yıkıldığı zaman onunki kalacaktır.
Honoré de Balzac
When I go musing all alone Thinking of divers things fore-known. When I build castles in the air, Void of sorrow and void of fear, Pleasing myself with phantasms sweet, Methinks the time runs very fleet. All my joys to this are folly, Naught so sweet as melancholy. When I lie waking all alone, Recounting what I have ill done, My thoughts on me then tyrannise, Fear and sorrow me surprise, Whether I tarry still or go, Methinks the time moves very slow. All my griefs to this are jolly, Naught so mad as melancholy. When to myself I act and smile, With pleasing thoughts the time beguile, By a brook side or wood so green, Unheard, unsought for, or unseen, A thousand pleasures do me bless, And crown my soul with happiness. All my joys besides are folly, None so sweet as melancholy. When I lie, sit, or walk alone, I sigh, I grieve, making great moan, In a dark grove, or irksome den, With discontents and Furies then, A thousand miseries at once Mine heavy heart and soul ensconce, All my griefs to this are jolly, None so sour as melancholy. Methinks I hear, methinks I see, Sweet music, wondrous melody, Towns, palaces, and cities fine; Here now, then there; the world is mine, Rare beauties, gallant ladies shine, Whate'er is lovely or divine. All other joys to this are folly, None so sweet as melancholy. Methinks I hear, methinks I see Ghosts, goblins, fiends; my phantasy Presents a thousand ugly shapes, Headless bears, black men, and apes, Doleful outcries, and fearful sights, My sad and dismal soul affrights. All my griefs to this are jolly, None so damn'd as melancholy. Methinks I court, methinks I kiss, Methinks I now embrace my mistress. O blessed days, O sweet content, In Paradise my time is spent. Such thoughts may still my fancy move, So may I ever be in love. All my joys to this are folly, Naught so sweet as melancholy. When I recount love's many frights, My sighs and tears, my waking nights, My jealous fits; O mine hard fate I now repent, but 'tis too late. No torment is so bad as love, So bitter to my soul can prove. All my griefs to this are jolly, Naught so harsh as melancholy. Friends and companions get you gone, 'Tis my desire to be alone; Ne'er well but when my thoughts and I Do domineer in privacy. No Gem, no treasure like to this, 'Tis my delight, my crown, my bliss. All my joys to this are folly, Naught so sweet as melancholy. 'Tis my sole plague to be alone, I am a beast, a monster grown, I will no light nor company, I find it now my misery. The scene is turn'd, my joys are gone, Fear, discontent, and sorrows come. All my griefs to this are jolly, Naught so fierce as melancholy. I'll not change life with any king, I ravisht am: can the world bring More joy, than still to laugh and smile, In pleasant toys time to beguile? Do not, O do not trouble me, So sweet content I feel and see. All my joys to this are folly, None so divine as melancholy. I'll change my state with any wretch, Thou canst from gaol or dunghill fetch; My pain's past cure, another hell, I may not in this torment dwell! Now desperate I hate my life, Lend me a halter or a knife; All my griefs to this are jolly, Naught so damn'd as melancholy.
Robert Burton (The Anatomy of Melancholy: What It Is, With All the Kinds, Causes, Symptoms, Prognostics, and Several Cures of It ; in Three Partitions; With Their ... Historically Opened and Cut Up, V)
Eğer hurafe kendini o tarih boyu göze batan suçlarda açıkça belli etmediyse, toplumun gündelik hayatında her fesatta rolü olduğu yine görülür: Arkadaşlıkları bozar, akrabaları ayırır, bilgeleri ve değerli her şeyi ahmakların ellerinde harap eder... O fesat ki, Sokrates'i zehirleyen değilse bile, Descartes'ı şehirden sürendir. (Önsöz - Voltaire'den Prusya Kralı'na, 1742)
Voltaire (Le Fanatisme Ou Mahomet Le Prophète: Tragédie)
Sí que parlem: parlem de moltes coses. Ja em coneixes, i coneixes el meu costat negre també, però l'Annalise veu l'altra cara que tinc. Reconec que em fa por que mai no arribi a entendre'm o a acceptar-me com tu. És una cosa que em fa esgarrifar. Però això no vol dir que ella no conegui l'altre cosat d'en Nathan, el costat bo. L'Annalise sempre ha sabut veure'l. Vull estar amb ella. Vull ser bo.
Sally Green (Half Wild (The Half Bad Trilogy, #2))
La locura se determina casi siempre cuando absolutamente se pierde la esperanza. La esperanza es una especie de alimento moral que mantiene al cerebro. Cuando este alimento falta, mueren las funciones regulares, lo mismo que toda la máquina del hombre se descompone y aniquila por el hambre. Figúrese usted que un padre cargado de familia ve a su mujer enferma, a sus hijos llorando de hambre, y en tan extraña situación no encuentra ni trabajo, ni quien le dé ya un peso, pierde absolutamente la esperanza de salir de esa situación. O se vuelve loco o se suicida... y no le dé usted vueltas, don Remigio, los que se suicidan son todos locos, por más muestras que den de estar en su cabal juicio, escribiendo cartas y haciendo disposiciones testamentarias, o almorzándose un buen rosbif y bebiéndose una botella de champaña antes de matarse.
Manuel Payno (Los bandidos de Río Frío)
Yeniden yalnız kaldığım zaman, öğrendiğim şeyleri gözden geçirdim, kalbimin içine bakarak duygularımı, düşüncelerimi inceledim. Sonra, bunların arasından, hayalin sınırsız, yolsuz-izsiz boşluklarına doğru kaçmış olanlarını disiplinin eliyle tutmaya, sağduyunun emin yuvasına kapatmaya çalıştım. Kendi kurduğum mahkemede önce Hâtıra ifade verdi, o geceden beri beslemekte olduğum umutları, dilekleri, duyguları –hatta son iki haftadır içinde bulunduğum ruh durumunu- anlattı. Sonra Mantık ortaya çıktı, her zamanki sakin haliyle, süslenip püslenmemiş, düpedüz bir hikâye anlattı: Benim Gerçeklere sırt çevirip Hülyalara kendimi kaptırmış olduğumu da belirtti. Sonunda ben, kendi kendimin yargıcı olarak, şöyle hüküm verdim: Yeryüzünde Jane Eyre’den daha büyük bir sersem yaşamamış, kendini tatlı yalanlarla kandırıp şerbetmiş gibi zehir yutan bu derece şahane bir budala asla görülmemiştir!
Charlotte Brontë
What the hell, Kyle? How many damn times have you snuck out of the house?” Kyle’s laugh filled the small car. “Don’t ask questions you don’t want the answers to. Now tell me more about this drug den.” Kyle cranked the heat up to full blast to counter the night wind as they drove. “Well, it was scary at eight-thirty in the morning, so at ten o’clock at night, we should crap our pants.” “Ah, good times. This should be fun,” Kyle said with a smile.
Debra Anastasia (Poughkeepsie (Poughkeepsie Brotherhood, #1))
No, no ho ets. És el teu cos, no tu. La teva esència no té res a veure amb el bruixots negres. Portes alguns gens d'en Marcus, i alguns de la Saba. Però això és físic. I la part física, els gens, el do, no és el que et converteix en un bruixot negre. Creu-me. Él la manera com penses i com actues el que fa que siguis com ets. No ets dolent, Nathan. En tu no hi ha res dolent. Tindràs un do poderós, això ho veiem tots, però depèn de com l'utilitzis seràs bo o dolent.
Sally Green
O holy and blessed dame, the perpetuall comfort of humane kind, who by thy bounty and grace nourishest all the world, and hearest a great affection to the adversities of the miserable, as a loving mother thou takest no rest, neither art thou idle at any time in giving thy benefits, and succoring all men, as well on land as sea; thou art she that puttest away all stormes and dangers from mans life by thy right hand, whereby likewise thou restrainest the fatall dispositions, appeasest the great tempests of fortune and keepest backe the course of the stars: the gods supernall doe honour thee: the gods infernall have thee in reverence: thou environest all the world, thou givest light to the Sunne, thou governest the world, thou treadest downe the power of hell: By thy meane the times returne, the Planets rejoyce, the Elements serve: at thy commandment the winds do blow, the clouds increase, the seeds prosper, and the fruits prevaile, the birds of the aire, the beasts of the hill, the serpents of the den, and the fishes of the sea, do tremble at thy majesty, but my spirit is not able to give thee sufficient praise, my patrimonie is unable to satisfie thy sacrifice, my voice hath no power to utter that which I thinke, no if I had a thousand mouths and so many tongues: Howbeit as a good religious person, and according to my estate, I will alwaies keepe thee in remembrance and close thee within my breast.
Apuleius (The Golden Asse)
Abartmıyorum, dünyanın hiçbir yerinde İzmir'deki gibi güzel batmaz güneş... Alt tarafı 8-9 saat sonra geri gelecek olmasına rağmen, gitmek istemez adeta İzmir'den... Tren garlarındaki duygusal vedalaşmalar gibi ağırdan alır. Ve, o veda anı, rakının dibine vurma mekanıdır. O nedenle, "rakıyı alkol zannedip" Mustafa Kemal'e "sarhoş" diyenlere güleriz biz İzmirliler... "Allah'ın geri zekalıları, adam sarhoş kafayla kurmuş memleketi, siz ayık kafayla batırıyorsunuz!" deriz. Sayfa:261
Yılmaz Özdil
Selam o ruha, bizi birleştirebilen! Gerçek hayatımız simgededir ancak. Yürür saatler küçük adımlar atarak asıl bizim olan güne eşlik ederken. Biz, nerde olduğumuzu bilmeyenler, gerçek bağlantılar kurarız kendimize. Antenleri aranır durur antenler, boş uzaklığın getirdiyse... saf gerginlik. Ey güçlerin musikisi! Bütün tedirginliklere karşı sizi sıradan işler değil mi koruyanlar ? Ne denli çalışıp didinse de köylü, erişemez tohumun yaza dönüştüğü derinliklere. Topraktandır armağanlar.
Rainer Maria Rilke (Seçilmiş Şiirler & Duino Ağıtları)
Tanrı dertleri, acıları görüyor ve her şeye karşın O yardım edebilir. İçimdeki Tanrı inancı çok sağlam -kafamda uydurduğum bir şey değil, temelsiz, geçici bir inanç değil- doğru olan, gerçek olan şu ki, yaşayan bir Tanrı var; O ana babamızdan yana, gözleri bizim de üstümüzde ve eminim ki yaşamımızı O planlıyor ve biz aslında tam anlamıyla kendi kendimize ait değiliz -ve bu Tanrı, İncilimiz'de okuduğumuz, sözleri ve yaptıkları yüreklerimizin en derinlerinde yaşayan İsa Peygamber'den başkası değil.
Vincent van Gogh (The Letters of Vincent van Gogh)
İnsan sadece yalnız olabildiği sürece bütünüyle kendisi olur. Demek ki, yalnızlığı sevmeyen özgürlüğü de sevmez; çünkü insan ancak yalnız olduğunda özgürdür. Zorlama, her toplumun ayrılmaz arkadaşıdır ve her toplum, insanın kendi bireyselliği ne denli önemliyse o denli ağır gelen fedakarlıklar ister. Buna göre, herkes kendi benliğinin değeriyle orantılı olarak yalnızlığa lanet edecek, ona katlanacak ya da onu sevecektir. Çünkü yalnızlık içinde, zavallı kişi tüm zavallılığını, büyük zihin tüm büyüklüğünü duyumsar, kısacası herkes kendini olduğu gibi duyumsar.
Arthur Schopenhauer (The Wisdom of Life)
Bize o kötülük günlerinin bittiğini söyleyenler; bir daha asla Simon bar Kohba [Roma’ya isyan eden Yahudilerin başı], Muhammed, Leiden’li John [Hollandalı anabaptist lider] gibilerini görmeyeceğimizi, dinî savaşın ateşinin tamamen söndüğünü söyleyenler, bence insan doğasına fazla teveccüh gösteriyorlar. Aynı zehir varolmaya devam ediyor ve salgın, çok açıkça görülmese de, dünyaya bulaşacak derecede zaman zaman patlıyor: Kendi dönemimizde de Cévennes’in [kısmî] Peygamberleri’nin kendi mezheplerinin tanrıları adına öldürdüğünü görmedik mi? (Önsöz - Voltaire'den Prusya Kralı'na, 1742)
Voltaire (Le Fanatisme Ou Mahomet Le Prophète: Tragédie)
başkaları gibi yaşamasını bilmeyenler, başkalarını taklit etmeliydi. onlar da ellerinden geleni yapıyorlardı: deniz kıyısında bir kahveye oturuyorlar, ah ne kadar güzel! diyorlardı. deniz havası bize iyi geldi, diyorlardı. önlerinden takalar geçiyordu: ne sıcak renklere boyanmış tekneler! diyorlardı; o renkleri rengi hangi ressam yan yana getirmeye cesaret edebilir? ( bunları nursel hanımdan öğrenmişlerdi.) sağlam deniz havasını içlerine çekiyorlardı; insanın temiz havaya ihtiyacı var, diyorlardı. ( bunu da bilge'den öğrenmişlerdi.)" Bütün bu temiz havaya rağmen, gece iyi uyuyamıyorlardı.
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar
sen, hepiniz çirkin bir balıkçının oltasına yakalanmışsınız. balıkçının ayaklarının dibindeki kovanın içinde yaşamak için çırpınıp duruyorsunuz. dünyayı o kova, yaşamayı ölmemek sanıyorsunuz. özgürlüğünüz o kovanın hacmi, ömrünüz gün bitip balıkçı eve dönene kadar. dışarıda koskoca bir dünya var. zıplasan, çıksan göreceksin. ölürüm diyorsun, den,ze kadar gidemem diyorsun. gitme, öl, ne çıkar. kovanın içinde senin gibi onlarca korkakla yaşayacağına, hiç değilse cesur ve özgür olarak ölürsün. ama sen o kovadan atlayamayacak kadar korkaksın numan. sen, senin için tüm hayatını vermeye hazır bir pelikanı sevemeyecek kadar korkaksın.
Sinan Sülün
Türk Sanat Müziği, herkesi mağrurlaştırmış, olgunlaştırmıştı. Sanki o birbirinin kuyusunu kazan müdürler, Iphone 4S almak için para biriktiren çalışanlar, birbirlerinin arkasından konuşan stajyerler, küçük hesap adamları gitmiş, yerine Münir Nurettinler, Tatyos Efendiler, Tamburi Haham Moşe Efendiler gelmişti. Sanki bu insanlar eve gidip, televizyon karşısında dizi izlemiyorlar, Torrent’den film indirmiyorlar da petunyaları suluyor, kumrulara bi kap su bırakıyorlardı. Adeta yanacağını bile bile ateşe uçan pervanelerdi bunlar! Sadece ellerinde rakı var ve musiki dinliyorlar diye bu ne mağrurluktu, bu ne vecd içinde kendinden geçmeydi böyle?
Anonymous
Mi amiga Kira siempre decía que la vida es como un videojuego difícil y con unas mecánicas terriblemente injustas.. Cuando naces, te dan un personaje generado al azar con un nombre, una raza, una cara y una clase social también arbitrarios. Tu cuerpo es tu avatar y aparece en una ubicación geográfica fortuita, en un momento cualquiera de la historia de la humanidad y rodeado por un grupo aleatorio de personas, elementos con los que tienes que intentar sobrevivir tanto como puedas. Hay momentos en los que el juego puede llegar a parecer fácil. Divertido incluso. Pero otros, es tan complicado que puede que te den ganas de abandonar y dejar de jugar. Por desgracia, se trata de un juego en el que solo tienes una vida. Cuando tu cuerpo tiene hambre, sed, se enferma, resulta herido o envejece, tu barra de vida empieza a bajar hasta que se vacía y pierdes la partida. Algunos juegan durante cien años sin llegar a darse cuenta siquiera de que se trata de un juego o de que hay una manera de ganarlo. Para ganar el videojuego de tu vida solo tienes que intentar hacer que la experiencia de estar obligado a jugarlo sea lo más placentera posible para ti y para el resto de los jugadores con los que te encuentres en tus aventuras. Kira dice que si todo el mundo jugase así, el juego sería mucho más divertido para todos. Almanaque de Anorak, capítulo 77, versículos 11-20
Ernest Cline (Ready Player Two)
Beneath the table, Ryder releases my hand and lays it open in my lap, palm up. And then I feel him tracing letters on my palm with his fingertip. I. L. O. V. E. Y.O.U. I can’t help myself--I shiver. I shiver a lot when Ryder’s around, it turns out. He seems to have that effect on me. “Are you cold, Jemma?” Laura Grace asks me. “Ryder, go get her a sweatshirt or something. You two are done eating, anyway. Go on. Take her into the living room and light the fire.” “Nah, I’m fine,” I say, just because I know the old Jemma would have argued. “Well, go work on your project, then. It’s warmer in the den.” “My room’s like an oven,” Ryder deadpans, and I have to stifle a laugh, pretending to cough instead.
Kristi Cook (Magnolia (Magnolia Branch, #1))
9. LA EPIDEMIA Una nueva epidemia afecta a uno de cada 100.000 ciudadanos de nuestro país. Se dispone de un test muy rápido y barato que tiene una fiabilidad del 99,99% y todos los ciudadanos están obligados a pasarlo. Aquellos que den positivo, tendrán que tomarse una píldora. El test devuelve un resultado positivo o negativo según si la persona está infectada o no, con una fiabilidad del 99,99% lo que significa que en el 99,99% de las veces que se pasa el test el resultado coincide con la realidad y por lo tanto en un 0,01% de los casos se equivoca y da un resultado contrario a la realidad. Sabiendo esto, una persona que ha dado positivo en el test, ¿qué probabilidad tiene de estar realmente infectada?
M.S. Collins (75 fantásticos acertijos de lógica: Explicación y respuesta con un solo click (Spanish Edition))
Bana iyi olduğumun söylenmesine bayılıyorum. Neden mi ? Kesinlikle, beni iyi olduğuma ikna ettiğinden filan değil. Beni, bir başka insanı benim iyi iş çıkardığımı düşündürtecek kadar etkileyebilmiş olduğuma ikna eder de ondan. O insan için ben hakikaten iyiyimdir. Bu gerçekten de harikadır; zeka düzeyiniz doğuştan bellidir, sizin elinizde değildir, hem korkunç ve iğrenç insanların da son derece parlak zekaları olabilir; ya da yakışıklı olabilirler, den den; sağlıklı; den den; müzikal yetenek, den den; yazarlık kabiliyeti, den den; ne varsa her şey, den den. Oysa iyi olma, bir başkasını mutlu edebilme kapasitesi tamamen sizin yarattığınız, yaratılması son derece güç ve fakat bir o kadar da tatmin edicidir.
Isaac Asimov (It's Been a Good Life)
Ahora, imagíne­se lo que es la realidad de los seres humanos, con sus com­plicaciones y recovecos, contradicciones y además cambian­tes. Porque cambia a cada instante que pasa, y lo que éra­mos hace un momento no lo somos más. ¿Somos, acaso, siempre la misma persona? ¿Tenemos, acaso, siempre los mismos sentimientos? Se puede querer a alguien y de pronto desestimarlo y hasta detestarlo. Y si cuando lo desestima­mos cometemos el error de decírselo, eso es una verdad, pero una verdad momentánea, que no será más verdad den­tro de una hora o al otro día, o en otras circunstancias. Y en cambio el ser a quien se la decimos creerá que ésa es la verdad, la verdad para siempre y desde siempre. Y se hundi­rá en la desesperación.
Ernesto Sabato
Kırk üç bin köyümüz var; birkaç yüz kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın; Hadımköy'den öteye Trakya'ya gidin. Birkaç kombinenin dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak. bir yığın yarı münevver hayatı kaplıyacak... O zaman ne olacak? Kriz...
Ahmet Hamdi Tanpınar (Huzur)
Așa și cu greul din viață. În primele clipe, când afli vestea cea rea, totul pare fără ieșire. Crezi că o să mori de durere și de neputință. Dar nu mori, nu, omul duce enorm de multe, mult mai multe decât își poate imagina vreodată. Chiar și când nu mai poți, tot mai poți un pic. Trebuie doar să stai pe loc și să aștepți să te obișnuiești cu durerea. Apoi, încet-încet, de cele mai multe ori, afli că negrul nu e atât de dens. Începi să vezi nuanțele de gri, raza mică de lumină. O prinzi și trăiești mai departe încă o vreme, până când te lovește următorul întuneric, și iar plângi cu disperare, iar aștepți să te obișnuiești cu durerea, iar cauți raza de speranță, iar tragi soarele pe strada ta. Și tot așa, iar la final, se cheamă c-ai trăit cu-adevărat, c-ai luptat pentru tot ceea ce ți s-a întâmplat bun.
Ioana Chicet-Macoveiciuc (Miercuri, respiram)
Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka türdenim ben. Bütün gün çalıştıktan sonra bürolardan çıkıyor, evlere ve meydanlara neşeyle bakıp, bu kentin, kendi kentleri olduğunu, bir 'güzel burjuva kenti' niteliği taşıdığını düşünüyorlar. Korkmuyorlar; kendi yurtlarında olduklarını duyuyorlar. Musluklardan akan evcil kent suyundan, düğme çevrilince ampullerden yayılan ışıktan, dayanaklarla desteklenmiş melez ağaçlardan başka şey bilmezler. Her şeyin bir mekanizmaya uyarak ortaya çıktığını, dünyanın belli ve değişmez yasalara göre işlediğini günde yüz kere görürler: Boşlukta, bütün nesneler aynı hızla düşer; park yazın her gün saat altıda, kışın da dörtte kapanır; kurşun 335 derecede erir; son tramvay Hotel de Ville'den on biri beş geçe kalkar. Durgun, biraz asık suratlı kimselerdir. Yarın'ı, yani bugünün bir tekrarını düşünürler; kentlerde her sabah yeniden orataya çıkan tek bir gün vardır. Pazarları, bu tek günü az buçuk süslerler. Avanaklar! Güven dolu, kalın suratlarını göreceğimi düşündükçe tiksinti kaplıyor içimi. Yasalar yaparlar, bayağı romanlar yazarlar, çocuk yapma budalalığına düşmekten kurtulamazlar. Ama o koskoca, ne idüğü belirsiz doğa, kentlerine girmiş, her tarafa, evlerine, bürolarına, kendilerine bile sızmıştır. Doğa kıpırdamaz, olduğu gibi durur; onlar, içleri dolduğu, doğayı soludukları halde farkında değillerdir. Kentin dışında, yirmi kilometre uzakta olduğunu sanırlar doğanın. Onu görüyorum ben,bu doğayı görüyorum. Baş eğişinin tembellikten geldiğini biliyorum; yasaları olmadığını da biliyorum, onun düzenliliği sandıkları şey...Doğanın alışkanlıkları var yalnız, yarın değiştirebilir onları.
Jean-Paul Sartre (Nausea)
You, my dear, do not know how to have fun." "I do, too!" "You do not. You are as bad as Lucien. And do you know something? I think it's time someone showed you how to have fun. Namely, me. You can worry all you like about our situation tomorrow, but tonight ... tonight I'm going to make you laugh so hard that you'll forget all about how afraid of me you are." "I am not afraid of you!" "You are." And with that, he pushed his chair back, stalked around the table, and in a single easy movement, swept her right out of her chair and into his arms. "Gareth!  Put me down!" He only laughed, easily carrying her toward the bed. "Gareth, I am a grown woman!" "You are a grown woman who behaves in a manner far too old for her years," he countered, still striding toward the bed. "As the wife of a Den member, that just will not do." "Gareth, I don't want — I mean, I'm not ready for that!" "That? Who said anything about that?"  He tossed her lightly onto the bed. "Oh, no, my dear Juliet. I'm not going to do that —" She tried to scoot away. "Then what are you going to do?" "Why, I'm going to wipe that sadness out of your eyes if only for tonight. I'm going to make you forget your troubles, forget your fears, forget everything but me. And you know how I'm going to do that, O dearest wife?"  He grabbed a fistful of her petticoats as she tried to escape. "I'm going to tickle you until you giggle ... until you laugh ... until you're hooting so loudly that all of London hears you!" He fell upon the bed like a swooping hawk, and Juliet let out a helpless shriek as his fingers found her ribs and began tickling her madly. "Stop!  We just ate!  You'll make me sick!" "What's this? Your husband makes you sick?" "No, it's just that — aaaoooooo!" He tickled her harder. She flailed and giggled and cried out, embarrassed about each loud shriek but helpless to prevent them. He was laughing as hard as she. Catching one thrashing leg, he unlaced her boot and deftly removed it. She yelped as his fingers found the sensitive instep, and she kicked out reflexively. He neatly ducked just in time to avoid having his nose broken, catching her by the ankle and tickling her toes, her soles, her arch through her stockings. "Stop, Gareth!"  She was laughing so hard, tears were streaming from her eyes. "Stop it, damn it!" Thank goodness Charlotte, worn out by her earlier tantrum, was such a sound sleeper! The tickling continued. Juliet kicked and fought, her struggles tossing the heavy, ruffled petticoats and skirts of her lovely blue gown halfway up her thigh to reveal a long, slender calf sheathed in silk. She saw his gaze taking it all in, even as he made a grab for her other foot. "No!  Gareth, I shall lose my supper if you keep this up, I swear it I will — oooahhhhh!" He seized her other ankle, yanked off the remaining boot, and began torturing that foot as well, until Juliet was writhing and shrieking on the bed in a fit of laughter. The tears streamed down her cheeks, and her stomach ached with the force of her mirth. And when, at last, he let up and she lay exhausted across the bed in a twisted tangle of skirts, petticoats, and chemise, her chest heaving and her hair in a hopeless tumbled-down flood of silken mahogany beneath her head, she looked up to see him grinning down at her, his own hair hanging over his brow in tousled, seductive disarray.
Danelle Harmon (The Wild One (The de Montforte Brothers, #1))
A natureza observadora e emocionalmente determinada do espírito lunar é designada em alemão pelas palavras pertencentes à raiz Sinn, que significa meditar, ter em mente, ponderar, considerar e ser contemplativo; e também contemplação, inclinação mental, assim, como sentidos e sensual; por último, mas não menos importante, o Eigen-Sinn (vontade própria, obstinação) que os homens em geral atribuem às mulheres. A consciência matriarcal age através da circum-ambulação e da meditação. Falta-lhe o propósito do pensamento dirigido, da conclusão lógica e do juízo. Sua Ação característica é um movimento em torno de um círculo, uma contemplação (Betrachtung, uma vez interpretada por Jung como trachtigmachen, engravidar) . Não tem o objetivo direto da consciência masculina, nem o fio aguçado de sua análise. Interessa-se mais pelo significativo do que por fatos e datas, e é orientada teleologicamente mais ao crescimento orgânico do que à causalidade mecânica ou lógica. Uma vez que o processo de cognição nessa “consciência lunar“ é uma gravidez e seu produto um nascimento, um processo em que toda a personalidade participa, seu “conhecimento “não pode ser partilhado, relatado ou provado. É uma posse interior, realizada e assimilada pela personalidade, mas não facilmente discutida, porque a experiência interna que está por trás dela não se presta a uma exploração verbal adequada, e dificilmente pode ser transmitida a alguém que não tenha passado pela mesma experiência. Por essa razão, uma consciência masculina pura e simples considera o “conhecimento” da consciência matriarcal não verificável, caprichoso e místico por excelência. Esse é, de fato, no sentido positivo, o cerne da questão. É a mesma espécie de conhecimento revelado nos mistérios e no misticismo. Consiste não de verdades partilhadas mas de transformações experimentadas, portanto necessariamente só tem validade para as pessoas que passaram pela mesma experiência. Para estas, o conselho de Goethe ainda vale: Sagt es niemand, nur den Weisen, Weil die Menge gleich verhohnet (Não conte a ninguém, apenas aos sábios, porque a multidão não tarda em zombar) Isto quer dizer que as percepções de consciência matriarcal são condicionadas pela personalidade que as realiza. Não são abstratas nem desemocionalizadas, pois a consciência matriarcal conserva o vínculo com o reino do inconsciente do qual seu conhecimento brota. Suas descobertas interiores, estão, em conseqüência, em oposição direta às da consciência masculina, que consiste idealmente de conteúdos conscientes abstratos, livres de emocionalismo e possuidores de uma validade universal não afetada por fatores pessoais.
Erich Neumann (The Fear of the Feminine and Other Essays on Feminine Psychology)
Nejsou-li řeči doktora Vlacha zrovna osobní, dají se docela dobře poslouchat. Vypravuje velmi živě, dovede napodobovat způsob řeči lidí, o nichž vykládá, a přitom se obyčejně tak upřímně rozhorluje, že je to zábavné. Stmívalo se čím dále tím více a v přestávkách mezi řečí občas zazářil ohníček doktorovy cigarety. Bývaly doby, řečnil, kdy člověk, který šil boty, říkal si švec. A nejen že si to říkal, měl to také napsáno na vývěsním štítu, kde vedle obrázku vysoké dámské šněrovací boty bylo napsáno třeba: Alois Krátký, švec. A ten pan Krátký, mistr ševcovský, sedával večer u piva a vedl takovéhle řeči: "Milej zlatej, když já vám ušiju nový boty, můžete v nich jít pěšky na pouť na Svatou horu a zase zpátky za jedinej den, a až se vrátíte, tak nebudete línej a přijdete mi poděkovat, i kdyby to bylo v deset hodin večer. Takový já šiju boty." Jak víte, povídal dále doktor Vlach, ševci vymřeli. Nestalo se to tím, že by na ně přišla nějaká nemoc nebo že je zničila Baťova továrna. Přišla horší pohroma. V příští generaci se z nějakých naprosto nepochopitelných důvodů začal švec stydět za to, že je ševcem, truhlář, že je truhlářem, zámečník, že je zámečníkem. Syn mistra Krátkého pracuje na tátově verpánku v témže kumbálku, ale na firmě má napsáno: výroba obuvi. Já vím, rozčiloval se doktor, že kdyby jeho táta vstal z mrtvých, že by vlastnoručně tu firmu sundal a řekl by synovi: "Tak ty se stydíš za tátovo řemeslo? Copak ty jsi nějaká výroba obuvi? Ty jsi švec! Vždyť je to učiněná hrůza. Člověk kouká po firmách a vůbec to nepoznává. A co ten Volek naproti? Ten se také nějak zmohl. Má tam napsáno: tovární sklad nábytku. On má továrnu?" Syn by shovívavě vysvětloval, že Volek nemá továrnu, že je to jen taková reklama, víš? "Reklama?" vybuchl by starý pán, "u mne to není reklama, u mne je to lež, klamání lidí a jalová pejcha. Reklama je u mne poctivě udělaná bota nebo jarmara." Doktor Vlach povídal, že toho starého pána by to rozčilovalo, ale my že už jsme na to zvyklí. Přečteme firmu a hned si ji v duchu přeložíme do prosté mluvy obecné. Pánský módní salón, to je přece krejčí, návrhy, dekorace, interiéry, to je malíř pokojů, výroba železných konstrukcí, to je malý zámečník s jedním učněm, protože kdyby to byli dva takoví, tak už to budou spojené strojírny nebo tak nějak. Továrna dehtových výrobků, nad tím už byste zaváhali. Jen se nedejte zmásti, to je náš starý známý mistr pokrývač, a dehtové výrobky, které potřebuje, si z některé továrny pěkně kupuje. Já ho náhodou znám. Skutečnost, že dnešní řemeslníci se většinou za své řemeslo stydí, je zastíněna tím, jak se stydí dnešní výrobky za své původce. Předměty jsou tu jen proto, aby za ně byla zaplacena příslušná cena, ale zatvrzele odmítají sloužit svému účelu. A neříkejte mi, povídal doktor Vlach, že vidím příliš černě. Že ještě dnes jsou řemeslníci, kteří dělají dobré a poctivé věci, že lze ještě dostat například nábytek provedený tak, že se srdce směje, nábytek, jehož skříně se kupodivu otvírají, aniž je nutno jimi lomcovat, v jehož knihovně se skla posunují lehce, nábytek, který si tyto své vlastnosti udrží dlouhou řadu let. Mám z toho radost, ale většině lidí je to málo platné. Myslím tu převážnou většinu, pro kterou 50 000 korun reprezentuje asi tak celoživotní úspory a ne nábytek do jednoho pokoje. Tito lidé se většinou smířili se svým životním standardem, ale je pochopitelné, že trvají na tom, aby se i jejich skříně otvíraly, skla v knihovně posunovala a aby nedocházelo k paradoxu, který by je nutil, aby proto, že nejsou bohati, musili kupovat každé tři roky nový nábytek.
Zdeněk Jirotka
Tarih boyunca Paris görkemliliği ile herkesin dikkatini çekmiştir. Pacsal'ı, Régniers'i, Corneille'i Descartes'i, Jean Jacques'i, Voltaire'i, Molier'i, Montesquieu'ı ile insanlık hayatına damgasını vuran bir şehirdir. Sanatçısı ile sanatıile bir örnek şehirdir Paris. Paris diğer şehirlerle nasıl kıyaslanamazsa kenar mahallelerinde yaşayan sokak çocukları da o denli kıyaslanamaz. Tehlikelerden korkmayan bu çocuklar iç çamaşırı kullanmazlar. Ayrıca ayaklarında ayakkabı, üstlerinde palto yoktur. Külhanbeyi gibi dolaşırlar. Arkadaşları meyhaneciler, sarhoşlar ve hırsızlardır. Paris'in çocukları annelik kavramını bilmez. Yatacak yeri yoktur. Yatakları kaldırımlar, yorganları gökyüzüdür. Bütün suçlarına rağmen Paris'in çocukları on üç yaşına kadar suçsuzdurlar. On üç yaşına kadar ellerinden tutulduğunda diğerleri gibi birer dürüst vatandaş olurlar. Paris halkı özellikle kenar mahallelerinde kendini gösterir.Gerçek Parisli oradadır.
Victor Hugo (Jean Valjean - Les Misérables - V (Les Misérables, #5))
Las cualidades de la juventud y las cualidades de la vejez son las mismas cualidades, pero el efecto que producen es muy distinto. Mire, la realidad es que las cualidades de la juventud no se le toman a mal a la juventud, pero las cualidades de la vejez se le toman a mal a la vejez. Un joven puede mentir sin que se rompa por ello la crisma, pero un aciano que miente se rompe la crisma. A un joven no lo condenan para la eternidad, pero a un viejo se le condena para la eternidad. Un joven que bizquea puede hacer un efecto divertido; una persona vieja bizca produce un efecto repelente. En el caso de un joven, se dice que aún hay esperanza de que un día no bizquee. En el caso de las personas viejas que bizquean no existe ninguna esperanza de que un día no bizqueen. No. No hay posibilidad. Un joven con un pie torcido suscita nuestra compasión, no nuestro asco; un viejo con un pie torcido, sin embargo, solo suscita nuestro asco. Un joven que tiene las orejas de soplillo nos hace reír, un viejo con orejas de soplillo nos sume en el desconcierto y pensamos: qué feo es este hombre que, durante toda su vida, ha tenido esas feas orejas de soplillo. Un joven en una silla de ruedas produce en nosotros emoción. Un viejo en una silla de ruedas nos precipita en la desesperanza. Un joven sin dientes puede parecernos más o menos interesante. Un viejo sin dientes, sin embargo, nos da náuseas, nos hace vomitar. La juventud le lleva siempre ventaja a la vejez, y puede hacer y dejar de hacer lo que quiera. Su estupidez no nos repele, su desvergüenza nos resulta soportable. La vejez, sin embargo, no puede permitirse la estupidez sin que le den en la cabeza y la desvergüenza de la vejez es al fin y al cabo, como sabemos, lo más abominable que existe. De un joven se dice: ¡sí, ya se le pasará! De un viejo, sin embargo, se dice: ¡ese no cambia! Realmente, sin embargo, las cualidades de la juventud y las cualidades de la vejez son las mismas cualidades.
Thomas Bernhard (Frost)
Ach, aus dieses Tales Gründen, Die der kalte Nebel drückt, Könnt ich doch den Ausgang finden, Ach wie fühlt ich mich beglückt! Dort erblick ich schöne Hügel, Ewig jung und ewig grün! Hätt ich Schwingen, hätt ich Flügel, Nach den Hügeln zög ich hin. Harmonien hör ich klingen, Töne süßer Himmelsruh, Und die leichten Winde bringen Mir der Düfte Balsam zu, Goldne Früchte seh ich glühen, Winkend zwischen dunkelm Laub, Und die Blumen, die dort blühen, Werden keines Winters Raub. Ach wie schön muß sich’s ergehen Dort im ew’gen Sonnenschein, Und die Luft auf jenen Höhen, O wie labend muß sie sein! Doch mir wehrt des Stromes Toben, Der ergrimmt dazwischen braust, Seine Wellen sind gehoben, Daß die Seele mir ergraust. Einen Nachen seh ich schwanken, Aber ach! der Fährmann fehlt. Frisch hinein und ohne Wanken! Seine Segel sind beseelt. Du mußt glauben, du mußt wagen, Denn die Götter leihn kein Pfand, Nur ein Wunder kann dich tragen In das schöne Wunderland.
Friedrich Schiller
Ben de olmak istemiştim. Hatta bundan başka bir şey istemedim. İşte hayatımın gizli temeli: Aralarında ilişki yok gibi görülen bütün çabalarımın altında aynı isteği buluyorum:varoluşu içimden atmak,anları yağlarından sıyırmak,bükmek, kurutmak, kendimi temizlemek, katılaştırmak, sonunda bir saksafon notasının kesin ve belirli sesini verebilmek. Bu bir kıssa konusu bile olabilir. Şöyle anlatabiliriz: Yanlış dünyaya gelmiş bir zavallı vardı. Öteki insanlar gibi, parkların, kahvelerin, ticaret kentlerinin dünyasında var olup gidiyor ve tabloların ardından Tintoretto'nun devlet adamları, Gozzoli'nin cesur Floransalarıyla; kitap sayfalarının ardında Fabrice del Dongo ve Julien Sorel ile gramofon plaklarının ardında kupkuru, uzun caz yakarışlarıyla birlikte, bambaşka dünyalarda yaşadığına kendini inandırmak istiyordu. İyice sersemlik ettikten sonra durumu kavradı; artık gözleri açılmıştı, bunda bir yanlışlık olduğunu anladı; aslında bir kahvede, bir bardak ılık biranın karşısındaydı. Oturduğu yerde ne yapacağını bilmeden kaldı; 'Ben bir budalayım,' diye düşündü. Tam bu sırada, varoluşun öbür yakasında, ancak uzaktan görülebilen ve yaklaşılamayan öteki dünyada, ufak bir melodi dans etmeye, şarkı söylemeye başladı. 'Benim gibi olmak, ölçüyle acı çekmek gerek.' Ses söylüyor: Some of these days You'll miss me honey Plağın burası çizilmiş olmalı, cızırdayıp duruyor. Ama insanın içini daraltan bir şey var. O da şu: İğnenin plak üzerinde öyle kısaca öksürmesi, melodiye hiç dokunmuyor. Melodi öyle uzakta ki! Bunu da anlıyorum, plak çizik olup eskiyebilir, şarkıcı kadın belki de ölmüştür, ben birazdan buradan ayrılıp trenime bineceğim. Ama bir şimdi'den öteki şimdi'ye düşen geçmişsiz ve geleceksiz varoluş ardında, her gün biraz daha ayrışan, pul pul dökülen ve ölüme doğru kayan şu seslerin ardında melodi, hiç değişmeden, sımsıkı ve genç bir halde acımasız bir tanık gibi duruyor. (...) Zenci kadın söylüyor. İnsan varoluşunu haklı çıkarabilir mi yani? Azıcık haklı çıkarabilir mi?
Jean-Paul Sartre
Bana bu eserde Muhammed’i, işlemeye mümkün olmadığı bir suça mahkum ettiğim söylenebilir. Kont Boulainvilliers, zamanında onu Hristiyan dünyasını cezalandırmaya gelen büyük bir adam olarak tanıtmış; Bay Sale de Kuran’ı İngilizce’ye çevirmiş ve onu bir Numa veya Theseus olarak anlatmıştı. Ben de biri, meşru hükümdar olur, barışçıl yasalar üretir ve insanların sesine kulak verirse -Numa veya Theseus gibi- saygı duyulması gerektiğini kabul ediyorum. Ama köyüne nifak sokan bir deve sürücüsünün; kendini zavallı Kureyş’ten biri olarak gösterip, Cebrail melek ile konuştuğunu söyleyip, cennete gittiğiyle böbürlenip, orada her sayfası mantığa mugayir anlamsız bir kitabı elde ettiğine; ve bu eyleme saygı duyulmasını temin etmek adına kılıcı ve alevi taşıması gerektiğine, babaları öldürüp kızlarına sahip olmaya ve fethettiği yerlere onun dini yahut ölüm arasında seçim vermesine, kimse hiçbir koşulda hak veriyor gibi davranmasın. Tabii o kişi bir Türk olarak doğmadıysa ve hurafe, içindeki doğanın ışığını tamamen söndürmediyse. (Önsöz - Voltaire'den Prusya Kralı'na, 1742)
Voltaire (Le Fanatisme Ou Mahomet Le Prophète: Tragédie)
...Fakat bir kez daha hissediyorum ki, bir ara vermeliyim, çünkü tek bir sözcüğün bile ne kadar çok anlama gelebileceğini, nasıl zıt yönlere çekilebileceğini fark edince korkuyorum. Şimdi, ilk kez bütünlük içinde bir şeyler anlatmaya kalktığımda, hareket halindeki yaşayan bir şeyi derli toplu bir halde saptamanın ne kadar zor olduğunu ancak fark ediyorum. Az önce ben, 7 haziran 1913 günü öğle saatlerinde bir fayton kiraladığımı yazdım. fakat bunda bile şimdiden bir belirsizlik var, çünkü üzerinden henüz 4 ay geçmiş olmasına rağmen ben epeydir o 7 haziran günündeki ben değilim artık, oysa hala o zamanki "bana" ait olan yazı masasının başında oturuyorum, o benin kalemiyle ve onun eliyle yazıyorum. O zamanki "ben"den, tam da bu olay nedeniyle tamamen koptum; artık ona dışarıdan, soğuk ve yabancı bir tavırla bakıyorum ve onu, hakkında pek çok esaslı şey bildiğim, ama yine de benim dışımda kalan bir yol arkadaşı, bir iş arkadaşı, bir dost olarak tasvir edebilirim. Bir zamanlarki "ben" olduğunu hiçbir şekilde hissetmeden onun hakkında konuşabilirim, onu eleştirebilirim veya yargılayabilirim.
Stefan Zweig (Olağanüstü Bir Gece)
...- bu hiçbir zaman sessizlik olmayan sessizlik çok çok büyüktü. Neredeyse görebiliyordu onu, zamanın ötesinden gelen, koskocaman sessizlik, yükseklerden aşağıya bakıyor, düşünceli düşünceli, kısacık tek bir hafta sonra çekip gidecek ve ondan sonraki hafta, yalnızlığın içinde hiçbir iz, hiçbir işaret bırakmayacak olan bu küçücük, bu gelip geçici insan topluluğunu izliyordu. Çünkü burası onun kendi memleketiydi, hiçbir zaman en küçük parçasına sahip olmamıştı ama onundu. Toprak sahibi olmak istememişti, sonunda toprağın başına gelecek felaketi açıkça gördükten sonra bile istememişti bunu, baltanın ve testerenin, kütükleri taşımak için yapılan tren yollarının, daha sonra da dinamitin ve traktör izlerininönünde vahşi toprakların yıldan tıla gerilediğini görmüş, gene de onlara sahip olmak istememişti, çünkü toprak kimsenin malı değildi. Herkese aitti; tek yapılacak şey onu iyi kullanmaktı, alçakgönüllülükle ve gururla. O zaman birden, neden hiç toprak sahibi olmak istemediğini, en azından insanların ilerleme dediği şeyin o kadarını durdurmak, en azından kendi ömrünün uzunluğu süresince toprağın kötü kaderine karşı koymak istemediğini anladı. Bunun nedeni, vahşi toprakların tam yeteri kadar olmasıydı. İkisini - kendini ve vahşi topreaklar- yaşıt gibi görüyordu- ilk soluğunu aldığı zamana göre ormanla kendi çağdaş değillerdi ama, avcı olarak, orman insanı olarak geçirdiği süre içinde ormanın yaşı kendine verilmişti, ve o da bunu, o yaşlı Binbaşı de Spain'den ve ona avlanmayı öğreten o yaşlı Sam Fathers'tan alıp, seve seve, alçakgönüllülükle, sevinçle ve gururla kabul etmişti: ormanla ikisinin ömrü aynı zamanda sona ermekteydi, gittikleri yer bir unutulma, bir hiçlik değildi, zaman ve mekandan bağımsız bir boyuttu; oradadelirmiş eski dünya adamları mermilere dönüştürsün diye pamuk ekmek için bozulup matematiksel karelere bölünmüş ağaçsız topraklarda bir kez daha her ikisi için bol bol yer bulunacaktı- bir süre tanıyıp sevdiği, kendilerinden biraz daha fazla yaşadığı eski insanların adları, yüzleri gene balta girmemiş yüksek ağaçların, göze bile geçit vermeyen sık çalılıkların arasında dolaşacak, ölümsüz avlar, yorgunluk bilmeyen köpeklerin yaygarasının önünde sonsuza dek koşacak, sessiz tüfeklerle vurulup düşecek, sonra Zümrüdüanka gibi gene kalkacaklardı.
William Faulkner (Go Down, Moses)
Safa Önal “Paranın herşeyden önemli olduğu bir dönem yaşıyoruz. Herşeyin bir ruhu vardır. Şehirlerin de ruhu olduğuna inanırım. Değişimle o şehrin ruhu da yavaş yavaş ortadan kalkıyorsa, yabancılaşıyorsa hatta taşralaşıyorsa ortaya çıkan ‘yeni’den çok fazla birşey beklemek anlamsız oluyor.” “İstanbul’un her yerinde film çektim. İstanbul benim için başka bir medeniyet, başka bir güzelliktir.” “Bu kent kendi kimliğine nasıl bu kadar yabancılaştırır?” “Değişen birşeyler var. Bu değişim yavaş yavaş olduğundan biz birden bire bir şoka girmiyoruz. Değişimin sanki bir paraşütü var. Birden bire düşmüyorsunuz, yavaş yavaş iniyorsunuz. Değişim her yerde var ama bu kent kendi kimliğine kendini nasıl bu kadar yabancılaştırır bilemiyorum.” “O zamanın komşulukları yamandı. Okuldan döndüğünüzde evinizde kimse yoksa, komşunuz sizi çağırır, elinizi yüzünüzü siler, önünüze bir tabak yemek koyardı. Evde olmayanların yokluğunu kapatmak anlamında önemli bir davranıştı bu...” “Son derece tatsız ve eğitimsiz bir toplum oluyoruz. Eğitimden kastım okul meselesi değildir. Hayata karşı başka insanlara karşı kendi görevini, haddini anlayışını sunması gereken insanlık bence bu şehirde artık ölmüştür.” “O zamanlar işhanları sinema haline getirilirdi. Bugün sinemalar alışveriş merkezlerine dönüştürülüyor.
Remzi Gökdağ (Sevgili İstanbul)
O lieb', solang du lieben kannst! O lieb', solang du lieben kannst! O lieb', solang du lieben magst! Die Stunde kommt, die Stunde kommt, Wo du an Gräbern stehst und klagst! Und sorge, daß dein Herze glüht Und Liebe hegt und Liebe trägt, Solang ihm noch ein ander Herz In Liebe warm entgegenschlägt! Und wer dir seine Brust erschließt, O tu ihm, was du kannst, zulieb'! Und mach' ihm jede Stunde froh, Und mach ihm keine Stunde trüb! Und hüte deine Zunge wohl, Bald ist ein böses Wort gesagt! O Gott, es war nicht bös gemeint, - Der andre aber geht und klagt. O lieb', solang du lieben kannst! O lieb', solang du lieben magst! Die Stunde kommt, die Stunde kommt, Wo du an Gräbern stehst und klagst! Dann kniest du nieder an der Gruft Und birgst die Augen, trüb und naß, - Sie sehn den andern nimmermehr - Ins lange, feuchte Kirchhofsgras. Und sprichst: O schau' auf mich herab, Der hier an deinem Grabe weint! Vergib, daß ich gekränkt dich hab'! O Gott, es war nicht bös gemeint! Er aber sieht und hört dich nicht, Kommt nicht, daß du ihn froh umfängst; Der Mund, der oft dich küßte, spricht Nie wieder: Ich vergab dir längst! Er tat's, vergab dir lange schon, Doch manche heiße Träne fiel Um dich und um dein herbes Wort - Doch still - er ruht, er ist am Ziel! O lieb', solang du lieben kannst! O lieb', solang du lieben magst! Die Stunde kommt, die Stunde kommt, Wo du an Gräbern stehst und klagst!
Ferdinand Freiligrath
Lord Gareth?" He froze. It was she, staring out at him with an expression of astounded disbelief on her lovely face. Gareth was caught totally unprepared. He knew he must look like an arse because he certainly felt like one. But the comic ridiculousness of the situation suddenly hit him, and his lips began twitching uncontrollably. He gazed up at her with perfect innocence. "Hello, Juliet." A chorus of out-of-tune voices came up from below. "Romeo, O Romeo, wherefore art thou, Romeo?" Gareth flung his crop down at their heads. Cokeham let out a yelp, then fell to laughing. The girl's smooth, high brow pleated in a frown as she took in the scene. Perry down there with the horses. The other Den of Debauchery members all gathered below, beaming stupidly up at her. And Gareth, grinning, sprawled full-length along a tree branch just outside her window. "Just what on earth are you doing, Lord Gareth?" The way she said it made his cheeks warm with embarrassment. So he was a pillock. Who cared? Instead, he gave her his most devastating grin and said with cheerful earnestness, "Why, I have come to rescue you, of course." "Rescue me?" "Surely you didn't think I'd allow Lucien to banish you into obscurity, now, did you?" "Well, I —  The duke didn't ban—"  She gave a disbelieving little laugh and leaned out the window, grasping the blanket tightly at her breasts. Her hair, caught in a long, dark braid, swung tantalizingly out over her bosom. "Really, Lord Gareth. This is ... highly irregular!" "Yes, but the hour is late, and as it took me all day to find you, I was feeling rather impatient. I do hope you'll forgive me for resorting to such desperate measures. May I come in and talk?" "Of course not! I — I cannot have a man in my bedroom!" "Why not, my sweet?" He pushed aside a small, leafy twig in order to see her better and grinned cajolingly up at her. "I had you in mine." She shook her head, torn between what she wanted to do — and what she ought to do. "Really, Lord Gareth ... your brother will never approve of this. You should go home. After all, you're the son of a duke and I'm just a — " " — beautiful young woman with nowhere else to go. A beautiful young woman who should be a part of my family. Now, do collect Charlotte and your things, Miss Paige — I fear we must make haste, if we are to marry before Lucien catches up to us." "Marry?!" she cried, forgetting to whisper. He gazed at her in blank, perfect innocence. "Well, yes, of course," he said, clinging to the branch as it dropped another few inches. "Surely you don't think I'd be hanging out of a tree for anything less, do you?" "But —" "Come now."  He smiled disarmingly. "Surely, you must see there is really no other option for you. And I won't have my niece growing up without a father. What kind of a man do you think I am? Now, gather up Charlotte and get your things, my dear Miss Paige, and come outside. I am growing most uncomfortable." Juliet
Danelle Harmon (The Wild One (The de Montforte Brothers, #1))
Mitbürger! Freunde! Römer! hört mich an: Begraben will ich Cäsarn, nicht ihn preisen. Was Menschen Übles tun, das überlebt sie, Das Gute wird mit ihnen oft begraben. So sei es auch mit Cäsarn! Der edle Brutus Hat euch gesagt, daß er voll Herrschsucht war; Und war er das, so war's ein schwer Vergehen, Und schwer hat Cäsar auch dafür gebüßt. Hier, mit des Brutus Willen und der andern (Denn Brutus ist ein ehrenwerter Mann, Das sind sie alle, alle ehrenwert), Komm ich, bei Cäsars Leichenzug zu reden. Er war mein Freund, war mir gerecht und treu; Doch Brutus sagt, daß er voll Herrschsucht war, Und Brutus ist ein ehrenwerter Mann. Er brachte viel Gefangne heim nach Rom, Wofür das Lösegeld den Schatz gefüllt. Sah das der Herrschsucht wohl am Cäsar gleich? Wenn Arme zu ihm schrien, so weinte Cäsar; Die Herrschsucht sollt aus härterm Stoff bestehn. Doch Brutus sagt, daß er voll Herrschsucht war, Und Brutus ist ein ehrenwerter Mann. Ihr alle saht, wie am Lupercusfest Ich dreimal ihm die Königskrone bot, Die dreimal er geweigert. War das Herrschsucht? Doch Brutus sagt, daß er voll Herrschsucht war, Und ist gewiß ein ehrenwerter Mann. Ich will, was Brutus sprach, nicht widerlegen; Ich spreche hier von dem nur, was ich weiß. Ihr liebtet all ihn einst nicht ohne Grund; Was für ein Grund wehrt euch, um ihn zu trauern? O Urteil, du entflohst zum blöden Vieh, Der Mensch ward unvernünftig! – Habt Geduld! Mein Herz ist in dem Sarge hier beim Cäsar, Und ich muß schweigen, bis es mir zurückkommt.
William Shakespeare (Julius Caesar)
His Sons, the fairest of her Daughters Eve. Under a tuft of shade that on a green Stood whispering soft, by a fresh Fountain side They sat them down, and after no more toil Of thir sweet Gardning labour then suffic’d To recommend coole Zephyr, and made ease More easie, wholsom thirst and appetite More grateful, to thir Supper Fruits they fell, Nectarine Fruits which the compliant boughes Yeilded them, side-long as they sat recline On the soft downie Bank damaskt with flours: The savourie pulp they chew, and in the rinde Still as they thirsted scoop the brimming stream; Nor gentle purpose, nor endearing smiles Wanted, nor youthful dalliance as beseems Fair couple, linkt in happie nuptial League, Alone as they. About them frisking playd All Beasts of th’ Earth, since wilde, and of all chase In Wood or Wilderness, Forrest or Den; Sporting the Lion rampd, and in his paw Dandl’d the Kid; Bears, Tygers, Ounces, Pards Gambold before them, th’ unwieldy Elephant To make them mirth us’d all his might, & wreathd His Lithe Proboscis; close the Serpent sly Insinuating, wove with Gordian twine His breaded train, and of his fatal guile Gave proof unheeded; others on the grass Coucht, and now fild with pasture gazing sat, Or Bedward ruminating: for the Sun Declin’d was hasting now with prone carreer To th’ Ocean Iles, and in th’ ascending Scale Of Heav’n the Starrs that usher Evening rose: When Satan still in gaze, as first he stood, Scarce thus at length faild speech recoverd sad. O Hell! what doe mine eyes with grief behold, Into our room of bliss thus high advanc’t Creatures of other mould, earth-born perhaps, Not
John Milton (Paradise Lost: An Annotated Bibliography (Paradise series Book 1))
— Mira, Sancho —dijo don Quijote—, mucha diferencia hay de las obras que se hacen por amor a las que se hacen por agradecimiento. Bien puede ser que un caballero sea desamorado, pero no puede ser, hablando en todo rigor, que sea desagradecido. Quísome bien, al parecer, Altisidora; diome los tres tocadores que sabes, lloró en mi partida, maldíjome, vituperóme, quejóse, a despecho de la vergüenza, públicamente: señales todas de que me adoraba, que las iras de los amantes suelen parar en maldiciones. Yo no tuve esperanzas que darle, ni tesoros que ofrecerle, porque las mías las tengo entregadas a Dulcinea, y los tesoros de los caballeros andantes son, como los de los duendes, aparentes y falsos, y sólo puedo darle estos acuerdos que della tengo, sin perjuicio, pero, de los que tengo de Dulcinea, a quien tú agravias con la remisión que tienes en azotarte y en castigar esas carnes, que vea yo comidas de lobos, que quieren guardarse antes para los gusanos que para el remedio de aquella pobre señora. — Señor —respondió Sancho—, si va a decir la verdad, yo no me puedo persuadir que los azotes de mis posaderas tengan que ver con los desencantos de los encantados, que es como si dijésemos: "Si os duele la cabeza, untaos las rodillas". A lo menos, yo osaré jurar que en cuantas historias vuesa merced ha leído que tratan de la andante caballería no ha visto algún desencantado por azotes; pero, por sí o por no, yo me los daré, cuando tenga gana y el tiempo me dé comodidad para castigarme. — Dios lo haga —respondió don Quijote—, y los cielos te den gracia para que caigas en la cuenta y en la obligación que te corre de ayudar a mi señora, que lo es tuya, pues tú eres mío.
Miguel de Cervantes Saavedra (Don Quijote de la Mancha (Spanish Edition))
Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. "İnsanlık", bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok, çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hâlâ birer birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük ve bu denli bütün olduğumuzu anılarımıza sığdıramayız bir türlü. İş bu noktaya vardığında, aklın boyunduruğunda yaşayanlar, sorunu "hastalık" sözcüğüyle açıklarlar, alçakgönüllülüğün bayraktarlığını yapmak isteyen ise, yanılgısının gerçeğe ne denli yaklaştığının bilincine varmaksızın, havayı "insanın içindeki hayvan" diyerek yumuşatır. Kitle ise bu arada yeni bir saldırı için hazırlanır. Bir gün gelecek, kitle artık parçalanmaz olacak; belki önce bir ülkede başlayacak bu gelişme, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramları değil, ama yalnızca kitle varolacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.
Elias Canetti (Auto-da-Fé)
Das stimmt, solche Menschen gibt es", antwortete Herr Dimmesdale. "Doch ohne an naheliegendere Gründe zu denken, wäre es doch möglich, daß sie Schweigen bewahren aus der Veranlagerung ihres Wesens. Oder daß sie - dürfen wir es nicht annehmen?-, schuldig wie sie vielleicht sind, trotzdem am Eifer zu Ehre Gottes und zum Wohle der Menschen festhalten und deshalb zurückschrecken, sich schwarz und dreckig vor den Augen der Menschen zu zeigen, weil sie danach nichts Gutes bewirken, nichts Schlechtes aus der Vergangenheit durch besseren Dienst auslöschen können. So wandeln sie zur eigenen unaussprechlichen Qual unter ihren Mitgeschöpfen und sehen dabei rein aus wie frisch gefallener Schnee, auch wenn ihre Herzen durch Unrecht befleckt und besudelt sind, von dem sie sich selbst nicht befreien können." "Diese Menschen betrügen sich selbst", sagte Roger Chillingworth mit etwas größerem Nachdruck als gewöhnlich und machte eine kleine Geste mit dem Zeigefinger. "sie fürchten, die Schande auf sich zu nehmen, die ihnen von Rechts wegen zusteht. Ihre Liebe zu den Menschen, ihr Eifer für den Gottesdienst - diese heiligen Triebe mögen oder mögen nicht in ihren Herzen gemeinsam mit den bösen Insassen existieren, denen eigene Schuld die Tür entriegelt hat, so daß sie ihre Höllenbrut fortpflanzen müssen. Doch wenn sie Gott verehren wollen, dann sollen sie ihre unreinen Hände nicht gen Himmel heben! Wenn sie ihren Mitmenschen dienen wollen, dann sollen sie es, indem sie Kraft und Wirklichkeit des Gewissens zeigen und sich zur reuevollen Selbsterniedrigung zwingen! Möchten Sie, daß ich denke, o mein weiser, frommer Freund, ein falscher Schein könne mehr tun, könne besseres tun zur Ehre Gottes und zum Wohle der Menschen, als Gottes eigene Wahrheit? Glauben Sie mir, diese Menschen betrügen sich selbst!
Nathaniel Hawthorne (The Scarlet Letter)
Mustafa Kemal'in Askerleriyiz Mustafa Kemal'in askerleriyiz. Hiç düşündünüz mü... Nereden çıktı bu slogan? İlk kim söyledi? Sene 2006. Aylardan Haziran. Yer, Danıştay. Mustaf Kemal'in doğumunun 125'inci yılı dolayısıyla konferans düzenleniyor, ayakta alkışlanan konuşmacı anlatıyor: "Atatürk Türkiyesi'nden rahatsız olanların yapması gereken, atatürk'ü unutturmaktı. Onu yapıyorlar.Cumhuriyet'ın nasıl kurulduğunu, milli mücadeleyi çocuklarımıza iyi anlatmak zorundayız. 1948'den beri Mustafa Kemal'in askeriyim, terhis olmak istemiyorum". Turgut Özakman'dı o. Mucidi odur. Peki, 1948'den beri askeriyim diyen, terhis olmak istemiyorum diyen Turgut Özakman, 1948'de yedek subay falan mıdır? Alakası yoktur. İçinde "asker" kelimesi geçiyor ya. Dincileri-liboşları boşverdim, bazı CHP yöneticileri bile bu sloganı "militarist" zannediyor. Halbuki, tam tersine, sivil'dir, hukuki'dir. Turgut Özakman, 1948'de henüz 18 yaşındadır, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisidir. Milli Mücadelenin izini sürebilmek için Ankara'dan Afyon'a kadar yürür. Mecazi anlamda söylemiyorum, otomobil veya trene binmeden, tabana kuvvet, yürür. Güzergah üzerinde yaşayan, Kurtuluş Savaşı'na şahit olmuş ve 1948'de hala hayatta olanları bulur. Hatıraları dineler, defterler dolusu notlar alaır, fotoğraflar toplar. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamış bu delikanlının yaya olarak gerçeleştirtiği tarihi seyahat, 10 gün sürer... Ve bu attığı adımlar, Şu Çılgın Türkler fikrinin çıkış noktasıdır. 1948'den beri askeriyim dediği, işte budur. Bireysel şuurdur. Cumhuriyet tarihinin en çarpıcı sloganı Mustafa Kemal'in askerleriyiz. Cumhuriyet tarihinin en çarpıcı kitabı Şu Çılgın Türkler'in özetidir. Terhis olmak istemiyorumdan kastı ise, bıkmadan usanmadan, anlatmaya devam etme azmidir. "Hakikate ihanet etmeyelim" derdi. Buna didindi, son nefesine kadar. Huzur içinde yat hocam. Vatan sana minnettar. Sayfa:18-19
Yılmaz Özdil (İsim Şehir Artist)
Yaşım ilerledikçe öksürüğümün onunkine benzemesine, bir şey yerken ağzımdan onunki gibi ses çıkmasına ve onunki gibi upuzun bir boyum olmasına karşın, kimi zaman gerçekten babam olup olmadığından şüphelendiğim bu adamın görüntüsü gözlerimin önünde yavaş yavaş belirir ve giderek netleşirdi. Çekine çekine, başka, ama çok başka bir baba yaratırdım onun bu görüntüsünden. Gerçi yarattığım babanın hiçbir zaman yere basamayacağını, direksiyon tutup vites değiştiremeyeceğini, şanzımanı tek başına söküp göbeğinin üstüne indiremeyeceğini, vites balatasını ayarlayamayacağını ya da radyatörün önünde büyük bir sabırla saatlerce dikilerek, peteklere yapışıp yapışıp ölen sinekleri avucunda toplayamayacağını bilirdim. Hatta, onun bütün bunlardan nefret edeceğini ve ben ne denli didinirsem didineyim, gerçek babama benzemeyeceğini de bilirdim. Sonra onun, binlerce yıl hiç kıpırdamadan yüz yüze dursak bile beni tanıyamayacağını da bilirdim. Belki onun, elimden hiçbir zaman istediğim gibi tutamayacağını, bana hiçbir zaman sarılamayacağını ve sert sakallarıyla yüzümü acıta acıta öpemeyeceğini de bilirdim ama, gene de vazgeçemezdim onu yaratmaktan. Bir baba yaratmanın tadı, yaşamın bütün tatlarından daha güzeldi çünkü; ister hamurdan yaratılsın, ister tahtadan, ister çerden çöpten... İnanılmaz bir sarhoşluk veriyordu insana; kendi yokluğunu doğurmak gibi bir şeydi bu; var olmadan önceki boşluğunuza, var olduktan sonra dokunmaktı bir anlamda; o boşluğu gönlünüzce doldurmaktı; tatların, güzelliklerin ve şehvetin, evet pespembe ve karanlık bir şehvetin sınır çizgisini hızla geçip sonra yeniden hızla geçmekti... Belki bütün bunların temelinde, yenilenip değiştirilmeden sürdürülen, yenilenmesi hiç mümkün olmayan, tekdüze ve zorunlu bir baba sevgisi vardı. O sevgiden su içen çürümüş bir yorgunluk; düşmanlık yani; minik başkaldırılarla törpülenen ve üstü el öpmelerle, aynı sofraya oturmalarla, aynı ateşte ısınıp aynı soğukta üşümelerle örtülmüş, nedeni nedensizliğinde saklı, itirafı güç, hatta imkansız bir düşmanlık vardı.
Hasan Ali Toptaş (Sonsuzluğa Nokta)
Beneath the table, Ryder releases my hand and lays it open in my lap, palm up. And then I feel him tracing letters on my palm with his fingertip. I. L. O. V. E. Y.O.U. I can’t help myself--I shiver. I shiver a lot when Ryder’s around, it turns out. He seems to have that effect on me. “Are you cold, Jemma?” Laura Grace asks me. “Ryder, go get her a sweatshirt or something. You two are done eating, anyway. Go on. Take her into the living room and light the fire.” “Nah, I’m fine,” I say, just because I know the old Jemma would have argued. “Well, go work on your project, then. It’s warmer in the den.” “My room’s like an oven,” Ryder deadpans, and I have to stifle a laugh, pretending to cough instead. “Take her up there, then, before she catches cold. Go. Scoot.” Laura Grace waves her hands in our direction. We rise from the table in unison, both of us trying to look as unhappy about it as possible. Silently, I follow him out. As soon as the door swings shut behind us, he reaches for my hand and pulls me close. “Shh, listen,” I say, cocking my head toward the door. “I still can’t believe it,” comes Laura Grace’s muffled voice. “The both of them, going off to school together, just like we always hoped they would. They’ll find their way into each other’s hearts eventually, just you wait and see.” I hear my mom’s tinkling laughter. “I guess their plan to escape each other didn’t work out so well after all, did it, now? I’m sure they never even imagined--” “I just hope they don’t kill each other,” Daddy interrupts. “They’ll be fine,” Mr. Marsden answers. “Well, I guess we won this round, didn’t we?” Mama says, her voice full of obvious delight. I glance up at Ryder, dressed for Sunday dinner--khakis, plaid button-down with a T-shirt beneath. His spiky hair is sticking up haphazardly, his dimples wide as he smiles down at me with so much love in those deep, dark chocolate eyes of his that it lights up his whole face. And me? I’m so happy when I’m with him that Nan says I glow, that a bright, shining light seems to radiate off the pair of us wherever we go. Despite their gloating, it’s easy to see that they didn’t win, our parents. Nope. We won.
Kristi Cook (Magnolia (Magnolia Branch, #1))
You make springs gush forth in the valleys;         they flow between the hills;     11 they give drink to every beast of the field;         the wild donkeys quench their thirst.     12 Beside them the birds of the heavens dwell;         they sing among the branches.     13 From your lofty abode you water the mountains;         the earth is satisfied with the fruit of your work.     14 You cause the grass to grow for the livestock         and plants for man to cultivate,     that he may bring forth food from the earth         15 and wine to gladden the heart of man,     oil to make his face shine         and bread to strengthen man's heart.     16 The trees of the LORD are watered abundantly,         the cedars of Lebanon that he planted.     17 In them the birds build their nests;         the stork has her home in the fir trees.     18 The high mountains are for the wild goats;         the rocks are a refuge for the rock badgers.     19 He made the moon to mark the seasons; [1]         the sun knows its time for setting.     20 You make darkness, and it is night,         when all the beasts of the forest creep about.     21 The young lions roar for their prey,         seeking their food from God.     22 When the sun rises, they steal away         and lie down in their dens.     23 Man goes out to his work         and to his labor until the evening.     24 O LORD, how manifold are your works!         In wisdom have you made them all;         the earth is full of your creatures.     25 Here is the sea, great and wide,         which teems with creatures innumerable,         living things both small and great.     26 There go the ships,         and Leviathan, which you formed to play in it. [2]     27 These all look to you,         to give them their food in due season.     28 When you give it to them, they gather it up;         when you open your hand, they are filled with good things.     29 When you hide your face, they are dismayed;         when you take away their breath, they die         and return to their dust.     30 When you send forth your Spirit, [3] they are created,         and you renew the face of the ground.     31 May the glory of the LORD endure forever;
Anonymous (ESV Daily Reading Bible: Through the Bible in 365 Days, based on the popular M'Cheyne Bible Reading Plan: Through the Bible in 365 Days, based on the popular M'Cheyne Bible Reading Plan)
Yangın alarmı asla yangını haber vermez; en azından artık böyle. ... ...Ve Denny'yle ben bir tümör kadar safız. ... Herkesin kör bir kaza kurşununa veya ani bir hastalığa kurban gitmeyi beklediği bir dünyada, bağımlıların yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini bilmek gibi bir lüksü vardır. Nihai kaderinin kontrolünü biraz da olsa eline almıştır ve bağımlılığı sayesinde ölüm sebebi büsbütün süpriz olmaktan çıkmıştır. ... "Sanki bir kumsaatinin dibinde yaşıyormuşuz gibi hissetmeye başladım." ... Hayatımızın her günü örneğin televizyonun önünde yok olup gideceğine, diyor Denny, yaşadığımız her günü bir kaya göstersin. ... Dünya bir inilti veya patlamayla değil de, ihtiyatlı ve zarif bir anonsla sona erecek: "Bill Rivervale, telefondan aranıyorsunuz, ikinci hattı alın lütfen." Sonrası, hiçlik. ... "İnsanın gençliğini bir şeyle takas etmesi gerekiyor..." ... İnsan bağımlıysa, sarhoş ya da kafası iyi olmak veya acıkmak dışında hiçbir şey hissetmez. Yine de, bu hisleri üzüntü, öfke, korku, endişe, hayalkırıklığı ve depresyon gibi diğer hislerle kıyaslayınca, herhangi bir bağımlılık artık gözünüze o denli kötü görünmez. Aksine, çok makul bir seçenek gibi görünür. ... ...ihtiyaç duyulmak istiyorum. ... "Çocuk doğurmak için izin alman gerekmiyor. Öyleyse niye ev yapmak için izin alman gereksin ki?" ... Anlamadığımız şeylerle yaşayamıyor oluşumuz ne kötü. Her şeyin etiketlenmesine, açıklanmasına ve yeniden yapılanmasına ne kadar da ihtiyacımız var. Ksinlikle açıklanamıyor olsa bile. Tanrı'nın bile. ... “Gerçek şu ki, her önüme gelenle yatmamın sebebini aslında bilmek istemiyorum. Sadece yapıyorum; çünkü kendine iyi bir sebep söylediğin anda, onu didiklemeye başlarsın.” ... “Herhangi bir şey yaratma riskini göze alamadığım için ömrüm boyunca her şeye saldırdım...” ... “Burada önemli olan süreç, bir şeyleri bitirmek değil.” ... Hatırlayabildiğimden daha uzun bir zamandan beri ilk kez huzurlu hissediyorum kendimi. Mutlu değil. Üzgün değil. Endişeli değil. Azgın değil. Sadece beynimin daha üst bölümleri dükkanları kapatıyor. Beyin korteksi. Cerebellum. Problemim işte orada. Kendimi sadeleştiriyorum. Mutlulukla hüzün arasındaki mükemmel ortayı yakalamış durumdayım... Çünkü süngerler asla kötü bir gün geçirmezler.
Chuck Palahniuk (Choke)
Tempestuous plains tell the tale, Windswept wastes do bewail, Haunting Spirit of the land, Seeks the living, seeks the damned. Horizoned edge sheared with grass, Dark Storm Rising in the pass, Ageless Spirit seeks the path, To torment souls to the last. Brooding Spirit upon the plain, Thunderhead gathers for the rain. Light grows dim then bolts with pain, On dry Earth her sin is stained. (Frightened creatures do stampede, Into night, they do recede). Ungodded hand on seasoned blade, Reaps the harvest of the Age. Released from her eternal din, Spirit of the Age rises again. Seeking to plunder and consume, Those who were proud, those who presumed. Spirits rage while storm draws nigh, Upon burning plain and emblazoned sky. It is said giants grapple in the Earth so deep, To contend for souls that they might keep. The Storm spirit now searches the high and the low, To seek her manchild victim in the fields below. Leaves bad wasteland to claim but a fallen man, Denying it Heaven, crowning it, ‘Son of the Damned.’ Treacherous Spirit of the far lost night, Tramples souls down denying them light. Storm seethes with furious hiss, Leads men on to bottomless pit. This most ancient of foes has come from her den, To seek the living, to make ready those dead. A living sacrifice is her soul desire, To snatch the soul for black funeral pyre. A double-damned devil, that is she, This one who lies, who claims to make free. A lying spirit, that is her domain, A storm-wracked Fury of self-proclaim. Onward she seeks, this bleak Northern wind, Searching for naught but for a soul akin. Amidst the howling and the rage, To murder again, that is her trade. As this spirit of graves left the plain, She left a wake of dead in shrouded train. Now down from the plain Storm did come, Unto those cities wherein was no sun. There with whirlwind she did rip and scour, For those souls of whom she could tear and devour. She comes to seek the living and the dead, Those who were frightened, those with no dread. Thus upon those she did acclaim, “I am the Mistress of the living and the slain.” O’ haunting Spirit of this land, Taker of life, maker of the damned. --On Villainess Storm, Ch. One Valley of the Damned
douglas m laurent
80 ihtilali öncesi... Hacıhüsrev. Çocuğum o zamanlar. Devrimci abiler vardı, hava karardıktan sonra cami duvarına yazı yazıyorlardı, ellerinde koca koca Marshall boya kutuları olurdu. Geceleri onları beklerdim, gizli gizli seyrederdim. Bir gece gördüler beni, ne arıyorsun lan burda deyip, çıkıştılar. Ben de onlara boyanız bittiyse boya kutularınızı istiyorum dedim. Niye diye sordular. Darbuka yapacağım abilerim dedim. Gülüp gittiler. Ertesi sabah, camiye benim için darbuka bırakmışlar. Bakırdan, kocaman, güzel bir darbuka... Sonraları sordum o boyacı abilere, kim bıraktı diye... Mahir Çayan'ın emriyle aldıklarını söylediler. O söylemiş arkadaşlarına, çocuğa darbuka alınssın diye... Allahn rahmet eylesin, ilk darbukamı Mahir Çayan almıştı yani... İlk gerçek darbukam oydu." Kim bunları anlatan? Balık Ayhan. Mahir Çayan? Devrimci Öğrenci Lideri. İsrail İstanbul Başkonsolosu'nu kaçıdı, evi basıldı, yaralandı, yakalandı, Meltepe Askeri Cezaevi'nden kaçtı, Ünye radar istasyonunda çalışan iki İngiliz bir Kanadalı teknisyeni kaçırdı, karşılığında Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un bırakılmasını istedi, Tokat'ın Kızıldere Köyü'nde oldukları tespit edildi, baskın yedi, alnından vurularak öldürüldü. Gel zaman git zaman... Mahir'in darbukası, gariban roman çocuğunun hayatını değiştirmişti. İdealist motiflerle bezenen öykü, Mahirlerin kelleyi kotuğa aldığı dönemlerde araziye uyan entel dantel takımının malzemesi oldu. Mahir'i sokakta görse tanımayacak tipler, romantik manzumeler döşendi. İdealist cenazeler, alabildiğine sömürüldü. "Kardeşim saçmalamayın, dümbeleklik yapmayın" diyenlerin itirazları "ırkçı"lıkla suçlandı. Balık da, işi ilerletmiş, "müzik değil, felsefe yapıyorum" falan demeye başlamıştı. Velhasılıkelam... Balık Ayhan, Balık Ayhan oldu. Gel zaman git zaman... AKP geldi, açılım yapıldı. Devrimci romatizm... Roman'tizme dönüştü. Başbakanımız "kırmızıyı severler, birbirini överler" dedi. "Birbirini överler" lafını duyan Kiboş, dayanamadı, "Çuk yakışıklı adamsın, üstüne tanımam anacım" dedi. Faytoncular Derneği Başkanı ile Kırkpınar cazgırı Pele Mehmet'in manilerinden sonra sahneye çıkan Balık Ayhan, noktayı koydu: "Sen adamın kralısın, kasım kasım Kasımpaşalısın!" E haliyle... Siyasete kulaç attı Balık. AKP'den mebus adayı oldu. Olunca ne oldu? Şu oldu... Yıllar önce "İlk darbukamı Mahir Çayan aldı." diye röportaj verdiği gazeteye, gene röportaj verdi: "Hayatım roman olur. Hayatımın film olması için yazdığım senaryolar var. Hatta, ilk darbukamı Mahir Çayan aldı diye yazdım, herkes gerçek sandı. Oysa senaryoydu!" Atasın palavracıkları... Kafalayasın medyacıkları. Enteller alkışlarken... "Beni Mahir Abi yarattı." Takunyalılar alkışlarken... "Mahir falan tanımam anacım." Sayfa:265-267
Yılmaz Özdil
Monty küçük tuvaletin kapısını kilitleyip, klozetin kapalı kapağının üstüne oturdu. Biri tuvalet kağıdı rulosunun takılı olduğu plastiğin üzerine, cehenneme kadar yolunuz var, yazmıştı. Kesinlikle diye düşündü o da. Ama senin de cehenneme kadar yolun var. Herkesin. Kapıdaki Fransız kadının, şarap içerek yemek yiyenlerin, siparişleri alan garsonların, hepinizin canı cehenneme. Bu kentin ve içindeki herkesin canı cehenneme. Sokak köşelerinde sırıtarak dilenen serserilerin, türbanlı Sihlerin, sarı taksileriyle birbiriyle yarışan yıkanmak bilmez Pakistanlıların da. Göğüs kıllarını alıp, memelerini büyüten Chelsea'li ibnelerin de. Hepsinin canı cehenneme. Aşırı pahalı meyvelerinden piramitler yapan Koreli manavların, onların plastik ambalajlara sarılı lale ve güllerinin de. Beşinci Cadde'de sahte Gucci satan beyaz cübbeli Nijeryalıların da. Brighton Sahili'nde küp şekerleri dişlerinin arasında tutarak çaylarını cam bardaklardan içen Rusların da. Hepsinin canları cehenneme. 47. Cadde'de elmas satan şapkalı, kirli gabardin takımlı, Mesih'in gelmesini beklerken sürekli para sayıp duran Yahudilerin de. Sokaklarda sürtenlerin, yaşlıların ve de spastiklerin de. Kendini beğenmiş, metrolarda sürekli gazete okuyan, kolonya sürünmüş Wall Street borsacılarının da. Hepsinin canı cehenneme. Washington Square Park'ta, bellerinden cüzdan zincirleri sarkan patenli punkçıların, her yere bayrak asan, otomobillerinin açık camlardan dinledikleri müziği bangır bangır herkese dinleten Porto Rikoluların da. Naylon eşofmanları ve St. Anthony madalyonlarıyla gezip, saçlarına durmadan briyantin süren Bensonhurst İtalyanlarının da. Enginarı Balducci'den, eşarbı Hermes'ten alan, büzük dudaklı, asık suratlı ev kadınlarının da. Asla pas vermeyi bilmeyen, savunma yapmayan, her turnikeye girişte bir adım fazladan atan varoş çocuklarının da. Babaları Tokyo'ya iş gezisine giderken mutfakta oturup esrar çeken okullu uyuşturucu müptelalarının da. Mavi giysileri içinde kabadayılık taslayarak dolaşan, kalın enseli, Krispy Kreme'e giderken bile kırmızı ışığı takmayan polislerin de. Knicks'in, Indiana'ya karşı oyunu nedeniyle Patrick Ewing'in, Charles Smith ve onun Chicago maçındaki başarısız uzaktan atışlarının, John Starks'ın Houston maçındaki korkunç şutlarının da canı cehenneme. Jordan'ı hiç yenemedikleri için cehennemin dibine kadar yolları var. Sürekli söylenip duran bücür Jakob Elinsky'nin de canı cehenneme. Hep sevgililerimin kıçlarına bakıp duran Frank Slattery'nin de canı cehenneme. Ben gidince özgürlüğünü ilan edecek Naturelle Rosariao'nun da canı cehenneme. Güvendiğim ama beni gammazlayan Kostya Novotyny'in de. Karanlık odasında film banyo edip duran babamın da. Karlar altında çürüyen annemin de. Bu kadar çabuk kurtulan İsa'nın da canı cehenneme. Çarmıhta yalnızca birkaç saat, cehennemde bir hafta sonu sonra melek ordusuyla eğlence. Bu şehrin ve içindeki her şeyin canı cehenneme. Astoria'daki tek katlı evlerden Park Avenue'daki dublekslere, Brownsville'deki projelerden, Soho'daki mağazalara, Bellevue Hastanesi'nden Alphabet City'deki meskenlere, Park Slope'un kahverengi taşlarına kadar her şeyin canı cehenneme. Bırakın Araplar her tarafı bombalasınlar, bırakın sular yükselsin ve bu fare delikleri yok olsun, depremler yıksın tüm bu yüksek binaları, alevler sarsın her yanı. Yaksın, yıksın, bitirsin. Ve senin de canın cehenneme Montygomery Brogan. Her şeyi mahveden asıl sensin.
David Benioff (The 25th Hour)
Wer nicht nur seine Nase zum Riechen hat, sondern auch seine Augen und Ohren, der spürt fast überall, wohin er heute auch nur tritt, etwas wie Irrenhaus-, wie Krankenhaus-Luft – ich rede, wie billig, von den Kulturgebieten des Menschen, von jeder Art »Europa«, das es nachgerade auf Erden gibt. Die Krankhaften sind des Menschen große Gefahr: nicht die Bösen, nicht die »Raubtiere«. Die von vornherein Verunglückten, Niedergeworfnen, Zerbrochenen – sie sind es, die Schwächsten sind es, welche am meisten das Leben unter Menschen unterminieren, welche unser Vertrauen zum Leben, zum Menschen, zu uns am gefährlichsten vergiften und in Frage stellen. Wo entginge man ihm, jenem verhängten Blick, von dem man eine tiefe Traurigkeit mit fortträgt, jenem zurückgewendeten Blick des Mißgebornen von Anbeginn, der es verrät, wie ein solcher Mensch zu sich selber spricht – jenem Blick, der ein Seufzer ist! »Möchte ich irgend jemand anderes sein!« so seufzt dieser Blick: »aber da ist keine Hoffnung. Ich bin, der ich bin: wie käme ich von mir selber los? Und doch – habe ich mich satt!«... Auf solchem Boden[863] der Selbstverachtung, einem eigentlichen Sumpfboden, wächst jedes Unkraut, jedes Giftgewächs, und alles so klein, so versteckt, so unehrlich, so süßlich. Hier wimmeln die Würmer der Rach- und Nachgefühle; hier stinkt die Luft nach Heimlichkeiten und Uneingeständlichkeiten; hier spinnt sich beständig das Netz der bösartigsten Verschwörung – der Verschwörung der Leidenden gegen die Wohlgeratenen und Siegreichen, hier wird der Aspekt des Siegreichen gehaßt. Und welche Verlogenheit, um diesen Haß nicht als Haß einzugestehn! Welcher Aufwand an großen Worten und Attitüden, welche Kunst der »rechtschaffnen« Verleumdung! Diese Mißratenen: welche edle Beredsamkeit entströmt ihren Lippen! Wieviel zuckrige, schleimige, demütige Ergebung schwimmt in ihren Augen! Was wollen sie eigentlich? Die Gerechtigkeit, die Liebe, die Weisheit, die Überlegenheit wenigstens darstellen – das ist der Ehrgeiz dieser »Untersten«, dieser Kranken! Und wie geschickt macht ein solcher Ehrgeiz! Man bewundere namentlich die Falschmünzer-Geschicklichkeit, mit der hier das Gepräge der Tugend, selbst der Klingklang, der Goldklang der Tugend nachgemacht wird. Sie haben die Tugend jetzt ganz und gar für sich in Pacht genommen, diese Schwachen und Heillos-Krankhaften, daran ist kein Zweifel: »wir allein sind die Guten, die Gerechten, so sprechen sie, wir allein sind die homines bonae voluntatis.« Sie wandeln unter uns herum als leibhafte Vorwürfe, als Warnungen an uns – wie als ob Gesundheit, Wohlgeratenheit, Stärke, Stolz, Machtgefühl an sich schon lasterhafte Dinge seien, für die man einst büßen, bitter büßen müsse: o wie sie im Grunde dazu selbst bereit sind, büßen zu machen, wie sie darnach dürsten, Henker zu sein. Unter ihnen gibt es in Fülle die zu Richtern verkleideten Rachsüchtigen, welche beständig das Wort »Gerechtigkeit« wie einen giftigen Speichel im Munde tragen, immer gespitzen Mundes, immer bereit, alles anzuspeien, was nicht unzufrieden blickt und guten Muts seine Straße zieht. Unter ihnen fehlt auch jene ekelhafteste Spezies der Eitlen nicht, die verlognen Mißgeburten, die darauf aus sind, »schöne Seelen« darzustellen, und etwa ihre verhunzte Sinnlichkeit, in Verse und andere Windeln gewickelt, als »Reinheit des Herzens« auf den Markt bringen: die Spezies der moralischen Onanisten und »Selbstbefriediger«.
Friedrich Nietzsche (Jenseits von Gut und Böse/Zur Geneologie der Moral)