Hz Muhammed Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Hz Muhammed. Here they are! All 14 of them:

Ruhi hastalıklarımızı anlayacak bir gönül hekimimiz olmalı.
Ömer Tuğrul İnançer (Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed (sav))
...her günün seherine 'aşık pazarı' derler.
Ömer Tuğrul İnançer (Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed (sav))
İnanmak ve sevmek, inandığın ve sevdiğin şey olmaktır.
Ömer Tuğrul İnançer (Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed (sav))
Kalbin emrine girmiş bir akılla elde edilmiş ilmin ihtiyacı içindeyiz.
Ömer Tuğrul İnançer (Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed (sav))
Şeriatsız tarikat batıldır, tarikatsız şeriat da atıldır.
Ömer Tuğrul İnançer (Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed (sav))
Sosyalist bir Kur'anî hareket olan Karmatîlikte Hz. Muhammed'in öğretisi, onun Ehlibeyt'inin tavrı üzere uygulamaya geçirilmiştir. Bununla birlikte, Karmatî sentez, Eski Yunan felsefesine de yer vermiştir. Şu hale göre Karmatîliğin düşünce dünyasında şu üç unsurun yer aldığını söyleyebiliriz: Kur'an vahyi, Hz. Muhammed öğretisi, Yunan felsefesi.
Yaşar Nuri Öztürk (Enel Hak İsyanı: Hallâc-ı Mansur (Darağacında Miraç) (2 Cilt Takım))
Alevi inanç sisteminde ve sosyal yapısında kadınlara hemen her yerde rastlarsınız . Alevilikte kadınların alınmadığı, yok sayıldığı bir alan yoktur. Buna Alevilik inancında büyük değer atfedilen Kırklar Meclisi de dahil. Hz. Muhammed'in ancak tüm sıfatlarından soyunup sıradan bir insan olarak girebildiği Kırklar Meclisi'ni oluşturan 40 kişiden 17'si kadındır. Bu, kadınların her yerde ve kadın erkek ayrımı gözetmeden yan yana olması açısından çok önemlidir.
Gülfer Akkaya (Sır İçinde Sır Olanlar - Alevi Kadınlar)
Camideki cemaatin hepsi din ulularıdır. Hz. Muhammed ise mihrapta oturmaktadır. Evliya Çelebi bu cemaate müezzinlik yapar. Namaz bitince Ebi Vakkas, Evliye Çelebi’ye tevhit sonrasında hemen kalkıp Hz. Muhammed’in mübarek elini öpüp ‘’Şefaat ya Resulallah’’ demesini öğütler. Çok heyecanlanan Evliya Çelebi’yi Ebi Vakkas oğlu Sa’d elinden tutarak Hz.Muhammed’in yanına götürür ve : -Sadık aşıkın ve ümmetinden Evliya kulun şefaatini diler, diye söylenince daha da heyecanlanan Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in elini öperken ‘’Şefaat ya Resulallah’’ diyeceği yerde ‘’Seyahat ya Resulallah’’ der. Hazreti Peygamber gülümseyerek : -Allah’ım şefaati , seyahati ve ziyareti sağlık ve esenlikle kolaylaştırır, diye dua ettikten sonra el-Fatiha der. Bütün cemaat Fatiha suresini okuyarak amin der.
Şükrü Halûk Akalın (Seyyâh-ı Âlem Evliya Çelebi)
Seyyah-ı alem nedim-i beni-adem Evliya Çelebi, XVII yüzyılda, üç kıtada, yedi iklimde,on sekiz padişahlıkta, yaklaşık yirmi beş milyon kilometrekarelik bir coğrafyada dolaşarak yazdığı Seyahatname’yi dünya kültürüne miras bırakıp son yolculuğuna çıktı. Sessiz sedasız… Bir de dileğimiz var… Gördüğü rüyada şefaat dileyecekken seyahat isteyen ve dünyayı dolaşan Evliya Çelebi’nin ebedi hayata giden bu son yolcuğunda çok sevdiği Peygamberimiz Hz.Muhammed’in şefaatine nail olması… Evliya kuluna şefaat ya Resullallah.
Şükrü Halûk Akalın (Seyyâh-ı Âlem Evliya Çelebi)
Yıllar önce gördüğü rüyada Hz.Muhammed’den şefaat dileyecekken yanlışlıkla seyahat isteyen ve böylece seyyah-ı alem olan Evliya Çelebi Peygamber’in huzurundadır… Uzun gezilerin ardından artık şefaat dilemenin zamanı gelmiştir. Bu kez dili sürçmeyecektir… Büyük kalemini çıkarır ve duvara tek bir satır yazı yazar : Şefaat ya Muhammed Evliya’ya…
Şükrü Halûk Akalın (Seyyâh-ı Âlem Evliya Çelebi)
Hatırlayın: Peygamberlere vahiyler hep dağlarda geldi. Musa On Emri Dağda aldı. İbrahim Peygamber de Hz.Muhammed de Tanrı ile ilk görüşmesini dağda yaptı. Neden? Doğunun mistik kişilikleri hep dağlarda yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar.Neden? Gençler cevap bekler ifadeyle baktılar hocalarına. ‘’Deniz seviyesinden yükseldikçe havadaki oksijen miktarı azalır. Bu da kandaki karbondioksit seviyesini arttırır. Bunun doğal sonucu olarak damarlar, özellikle beyni besleyen damarlar genişler ve beyin daha fazla oksijen alır. Böyle bir yükseklikte uzun süre kalmak beynin sezgisel gücünü arttırdığı gibi algılama kapasitesini de arttırır. İşte bu yüzden dostlarım, bize yüksek bir yerde büyük bir arazi lazım, iklimin de ılıman olması gerek. Toros Dağları bunun için uygun olur.
Adnan Kurt (Şamanın Doğuşu)
Kur'ân; insanoğlunun kıymet ve değerleri ölçüsünde, onun kalb-ruh-akıl ve cismaniyetini nazar-ı itibara alarak "Yüksekler Yükseği"nden nüzul ile insanlık ufkunda tulû etmiş, en mükemmel mesajlarıyla bir ilâhî kanunlar mecmuasıdır. Bugün yaklaşık bir buçuk milyar insanın tâbi olduğu Kur'ân, ebedî ve değişmeyen ilâhî prensipleriyle, topyekûn beşer mutluluğunun ve o mutluluğa ulaştıran en kestirme, en aydınlık yolun göstericisi olarak eşi benzeri bulunmayan tek kitaptır. O Kur'ân; içinde milyonlarca âlim, binlerce filozof ve mütefekkirin de bulunduğu, küre-i arzın kaderine hükmetmiş en muhteşem, en nuranî cemaatlerin ışık kaynağı bir kitaptır. Ve bu mânâda onun saltanatına denk ikinci bir saltanat da yoktur. Kur'ân; nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama, bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur'ân'ın beraatıyla neticelenmiş ve mücadeleler onun zaferiyle noktalanmıştır. Kur'ân'a iman eden, Hz. Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Muhammed'e iman eden de Allah'a (celle celâluhu) iman etmiş sayılır. Kur'ân'a inanmayan, Hz. Muhammed'e, Hz. Muhammed'e inanmayan da Allah'a inanmış sayılmaz. İşte, gerçek Müslümanlığın çerçevesi!.. Kur'ân, gönüllerde billûrlaşan bir nur, ruhlara ışık tutan bir aydınlık kaynağı ve baştanbaşa bir hakikatler meşheridir. Onu gerçek çehresiyle ancak, bir çiçekte kâinattaki bütün güzellikleri sezebilen ve bir damlada tufanları seyredebilen inanmış ruhlar tanıyıp anlayabilir. Kur'ân; öyle bir üslûba sahiptir ki, onun âyetlerini duyan Arap ve Acem beliğleri ona secde etmiş, onun muhteva güzelliklerini sezip anlayan hakikatşinas edipler, o Söz Sultanı'nın yanında edeple iki büklüm olmuşlardır. Müslümanlar, ancak Kur'ân'ı tasdik ve ona iman etmekle aralarında bir birliğe ulaşabileceklerdir. Kur'ân'ı tasdik etmeyenler, Müslüman olamayacakları gibi; aralarında kalıcı bir birlik de tesis edebilmeleri mümkün değildir. "İman bir vicdan meselesidir." demek, "Allah'ı (celle celâluhu), Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur'ân'ı yalnız dille değil, vicdanımla da tasdik ederim." demektir. Her çeşidiyle bu anlayışa bağlı ibadet ise, bu sağlam tasdikin zarurî bir tezahürüdür. İnsanlık, cehalet ve küfrün vahşetleri içinde bocalayıp durduğu bir dönemde, o vahşi muhitte bir aydınlık tufanı şeklinde belirip, bir hamlede dünyaları nura gark etme gibi, tarihin emsalini gösteremediği en büyük inkılâp bir kere olmuş ve o da Kur'ân'la gerçekleştirilmiştir. Şahit olarak buna tarih yeter... İnsana, insanın mânâ ve mahiyetini, hakkı, hikmeti, Allah'ın zât, sıfât ve isimlerini en hassas muvazenelerle öğreten kitap Kur'ân'dır ve bu sahada ona denk ikinci bir kitap göstermek de mümkün değildir. Asfiyânın hikmetlerine, hakperest filozofların felsefelerine baksan, bunu sen de anlayacaksın!.. Hakikî adaleti, gerçek hürriyeti, dengeli müsâvâtı (eşitlik), hayrı, namusu, fazileti, hatta hayvanlara varıncaya kadar her varlığa şefkati emredip; zulmü, şirki, haksızlığı, cehaleti, rüşveti, faizi, yalanı, yalan şahadeti açıkça men eden biricik kitap, Kur'ân'dır. Yetimi, fakiri, mazlumu himaye edip, padişahla köleyi, kumandanla neferi, davalıyla davacıyı aynı sandalyeye oturtup muhakeme eden kitap da yalnız Kur'ân'dır. Kur'ân'ı üstûre ve hurafelere kaynak göstermek, on dört asır evvelki cahiliye Araplarından bugünün dinsizlerinin tevarüs ettiği bir kısım tutarsız hezeyanlardan başka bir şey değildir ve bu anlayışla hikmet ve hakikî felsefe alay eder...
M. Fethullah Gülen (Kur'ân'ın Altın İkliminde)
Tasavvuf; sofî ve mutasavvıfların Hakk’a ulaşma yollarına verilen bir isimdir. Tasavvuf, hakikat yolunun nazarî yanını, dervişlik de amelî cephesini ifade eder. Ayrıca, tarikatın nazarî tarafına “ilm-i tasavvuf”, amelî yanına da “dervişlik” denilmiştir. Erbâb-ı hakikatten bazılarına göre tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’ın insanı nefis ve enaniyet cihetiyle öldürmesi ve envâr-ı zâtiyesiyle ayrı bir diriliğe ulaştırmasıdır. Diğer bir ifadeyle, insanı kendi iradesiyle yok edip, irade-i hâssası ve ihtiyâr-ı ehadiyesiyle hareket ettirmesidir. Tasavvufa bir diğer yaklaşım ise, insanın her türlü ahlâk-ı zemîmeyi gidermesi ve ahlâk-ı âliyeyi ikame etmesi istikametinde sürekli mücahede ve murâkabe şeklindedir. Tasavvuf mevzuunda Hz. Cüneyd’in ifadesi; “fenâ fillâh” ve “bekâ billâh”ı hatırlatır mahiyettedir. Şiblî’nin sözleri ağyâr endişesine kapılmadan maiyyet-i ilâhiyede bulunabilme şeklinde hulâsa edilebilir. Ebû Muhammed Cerîr’in beyanı ise, her zaman kötü huylara karşı tavır almak ve ahlâk-ı haseneyi avlamak, sözleriyle özetlenebilir. Tasavvufu, eşya ve varlığın ruhuna nüfûz etmek, hâdiseleri mârifet eksenli yorumlamak ve Cenâb-ı Hakk’ın her icraatını O’nu rasat etmeye bir menfez kabul edip, kemmiyet, keyfiyet ve tasavvurlar üstü bir iç müşâhede ile, ömrünü, O’nu temâşâ edebilme peşinde geçirmek ve her hâlükârda O’nun, bizi görüyor olduğu mülâhazasıyla hep iki büklüm yaşamak, diye yorumlayanlar da olmuştur. Bu ayrı ayrı tariflerden şöyle toplu bir netice çıkarmak da mümkündür: Tasavvuf, bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılıp, melekî vasıflar ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır. Tasavvufun esası, zâhiren şeriat âdâbına riayet, bâtınen de o âdâba vukuftur ki, bu iki kanadı sıhhatli kullanan sâlik, zâhirde olan ahkâmı bâtından görür, bâtında olan ahkâmı da zâhirde duyar ve yaşar. Böyle bir müşâhede ve duyuş sayesinde o, hedefe hep edeple yürür ve ona yakın dolaşır. Tasavvuf, mârifet-i rabbâniyeye açık bir yol ve bir ciddiyet mesleğidir. Onda laubalilik ve hezlin yeri yoktur. Nasıl olabilir ki, o mesleğin esası, çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi sürekli mârifet nakşetmeye.. ağyârdan kalbi temizlemeye.. nefsi tabiî temayüllerinden alıkoymaya.. bedenî ve cismanî arzulara karşı olabildiğince kapanmaya.. her zaman rûhâniyata açık bulunmaya.. ömrünü, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın çizgisinde sürdürmeye.. Hakk’ın istekleri karşısında kendi murâdâtından vazgeçmeye.. Hakk’a intisabı en büyük pâye bilip O’nun huzurunu soluklamaya dayanır. Burada, tasavvufun; temeli, mevzuu, faydası, esası ve erkânı üzerinde durmak da icap eder: Tasavvufun temeli, dinin esaslarına sımsıkı sarılıp, emir ve yasaklarına da hassasiyetle riayet ederek, açlığa, uyanıklığa mülâzemette bulunup, elden geldiğince nefsin haz duyduğu şeylerden mücânebettir. Tasavvufun mevzuu; insanın, kalbî ve ruhî hayat seviyesine çıkarılması, kalbin tasfiyesi ve letâifin merci-i aslîlerine yönlendirilmesidir. Tasavvufun faydası; insanın melekî yanlarının inkişaf ettirilmesi, icmâlî ve mübtediyâne imanın bir kere de keşfen ve zevken duyulup yaşanmasıdır. Tasavvufun esası; ibadet ü taate devamla, sathî olan kulluk şuurunun, derinleştirilerek insan tabiatının önemli bir yanı hâline getirilmesi ve insan için ikinci bir fıtrat sayılan ruhanîliğin elde edilmesiyle, dünyanın kendisine ve bizim heveslerimize bakan fâni yüzüne karşı bütün bütün kapanarak, ukbâya ve esmâ-i ilâhiyeye bakan çehresine uyanmaktır.
M. Fethullah Gülen
Söz buraya gelmişken yıllar önce dinlediğim bir hatırayı sizlere anlatmak ve bununla mevzuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri, halifelerini dünyanın dört bir yanına gönderir. Bunlardan -Şeyh İsmet Efendi olabilir- bir müridi de Isparta'ya geliyor. O, cemaate nasihat ederken, hahamlar ve papazlar da gelir dinlerler. bir gün o cematte ilmî hakikatlerin diliyle Allah'ın varlığını izah eder. Meselâ der ki, 'bir hücrede 40 bin atom vardır. İhtimal hesaplarına göre bunların böyle olabilmesi için 10 üzeri şu kadar sıfır rakamı ki, bunu okumamız mümkün değildir' veya 'güneşte saniyede şu kadar hidrojen atomu helyuma dönüşüyor. Bu ise ...' vb. misallerin bitimde 'bu bize Allah'ın varlığını göstermez mi hahambaşı?' der. Hahambaşı da onu tasdik eder. Bir başka sefer aynı şeyi papaza sorar. Papaz da 'haklısınız hocaefendi' cevabını verir. Nihayet bir seferinde Hz. Muhammed'den (sas) bahsedince haham da, papaz da 'Hocaefendi, itikadımızı bozma' diye hemen itirazda bulunurlar. Evet Efendimiz bizim canımızdır, ruhumuzdur. O'nsuz hayat batsın ve yerin dibine girsin! Ama O'nun hatırına bir şey yapıyorsak, yine O'nun hatırına zamanlamayı iyi yapmamız, neyi, nerede ve ne zaman söyleyeceğimizi çok iyi hesap etmemiz gerekir. Hâsılı; fasl-ı müşterekler etrafında dönüp durma, diyalog adına dikkat etmemiz gereken en önemli noktalardan birisidir. Ve son bir husus; münasebette bulunacağımız kimselerle konuşacağımız şeyleri önceden çok iyi belirlememiz gerekmektedir. Meselâ bir ateiste Allah'ın varlığı mevzuunu, onun anlayabileceği bir dil ve üslupla.. kader hakkında şüphe ve tereddütleri olan veya İnsanlığın İftihar Tablosu'nun 'hâtem-i divan-ı nübüvvet' olduğu konusunda şüphesi bulunanla da o konuları çok iyi bilerek ve zamanlayarak konuşmak icap eder. Yani herkesin nabzını tutma ve nabza göre şerbet verme esas olmalıdır. Ancak ben, içinde yaşadığımız zaman dilimi itibarıyla, akideye müteallik meseleleri müzakere etme gibi bir problemin olmadığı kanaatindeyim. Zaten genelde bütün dünyada dine doğru bir yöneliş var. Bu açıdan şimdilerde temsilin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Evet bugün, iffetli, temkinli, tedbirli, samimi, ihlaslı, çalmayan-çırpmayan, kendini fazlaca düşünmeyen, hasbî, yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçmiş, dünyevî beklentileri bulunmayan Hak erlerine ihtiyaç var. Eğer toplum bu vasıflarla bezenmiş insanları bulabilirse, temiz vicdanlar onlara doğru yönelecek ve dine sarılacaklardır. Son dönemler itibarıyla hizmet insanlarına gösterilen teveccühün arkasında bunun olduğunu zannediyorum. Rabbim sırat-ı müstakîmden ayırmasın! Âmîn!
M. Fethullah Gülen