Elem Quotes

We've searched our database for all the quotes and captions related to Elem. Here they are! All 24 of them:

sanem hanım. sanem. evlen benimle sanem. kadınım ol benim. yasadıgım tüm acıları, yaptıgım bütün kötülükleri, pismanlıklarımı, hatalarımı akla. basına çiçekten taçlar yapayım, sana siirler yazayım, seni her gece masallar anlatarak uyutayım. bazı aksamlar dvd’de film seyredelim seninle. birlikte hüzünlenelim, birlikte gülelim. sanat galerileri gezelim. sen benden daha çok anla modern sanatı. gördügümüz eserlerin ne anlama geldigini açıkla bana, ben basımı sallayayım. ah ben ne aptalmısım! nasıl olup da varlıgından kuskuya düsmüsüm? oysa hayat denen bu yaranın seni bulmak dısında ne anlamı olabilirdi ki? bak simdi her sey ne kadar açık görünüyor oysa. ilk görüste aska inanırsın, degil mi sanem? evet, çok dogru. ben de baska türlüsüne inanmam zaten. biliyor musun sanem, ben seni hep severim. her gün daha çok severim. bak mesela pencerenin önüne bir kus konar ben seni severim, bir tren yolculugunda pencereden dısarı bakarken derme çatma bir ev gözüme çarpar ben seni severim, burnuma eskilerden, hangi uzak hatıraya ait oldugunu bir türlü çıkaramadıgım bir koku çarpar ben seni severim, kafama kus sıçar ben yine seni severim… anlıyor musun beni? sonra ben bazen biraz fazla kıskanç olabilirim. diyelim yazlık bir yere gitmisizdir de, bir aksam sen çok hos bir tunik giymissindir, oradaki bütün erkekler bayılır sana, hemen asık olur. ben mesela tunik nedir onu bile bilmeden kıskançlıktan çatlayabilirim böyle bir durumda. ama belli etmem. ama sen yine de sezersin. öyle bir laf edersin ki ben, benden baska hiç kimseye bakmayacagını anlarım. o kadar da incesindir. bir de bir iyilik rica edecegim senden. gözlerine o elem ifadesini yükleyen alçagın adını söyle bana. söyle ki, ona hemen düello sahitlerimi göndereyim. silah seçimini o yapsın. evet. utanarak kabul ediyorum ki, bunu bir yerde okudum. ama ne fark eder? bütün siirler, romanlar senin için yazılmadı mı zaten? sarkılar senin için söylenmedi mi? masumların kanı senin için akmadı mı? ruhum hep seni aradı benim sanem. hep seni arar. milyonlarca yıl geçsin, sistemler çöksün, günesler patlasın benim ruhum seni arar. ve biliyor musun sanem, bulur da. simdi buldugu gibi bulur. seni seviyorum. seni seviyorum. seni seviyorum.
Alper Canıgüz (Gizliajans)
Lekcije iz kontriranja svemiru nauče se u pubertetu ili nikad, a ona glavna ide ovako: na stolu je tanjir i u njemu zrno pasulja - ti si zrno a tanjir je sistem. Ti ne želiš da te tanjir ograničava, zato hrabro odbiješ da boraviš u njemu i iskočiš; mašala, zeznuo si sistem. Elem, sledi neugodna spoznaja: čitav sto je sistem, ti si iz tanjira sagledavao samo njegov mali, lako prejebivi ogranak. Lepo, sad kad si to shvatio, bunt ide dalje: skačeš sa stola. Neugodna spoznaja 2: em što si doznao da je cela soba sistem, em si, tako tvrdopasuljast, pošteno napukao od skoka sa astala. E, ta igranka ide u nedogled i sad još samo treba da budeš dovoljno klinac da nastaviš otkrivanje sve većih jedinica sistema. Pametnijima je već u toj tački jasno da nema izlaza. I još gore: sesitem em dopušta, em predviđa buntovnike. Na taj način, reguliše se princip nade - a bez nade vazda ništa ne ide. Hajdučija je, dakle, sistemu dobrodošla. Stoga ostaje samo jedno: nauči da funkcionišeš unutra i da što manje izneveriš sebe. Nauči da je moguće spasiti samo dušu - sebi i još nekima - ne i spasiti svet. Ko nađe načina za to, kanda nalazi i svoj recept sreće.
Marko Šelić (O ljudima, psima i mišima)
Elinde ayna,aynada ben,bende bu kez aşk ve elem.
Mine Söğüt (Deli Kadın Hikâyeleri)
lânet ve elem çiçekleri bir çöldür o! ne vahâ ne kum ile yazılmış olmak; ve elbette çok kurak bir mâzi ile çorak bir şimdide yaşıyor olmak yaprak yaprak sayfaları hüzündür, onlar, o şairler ki lânet ve melâmetle toz toprak içinde kurup yaşayıp bozdukları yoksayılmış o hayata bakarak her zaman eski zamandır, biliniz, o kitap hep orda anımsanmış dururken, açıp yağmalamak ne demek? ama, ondan kalan bu! ve ben, o lânetli kitaba son söz olarak... (less)
Hilmi Yavuz
gönlümüzde kaygılar, kollarımızda boşluk, geçici zevkler ve bitmek bilmez dert, kışın güller, yaz ortasında buz, belirsiz umut önümüzde ve kısa süren sevinç, pişmanlık ve elem, ardımızda bıraktığımız (aşkın utkusu iii, 115-119)
Francesco Petrarca (Trionfi)
assignment in addition to the copy constructor: Click here to view code image Vector& Vector::operator=(const Vector& a)       // copy assignment {     double* p = new double[a.sz];     for (int i=0; i!=a.sz; ++i)          p[i] = a.elem[i];     delete[] elem;        // delete old elements     elem = p;     sz = a.sz;     return *this; } The name this is predefined in a member function and points to the object for which the member function is called. 4.6.2. Moving Containers We can control copying by defining
Bjarne Stroustrup (Tour of C++, A (C++ In-Depth))
Bilbil û Gul Bilbilê dilkul dinalî, Her li ser dêmên gulê, Gul çi zanî ku li ser kê, Wer dinalî bilbil e? Pertewa dêmên sipî Carek li dil ku ew nedî Çend bikî qêrîn û zarî Kî dizanî dil kul e? Dilgirê wek bilbilê Herdem bi nalîn û girî Girtiyê benda evînê Dil li benda sunbil e. Dilbijê bê çare çibkî Bil ji qêrîn û girî Ê di benda dil revînê Kî dizanî bê dil e? Ev xem û derd û elem Ku min di dil de pir civîn Tev ji pêt û pertewa Şaha bi tac û sunbil e Ew kesê sewdan li ser Naçî rêza dilgiran Her çiqasî ew bi gazî Rengê dengê zengil e Ger ji dêmên sorgulî Pertew nedî nêv can û dil Nakevî nêv bend û dava Zulfê mest û fulfil e Ez di benda dilrevayê Tîr ji birhan têne dil Lêw me dil herdem bi destê Nazika reş-kakile Ew kesê carek diye Derdê evînê wî bi dil Jar û sergerdan û meste Xweş dizanî 'moşkil e' Pertewa dîdariyê Ku mêxolî ez kirim Laleş a min ser li ber Danî li sîng û paşilê Bûye çil sal ku cigerxwîn Bû ji tîrên ebriwan Lew me dermanê birînê Lêv û sêvên paxile
Cegerxwîn
Koca bir ömrün yorgunluğu... İsmihan Kadın bu akşam ölümü düşünüyordu. Hokkagülü İfakat'ın gözlerindeki yıldızlarsa ona gençlik demlerini hatırlatıyordu. Gizliden gizliye gıpta ediyordu bu hodbin ve hırçın Kadın'a. Akrep Arif mahallesinde aslını inkâra yeltenmeyen bir tek o kalmıştı ne de olsa. İsmihan Kadın onun gözlerinde yanıp sönen yıldızlara baktıkça avunuyor, umutlanıyordu. Hayatta oldukça kimselerin ona bir kötülük etmesine müsaade etmezdi. İsmihan Kadın, dalgın dalgın gülümseyerek evinin yolunu tuttu.Gözlerinde elem perdesi,kulaklarında uğultu,yüreğinde sıkıntı vardı.
Elif Shafak (Pinhan)
– A négy kelta druida magával hozta a feleségét és a gyerekeit. Úgy szaporodnak, mintha személyes küldetésük lenne benépesíteni az országukat arra az esetre, ha valaki újra megtámadná, mintha bárkinek is kellene az az átkozott hely. Többtucatnyian voltak. Mindenhol. Teljes káosz uralkodott. – Ryodant biztos az őrületbe kergetik. – Az ajkamba kellett harapnom, hogy ne nevessek fel. Barrons egyenesen rémültnek hangzott. – Az egyik gyerek követett minket, amikor a királynőhöz mentünk. Azt akarta, hogy Ryodan javítsa meg neki a játékát vagy mit. – És megtette? – Teljesen kikelt magából, mert a gyerek nem fogta be a száját, és letépte a fejét. – A gyereknek? – kérdeztem levegő után kapkodva. Barrons úgy nézett rám, mintha megőrültem volna. – A medvének. Kezdett lemerülni benne az elem, és újra meg újra ugyanazt a hangfájlt játszotta. Csak így lehetett elhallgattatni. – Vagy ha új elemet tesznek bele. – A gyerek hevesen óbégatott. Egy seregnyi Keltar futott oda hozzánk. Nem tudtam elég gyorsan elmenekülni.
Karen Marie Moning (Shadowfever (Fever, #5))
Ölebilecek adamların bütün duygusal yükünü taşırlardı. Elem, dehşet, sevgi, özlem - soyut şeylerdi bunlar, fakat soyut şeylerin de somut bir ağırlığı vardı. Utanç verici anılar taşırlardı. Zor zapt edilen korkaklıkların ortak sırrını taşırlardı, kaçma veya donup kalma ya da gizlenme içgüdüsü ve pek çok açıdan yüklerin en ağırıydı bu, çünkü hiçbir zaman sırtından indiremezdin, mükemmel bir denge ve duruş gerektirirdi. Onurlarını taşırlardı. Bir askerin en büyük utancını taşırlardı, yüz kızarıklığını. Öldürür ve ölürlerdi, çünkü bunu yapmasalar utanırlardı. Savaşta bu yüzden vardılar zaten, olumlu hiçbir şey yoktu, ne düş, ne görkem ne de onur; onursuzluğun yüz kızarıklığı olmasın yeter ki. Utançtan ölmemek için ölürlerdi. Sürünerek tünellere girer, ateş altında ilerlemeye devam ederlerdi. Her sabah, bütün belirsizliğe rağmen, bacaklarını harekete zorlarlardı. Dayanırlardı. Sırtlamayı sürdürürlerdi. O aşikar seçeneğe teslim olmazlar, gözlerini kapatıp yere düşmezlerdi. O kadar kolaydı, gerçekten. Kendini yere bırak, kaslarının gevşemesine izin ver, konuşma ve kankaların seni, yerden kalkıp havalandıktan sonra burnunu indirip ileri atılarak uzağa, dünyaya götürecek helikoptere yükleyinceye kadar hiç kımıldama. Kendini yere atmaya bakardı, ama kimse yere atmazdı kendini. Cesaret değildi tam olarak; amaç kahramanlık değildi. Korkak olamayacak kadar korkmalarıydı nedeni daha çok.
Tim O'Brien (The Things They Carried)
Elem Şehristanı Hiçbir şeyi yoktu ve olsun da istemiyordu. Kente, konuşmalara, kitaplara gidiyordu. Sözcüklere doğru yola çıkıyordu. Sylvie Germain, Amber Gece
Anonymous
I mogę powiedzieć, że wierciliśmy także palcem dziury w słowach, zaglądając w ich przepastne wnętrza. Moje pierwsze olśnienie dotyczyło podobieństwa dwóch słów. Otóż żeby stworzyć świat, Bóg musiał się cofnąć sam z siebie, pozostawić w swym ciele pustkę, która stała się przestrzenią dla świata. Z tej przestrzeni Bóg zniknął. Słowo „znikać” pochodzi od rdzenia „elem”, a miejsce zniknięcia nazywa się „olam” – świat. Więc nawet w nazwie świata mieści się historia zniknięcia Boga.
Anonymous
Allahım! Ümitsizlik, duaların reddi, belaların ardı ardına gelivermesi, tasaların birbirini takip etmesi ve gamların katlanarak hücum etmesi gibi elemli neticeler doğuran bütün günahlarımdan dolayı Senin mağfiret denizine iltica ediyorum; ilticamı kabul buyur ve ne olur, beni bağışla.
Anonymous
Despite these supposedly stringent controls, however, the system was hampered by one major factor: during the mid to late 1950s, the Soviet film industry began expanding at an almost exponential rate, epitomised by the international success of Mikhail Kalatozov’s The Cranes are Flying, which won the Palme d’Or at Cannes in 1957. This resurgence owed a lot to the 20th Party Congress in 1956, at which Khrushchev denounced Stalinism, thereby precipitating the ‘Thaw’ that initiated the most liberal cultural climate in the Soviet Union for 30 years. The film industry thrived as a result. In 1955, 65 features were produced; by the early 1960s, this had risen to over 100 per year. Cinemas likewise doubled in number, from 59,000 in 1955 to 118,000 in 1965. Aside from Kalatozov, other directors rose to prominence between the late fifties and mid sixties, such as Elem Klimov, Larissa Shepitko and Andrei Mikhalkov-Konchalovsky, and the only two Soviet directors Tarkovsky professed to admire, Otar Iosseliani and Sergei Parajanov.
Sean Martin (Andrei Tarkovsky (Pocket Essential series))
The magnetic dipole moment is generally defined as the measurement of the strength of a magnetic source. When discussing elem particles, it is generally used to describe the difference between an equation (Dirac) that calculates it and the experimentally measured value. It typically differs by a small fraction of one percent.
Richard Lighthouse (Anomalous Magnetic Moment: Source and Explanation)
bir bulut kaynıyor temmuz göğünden gözümüzde ‘yağmur dindi’, yangınsa daha… ‘Yağmur dindi’ şairim, tabip değil misin sen akıl ver bana: Bu acı hangi arkadaşlığın gölgesine çekilir şimdi, ve hangi şiire sığar külün kimsesizliği? ‘Yağmur dindi’ ve sen üstlendin yine kardeşiyle kül olan bir ülkenin sessizliğini, bir elem doktoru üstlenirdi bu acıyı elbet
Haydar Ergülen
Bir zamanlar Babür'e acımayıp, elem üzerine elem tattıran yakınlarının takdiri ilahi tarafından bu şeklide cezalandırılması onu karabasan gibi sıkıp halsizleştirdi. Onlara ne kadar kırılmış olursa olsun, yine de bu denli ceza görmelerini istemezdi.
Pirimkul Kadyrov (Son Timurlu: Babür ve Oğullarının Romanı)
Akademisyenliğin ritmini hiç anlamıyorsun," diyor W. İlmin mevsimlerini, ekim mevsimini, filize bakıp onunla ilgilenmeyi, hasadı, düşüncenin mahsulünü toplama dö­nemini hiç bilmiyormuşum. Her yaz başı W.'nin düşlediği buymuş: Yaklaşan son­ bahar, düşünce mahsullerinin olgunlaşıp toplanmaya ha­zır hale geldiği, rüzgarla eğildiği sonbahar. Güneş yanığı kollarıyla suladığı, bin bir özenle bakıp büyüttüğü fikir­lerin hasadını toplamayı düşlemiş hep. Düşünceyi eleme süreci varmış bir de. Düşüncenin harmanını savurmak. Sapı samandan ayırmak. "Ama sa­man hep karışacak," diyor W. En büyük düşünürler bile samandan kurtulamaz. Yine de buğday vardır. Yıl boyu verilen emeğin kanıtı ortadadır. Ama ne anlarmış W. bunlardan? Mahsulü bereketsiz olmuş. Her zamanki gibi. Boş tarlada yalnız başına ağlı­yormuş şimdi. "Ah, ne zaman keşfedeceğiz çalışmamızı, gerçekten çalış­mamızı mümkün kılacak ritmi? Ne zaman o sabit basınç her günü bir iş gününe çevirecek, her gün önceki günden aldığı güçle bir adım daha ileri gidecek?" Momentum: düşünce tarafından fırlatılmak, serbest bırakılmak, düşüncenin sapanından çıkan bir taş gibi. İşte o zaman iş dünyevi değil, semavi olacak. Yıldızlar gibi, yörüngesinde dönen gezegenler gibi çalışacağız o za­man. Yaptığımız işler galaksilerin aheste dönüşleriyle, evrenin sabit bir şekilde sonsuza genişlemesiyle bir ola­cak. Eylemsizlikten, bir tanrının dinlenmesinden farkı kalmayacak. "Belki de aradığımız şey bir tür Şabat'tır," diyor W. Gözlerimizi kapayacağımız bir zaman; ama sadece din­lenmek için değil, toparlanmak, iyileşmek için. Emeğimi­ze sadece içeriden değil, dışarıdan da bakabilmeliyiz. Kim demişti bunu? Daha büyük eserlerin, ilahi bir emeğin bize dokunmasına izin vermeliyiz. Ancak o zaman ger­çekten çalışmaya başlayabiliriz, kendi kanalımızın merkezine gizli bir akımla taşınmış gibi. Kendimizi kanatıncaya kadar çalışmamız gerektiği­ni söylüyor W. Gözlerimiz kan çanağına dönene, burnu­muzdan kan fışkırana dek. Çünkü kendimize ait bir fikir bulunca olacağı bu: Burun deliklerimizden kan fışkıra­cak. Kan damlaları, fikirlerimizi yazdığımız sayfalara boşalacak. Bütün yazılar içinde, kanla yazılanı seviyorum bir tek. Nietzsche demiş bunu. Kanla yazmak, ama bizim kanı­mızla değil. "Tanrı'nın kanıyla yazacağız," diyor W. gi­zemli bir sesle. Burun deliklerimizden fışkıran Tanrı'nın kanı olacak..
Lars Iyer (Dogma)
Aynen öyle de geçmiş ve gelecek elemli saatleri –ki hiç ve ma'dum ve yok olmuşlar– şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah'tan şekva etmek gibi "Of, of!" etmek divaneliktir. Eğer sağa sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Bediüzzaman Said Nursî (Sözler)
Bűn az, amit az ember önmaga ellen követ el. Minden, amit önmagunk ellenére érzünk, hiszünk vagy mondunk, az bűn. Önmagunk ellen fordulunk, ha megítéljük vagy kárhoztatjuk magunkat bármiért. A bűn nélküli élet pont ennek az ellenkezője. Ha az ember bűntelen, tehát tökéletes, nem fordul önmaga ellen. Vállalja cselekedeteiért a felelősséget, de nem ítélkezik önmaga felett, nem kárhoztatja magát. A bűn önmagunk elítéléséből származik. Önmagunk elítélése a legnagyobb bűn, amit csak elkövethetünk. A bűntelen élet legfontosabb eleme, hogy ne fordítsuk önmagunk ellen a szavak mágiáját. Ha meglátlak az utcán, és közlöm veled, hogy ostoba vagy, első pillantásra úgy tűnik, én használom ellened a szavak erejét. Pedig valójában saját szavaim önmagam ellen fordulnak, mert te meggyűlölsz engem a kijelentésemért, és a gyűlöletedből károm származik. Ezért, ha dühbe gurulok, és szavaimmal rád zúdítom a bensőmben forrongó érzelmi mérget, akkor valójában önmagam ellen vétek. Ha szeretem önmagamat, és ezt a szeretetet sugárzom feléd, bűntetlen vagyok, mert nem vétkeztem szavakkal - és cselekedetem viszonzásra talál. Ha szeretlek, te is szeretsz engem. Ha bántalak, te is bántasz engem. Ha hálás vagyok neked, te is hálás leszel nekem. Ha önző módon viselkedtem veled, te is ekként viszonyulsz majd hozzám. Ha megátkozlak, te is megátkozol a szavaiddal. Ha tökéletesen bánunk a szavakkal, ha nem vétkezünk általuk, akkor megfelelően használjuk az energiánkat: önmagunk és az igazság szeretetére. Ha elhatározzuk, hogy nem követünk el bűnt szavainkkal, az igazság szól majd általuk, és kitisztul belőlünk minden méreg.
Miguel Ruiz (The Four Agreements)
Az írói válságok valószínűleg mélyebbek, mármint nehezebben feloldhatók, mint a fotográfusi válságok, már ha van bármi értelme az összehasonlításnak. Azért nehezebben feloldhatók, mert a külvilág nem tud segítséget nyújtani. Belülről történik minden. A fotográfiában is belül történik szinte minden, de ennek a történésnek az egyik legerősebb eleme a pillanatnyi reakció a minket körülvevő, pillanatnyi valóságra, akár természetes fénynél szemléljük azt, akár mesterséges fényben mi magunk teremtjük meg a valóságot. Nem a technikától, hanem a pillanatnyi valóságtól való függés a fotográfia egyik legfőbb sajátja.
Bartis Attila: Az eltűnt idő nyomában
Csodáltatok-e valaha üresfejű írót, aki mestere a nyelvnek? Nem. A magatok nyertes irodalmi stílusa tehát kezdődjön a fejetekben levő érdekes ideákkal. Keressetek olyan tárgyat, ami közel áll a szívetekhez, és amiről azt érzitek, hogy a többiek szívéhez is közel kell állnia. Ez az őszinte érzés, ne pedig a nyelvi játszadozás legyen stílusotokban a leghatásosabb és legcsábítóbb elem. Mellesleg nem biztatlak benneteket arra, hogy írjatok regényt – habár nem bánnám, ha írnátok, feltéve, hogy olyasmiről írtok, ami igazán közel áll a szívetekhez. Megteszi egy kérvény a polgármesterhez a házatok előtt tátongó gödör ügyében, vagy egy szerelmes levél a szomszéd kislányhoz. De azért ne térjetek el a tárgytól. Ami a nyelv használatát illeti: ne feledjétek, hogy nyelvünk két nagy mestere, William Shakespeare és James Joyce szinte gyermeteg mondatokat írtak, amikor tárgyuk a lehető legmélyebb volt. „Lenni vagy nem lenni?” – kérdi Shakespeare Hamletje. A leghosszabb szó ötbetűs. Joyce, legfickósabb hangulatában, olyan bonyolult és csillogó mondatot tudott összerakni, mint amilyen a Kleopátra nyaklánca, de legkedvesebb mondatom Eveline című elbeszélésében így szól: „Fáradt volt”. Az elbeszélésnek ezen a pontján semmi más szó nem lehetett volna szívettépőbb az olvasó szemében, mint ezek a szavak. A nyelv egyszerűsége nem csak tisztességes, de talán egyenesen szent. A Biblia olyan mondattal kezdődik, ami jócskán belefér egy elevenebb tizennégy esztendősnek az íróképességébe: „Kezdetben teremtette Isten az eget és a földet.
Kurt Vonnegut Jr. (Palm Sunday: An Autobiographical Collage)
– Mi a halál? – folytatta anyám baljós vidámsággal. – Mit jelent meghalni? Hát először is: mi egy ember? Legnagyobb részben víz. Egyszerűen víz. Nincs az emberben semmi rendkívüli. Szén. A legegyszerűbb elem. Mit is mondanak? Kilencvennyolc százalék? Ennyi az egész. Az a figyelemre méltó, ahogy az egészet összerakták. Ahogy összerakták, hogy van szívünk meg tudónk. Van májunk. Hasnyálmirigyünk. Gyomrunk. Agyunk. És ez mind micsoda? Az elemek vegyülete! Vegyítsd őket – vegyítsd a vegyületet –, és megkapod az embert! Mondhatjuk rá, hogy Craig, az apád, vagy én vagyok. Pedig csak a vegyület, csak ezek az összerakott részek, amelyek valamilyen konkrét módon működnek, egyelőre. És aztán annyi történik, hogy az egyik rész elromlik, tönkremegy. Craig nagybátyád esetében a szív. És akkor azt mondjuk, Craig meghalt. Az ember meghalt. De csak mi látjuk így. A magunk emberi módján. Ha nem gondolkodnánk állandóan egyes emberekben, ha a természetre gondolnánk, ahogy az egész természet működik tovább, bár egyes részei meghalnak – na, nem is meghalnak, átváltoznak, ezt a szót kerestem, átváltoznak, átváltoznak valami mássá, mindaz a sok elem, amiből az illető ember állt, átváltozik, és visszatér a természetbe, és újra meg újra megjelenik madarak meg állatok meg virágok formájában – Craignek nem kell Craignek lennie! Craig lehet virág is!
Alice Munro (Lives of Girls and Women)
Ha a hálózat kettő vagy több egymással összekapcsolt számítógép, melyek között adatforgalom zajlik, akkor lehet mondani, a mai ember hálózatban él: kapcsolatainak struktúrája az informatikai rendszerek kiépülése előtt is hálózatos jellegűen szövedékes volt. A hálózatok nem falják fel az emberi kapcsolatokat. A tervezők ebből indultak ki, ezek adták nekik az ötletet. A neheze később jön. A műtét előtti otthoni hétvégén mindenesetre azt éreztem, hogy reszket a hálóm. SV nem engedte hozzám a megkereséseket, de teljesen világos volt, hogy a velem és egymással sín-, gyűrű-, csillag- vagy famodellben összekapcsolt emberek összekötöttségükben és külön-külön is: reszketnek. Nem félnek vagy rettegnek – bár talán azért azt is, ki tudja, miért, ezt reméltem, példa akartam lenni, exemplum, figyelmeztető jel arra, hogy az élet mennyire törékeny. Mi lesz, ha kiesik ez az elgyengült munkaállomás. Mi történik majd vele. Lehet, hogy távoztával meg fog változni a szövedék. Megváltozik a csatlakoztatás módja. Átalakulnak a hierarchikus viszonyok. És vajon kik esnek ki vele. Mások hiánya révén kik kapcsolódnak be. Minden emberi hálózat ilyen természetű: bármely elem kiesése átépítheti vagy lerombolhatja az egész szövevényt. Nem gondoltam, hogy a fizikai jellegű, hirtelen jött instabilitásnak elsődleges oka maga a szeretet. De azt reméltem, hogy mégiscsak az.
László Szilasi (Luther kutyái)