“
Sorarlarsa, "Ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını: "Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından...
”
”
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
“
Support for the arts -- merde! A government-supported artist is an incompetent whore!
”
”
Robert A. Heinlein (Stranger in a Strange Land)
“
Mesele çıkmasın diye elinizden geleni yapıyorsunuz!İşte bu ikiyüzlülüğünüze dayanamıyorum!
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
Don't hate the media; become the media.
”
”
Jello Biafra (Become the Media)
“
-Ama doktor, ben hasta değilim...Allah rızası için... size anlattım.
tekrar gözlerini gözlerime dikti en katî sesiyle:
-Hastasınız... diye kesip attı. Psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü doldurn hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suit on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves. Choose your future. Choose life… But why would I want to do a thing like that? I chose not to choose life. I chose somethin’ else. And the reasons? There are no reasons. Who needs reasons when you’ve got heroin?
”
”
Irvine Welsh (Trainspotting)
“
Kotu kader diye birsey yoktur. 21. yuzyil vardir. Ve bu yuzyil,yavrucugum bir kelebegi bile intihar ettirebilir.
”
”
José Saramago
“
Piyano çalmayı çok isterdim," dedi donuk bir sesle. "Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli, bazen yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? Kelimeleri daha önce öyle kötü yerlerde kullanıyoruz ki, kirletir diye korkuyoruz duygularıma dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Asık suratlı olmamalıyım diye düşündüm. Olur olmaz yerlerde gülümsemeliyim. Mutlu olmanın ilk yolu taklidini yapmaktan geçer.
”
”
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
“
bir insan bir insanda başka bir hayatın kapısını görünce aşık olur. ne mutluluktur öte yandaki, ne de tadıyla meraklandıran bir acı. aşk diye buna denir: bir insan bir insanda tekinsiz bir ev görür. insan yarası yarasına denk geleni seviyor demek ki.
”
”
Ece Temelkuran (Muz Sesleri)
“
Erkekler böyle şeylere dayanamıyor," diye ekledi kadın, kızgın gibi değil de öğrenmiş, kanıksamış gibi.
"Uzun süreceğini düşündükleri şeylere," diye açıkladı annem.
”
”
Barış Bıçakçı (Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra)
“
Kadını götürüp mutfağa ya da
süslenme odasına kapatıyor, sonra da ufkunun darlığına şaşıyoruz; kanatlarını kesiyoruz, sonra, uçamıyor diye yakınıyoruz.
”
”
Simone de Beauvoir (The Second Sex)
“
Önce kelime vardı” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil.Kelimelerden önce de Yalnızlık vardı ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık.. Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde.Kelimeler,yalnızlılığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu.Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü,dayanılmaz oldu.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Gradually the awful truth dawns on you: that Santa Claus was just the tip of the iceberg - that your future will not be the rollercoaster ride you'd imagined, that the world occupied by your parents, the world of washing the dishes, going to the dentist, weekend trips to the DIY superstore to buy floor tiles, is actually largely what people mean when they speak of 'life'.
”
”
Paul Murray (Skippy Dies)
“
´Yapabileceği tüm hataları yapıp hiç ders almamak´ diye bir şey olmasaydı ben icat ederdim.
”
”
Murat Menteş (Ruhi Mücerret)
“
bir keresinde gölgeme gömülmüştüm.
günler geceler boyu gölgemle sevişmiştim.
korkma, demişti yılan gözlü falcı, kadın böyle bir şeydir.
aşk diye diye kendini öldürür.
defalarca ölmüştüm, her seferinde yeniden dirilmiştim.
o yüzden biraz çürük kokar nefesim.
içimde aşkla terbiyelenmiş cesedim.
”
”
Mine Söğüt (Deli Kadın Hikâyeleri)
“
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
”
”
Turgut Uyar (Göğe Bakma Durağı (Seçme Şiirler))
“
Ne cevap verir? diye söylemekten korktuğunuz
-Seni seviyorum- cümlesi, bir soru değil ki cevabı olsun
”
”
Oruç Aruoba
“
çünkü aşk eşitler arasında yaşanır. eşit değilseler bir taraf diğerinin esiri olur, diğeri de ona eserim diye bakar.
”
”
Barış Bıçakçı (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
“
Moment adında bir kavram: ne otobüste çıkar karşımıza ne de sinemada. Kimse birbirini öldürmez moment yüzünden. Bizim sınıfta biri vardı: momente inanmıyorum diye tutturmuştu. Ben nefret ediyorum momentten: günümü zehir ediyor.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Kendime "siz" diye hitap ederim. Saygınlığın ilk kuralı budur. Kendinizle aranıza mesafe koymazsanız, başkalarından bunu bekleyemezsiniz.
”
”
Murat Menteş (Dublörün Dilemması)
“
Hayatımda bir şeyler değişsin istiyorum. sürekli bir şeyler değişsin. sonra da çok korkuyorum. her şey değişecek diye korkuyorum.
”
”
Murathan Mungan (Kırk Oda)
“
Bazı insanlar dünya beni görsün diye, bazı insanlar ise dünyayı görmek için dağlara çıkar.
”
”
Doğan Cüceloğlu
“
Yatağına uzandı, ülkesini ve çocukları düşündü. Bu ülkede çocuklara yer yok. Başka ülkelerde varmış, her tarafı yeşil ülkelerde. Biz, büyük bir sabırsızlıkla çocukların büyümelerini bekliyoruz. Onların kafalarına vuruyoruz, adam olmaları için. Seniyezitseni olarak görüyoruz onları. Kafalarını tıraş ediyoruz çabuk büyüsünler diye. "Benim içimdeki çocuk büyümedi. ( Yirmiüçnisanda onu da bir saatlik başbakan yapsalardı belki büyürdü. Hayır, büyümezdi!) Yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu; yaşamadığı için büyümedi hiç, amcası. Öğretmenim! Efendim? Ben evlendim.
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
Annesinden dayak yediği halde, yine 'anne' diye ağlayan bir çocuktur aşk.
”
”
Cemal Süreya
“
Bu Da Öyle Bir Aşk
Sırtımda çıplak
Islak nefesin
Bi gidip bi geliyor
Biz senlen yatmıyoruz ki
Yaşamıyoruz da
Hep yarışıyoruz
Sen mi ben mi
Önce kim
Ölümü öldürecek diye
”
”
Can Yücel
“
Sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
Ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmak
Elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
Elbette gayet rasyoneldir attan atlamak
-Freud diye bir şey yoktur.
Sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
Belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
Bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
Yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.
-Haydi iç de çay koyayım.
”
”
Ah Muhsin Ünlü (Gidiyorum Bu: Reloaded)
“
…çünkü yoruldum, çünkü her şeyi birbirine karıştırdım, çünkü bu dünyada gizli mezhep sorunu bile gelip beni buldu fakat sevebileceğim bir kadın, bol para, insan yakınlığı beni hiç bulamadı. Ben de üç yıl, dört ay önce acılaştım, huysuzlaştım, hiçbir şeyi beğenmez oldum; para kazanamayacağımı, insanları sevemeyeceğimi anlayınca uzaklara gittim, kimse beni bulmasın diye. Onlar da beni ciddiye aldılar, gelmediler…
”
”
Oğuz Atay (Korkuyu Beklerken)
“
Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızdaki düşünceler neye yarardı?
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme...
Nereden bilebilirsin hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
”
”
Şems-i Tebrizî
“
Programming isn't about what you know; it's about what you can figure out.
”
”
Chris Pine
“
-İnsan,saçı kesildi diye ölür mü Dede?
-Bazıları ölür. Bazan ölür.
”
”
Tomris Uyar (Metal Yorgunluğu: Seçme Öyküler)
“
Tanrı ya da tabiat mutlak yola girmesini istediği yüz kişi için yüzbin kişi
yarattı diye, doksan dokuz bin dokuz yüz kişiden birisi olarak yaşamak neden gerekli, soruyorum?
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Dayanırdan, dayanmasını bilirsen, ama nasıl olsa dayanacaksın, insanoğlusun, kendin söyledin, insanoğlu, düşün bir, kimler nelere dayanmadı, dayanacaksın ve yeni bir kişilik yaratacaksın.
Nasıl? diye sordu bir ses.
Kendine bir iş edinerek, diye cevap verdi bir başka ses.
”
”
Ferit Edgü (Hakkâri'de Bir Mevsim)
“
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, / yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, / hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, / ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, / yaşamak, yani ağır bastığından.
”
”
Nâzım Hikmet (Henüz Vakit Varken Gülüm)
“
Kötümser, 'işler daha kötü olamaz' diye feryat ederken, iyimser 'olabilir daha kötü de olabilir' dermiş. Şimdi söyle bakalım, sen iyimser misin, kötümser misin?
”
”
Zülfü Livaneli (Serenad)
“
Hangi haberi okuduğumda normal hayatımı sürdürmeyi bırakacağım, diye düşündüm. Hangi haberi?
”
”
Barış Bıçakçı (Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra)
“
Nereye gitsem, nereye baksam
Sevdalı sevdalıdır gözlerim.
Anlarlar diye herkeslerden,
Bakışlarımı gizlerim.
”
”
Turgut Uyar (Büyük Saat - Bütün Şiirleri)
“
-Peki bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?
-Hayır Jonathan öyle bir yer yok. O ne bir yer, ne de bir zaman. Cennet, kendinde kusursuzluğu bulmaktır.
”
”
Richard Bach (Jonathan Livingston Seagull)
“
maria puder son birkaç dakika zarfında biraz sükunetini kaybetmişe benziyordu. bunu tespit edince memnun oldum: onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni herhalde pek üzecekti. mütemadiyen elimi tutup bırakıyor:
"ne manasız şey?.. ne diye gidiyorsun sanki?" diye söyleniyordu.
"asıl sen gidiyorsun , ben daha burdayım!" dedim.
bu sözümü fark etmemiş göründü. kolumdan tuttu.
"raif... şimdi ben gidiyorum!" dedi.
"evet... biliyorum!"
trenin hareket saati gelmişti. bir memur vagon kapısını örtüyordu. maria puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:
"şimdi ben gidiyorum. fakat ne zaman çağırsan gelirim..." dedi.
evvela ne demek istediğini anlamadım. o da bir an durdu ve ilave etti:
"nereye çağırsan gelirim!
”
”
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
“
Kızıyordum, artık kızmıyorum. Bir şey oldu epey önce, kimsenin beni öldüremeyeceğini fark ettim. Affedilmeyecek ihanetlere tanık oldum. Affetmeyeceğim. Affetmenin, ne büyük uyum isteği ve palavra olduğunu fark ettim. Çok uyumsuz muşum. Azıcık uyayım diye, ne fedakarlıklar yaptım, geçmiş olsun, affedemiyorum, etmeyeceğim de. Korku kendi cehenneminde debelensin, benim cehennemim başka..
”
”
Umay Umay
“
Having someone do certain things for you is like getting someone to chew your food for you.
It might be easier to swallow but it loses all its flavor...
And you want the flavor!
”
”
Ze Frank
“
Senin düşmanlarındır diye düşman edindiğim kafirlerin gözlerini ve kalplerini levendlerim karşısında kör eyle.
”
”
İskender Pala (Efsane)
“
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
”
”
Cemal Süreya (Sevda Sözleri)
“
Utopialıların hiç anlamadıkları ve tiksindikleri bir başka delilik de şuydu: İnsanlar hiç alışverişleri olmayan bir zengine, salt zengindir diye bir tanrıymış gibi saygı gösteriyorlardı.
”
”
Thomas More (More's Utopia and Its Critics)
“
(...) çok güzel kızlar varmış ve Kant'ı da su gibi okuyorlarmış diye söylentiler çıkarıyorlar, doğru mu acaba? Onları ne yazık ki karşıdan karşıya geçerken ve vapurda bacak bacak üstüne atarken ve piyasa caddelerinde gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş yürürken göremiyoruz, nerede saklanıyorlar dersin, bak ben ortadayım, onlarda kim bilir ne isterler? Kant'ın kendisini isterler, hem de güzel bir Kant isterler, kirli çamaşırlarını bile kimselere koklatmazlarmış öyle mi? Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım, bizim bir arkadaş vardı, kadınlara kendini acındıracaksın diye öğüt veriyordu bana, çok üzülüyorum – ne yapacağımı bilmiyorum – yalnız kaldığım için intihar etmeyi düşünüyorum diye dert yandı mı bütün kadınlar ağına düşüyormuş, sonra bir yanlışlık oldu: Bu arkadaş -başımız sağ olsun- intihar etti, benim de korktuğum anlar oluyor, insan bu güven olmaz, pencere bu kadar yakınken ve iki adım daha atınca denize düşmek ihtimali varken, korkmayın canım şey, sizi elde etmek için yalan söyledim, ben ölür müyüm? ha- ha, vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim, kendimden bahsettiğime bakmayın, asıl mesele sizsiniz, ben yaşlanıyorum, siz hep genç kalıyorsunuz, yıllardır vapura binerim, yıllardır geniş caddelerde karşıdan karşıya geçerim, yıllardır yollarda yürürüm, gördüğüm kadarıyla siz hep gençsiniz, hep güzelsiniz, yirmi yaşında kalıyorsunuz her zaman, bir bayrak yarışında olduğu gibi gençliği birbirinize devrederek ilerliyorsunuz, ben benzetme için özür dilerim, sizi yerinizden oynatacak kadar heyecanlı bir benzetme yapmayı ne kadar isterdim, bizi iyi yetiştirmediler, hep ukalalık öğrettiler, öğretenleri bir elime geçirebilsem, sizin yanınızdaki delikanlılar da yaşlanmıyor, ne garip ne karışık bir düzen bu, bazen yanınızda yaşlıları da görüyorum, sakın paraya kıymet vermeyin olur mu? Sizi onlarla gördükçe daha çok üzülüyorum, beni kırmayın olmaz mı? (...)
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
all the pretty woman thought
the poems i wrote on love
were meant for them.
and i always felt badly
about having written them
just for the hell of it.
***
Bütün güzel kadınlar zannettiler ki
Aşk üzerine yazdığım her şiir
Kendileri için yazılmıştır.
Bense daima üzüntüsünü çektim
Onları iş olsun diye yazdığımı
Bilmenin.
”
”
Orhan Veli Kanık
“
Olmadı, kısmet değilmiş albayım. Mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
İnsan sevdiklerini öldürür diye bir söz vardır ya; aslında bakın insanı öldüren de hep sevdiğidir.
”
”
Chuck Palahniuk (Fight Club)
“
Aklına Sezai geldi, tanıdığı en dürüst başkomiser, intihar ederken bile devletin kurşunu ziyan olmasın diye babasından kalan beylik tabancasını kullanmıştı.
”
”
Emrah Serbes (Her Temas İz Bırakır)
“
At cambazı olması istenmeyen bir kız hemen ata bindirilir, ama at cambazı olsun diye baştan atılan bir kez asla ata bindirilmez.
”
”
Sevgi Soysal (Tante Rosa)
“
Sence," diye sordu Maxon, "Sana hâlâ 'tatlım' diyebilir miyim?"
"Hiç şansın yok," diye fısıldadım.
"Denemeye devam edeceğim. Vazgeçmek doğamda yok."
Beni Seç :)
”
”
Kiera Cass (The Selection (The Selection, #1))
“
Mutlu son diye bir şey yoktu,mutluluk sonsuza kadar da sürmeyecekti,beyaz atlı prensim şu an kim bilir hangi kızı götürüyordu.
”
”
PuCCa (Ve Geri Kalan Her Şey (PuCCa Günlük, #2))
“
Şimdi ölmek istemiyorum!" diye bağırdı."Hala başım ağrıyor!Cennete baş ağrısıyla gitmek istemiyorum,bütün aksiliğim üstümde olacak ve Cennet'in tadını çıkaramayacağım!
”
”
Douglas Adams
“
Onlar utansın sonuçtan' diye kestirip attı. 'Hangi onlar Selim?' dedim. 'Onlar işte,' dedi. 'Onlar canım. onlar, onlar, onlar.' 'Öyle ya,' dedim. 'Onlar. Yani biz değil.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Nedir asıl sorun diye düşünüyorum. Asıl sorun? Asıl sorun tek başına ayakta durabilmekte, yalnızlığı öğrenebilmekte mi? Asıl sorun sevgisiz yaşayabilmekte mi? Sevgisiz kalıp direnmeyi, sevgisiz kalıp gene de boyun eğmemeyi, dilenmemeyi öğrenmekte mi? Asıl öğrenmemiz gereken şey sevgisiz bir yaşam düzeni mi?
Gitmekle ne iyi ettin. Haklı olan senmişsin! Ben romantik, yanlış kitaplarla, kötü yaşam örnekleriyle aldatılmış, yaşamanın anlamını kavramaktan yoksun, kibirlinin biriymişim. İnsan tek başına yaşamı karşılamak zorunda, bense ille de bir sevgiliyle el ele verip değiştirecektim dünyayı! Ne ham hayal, ne zırvalık.
”
”
Leylâ Erbil (Mektup Aşkları)
“
Gidecek' diye düşündün, adın gibi emindin buna. Kalmak için gelmemişti. Kalmak için yaratılmamıştı. Bazı insanlara 'kal' demekle 'öl' demek aynı şeydi sanki. Sadece o geceyi hiç unutmasın istedin.
”
”
Melisa Kesmez (Bazen Bahar)
“
My favorite definition of “feminist” is one offered by Su, an Australian woman who, when interviewed for Kathy Bail’s 1996 anthology DIY Feminism, said feminists are “just women who don’t want to be treated like shit.
”
”
Roxane Gay (Bad Feminist: Essays)
“
In the middle of all the ordinary--something extraordinary shows up.
”
”
KariAnne Wood (So Close to Amazing: Stories of a DIY Life Gone Wrong . . . and Learning to Find the Beauty in Every Imperfection)
“
Never judge a person until you've walked a mile in their yoga pants.
”
”
KariAnne Wood (So Close to Amazing: Stories of a DIY Life Gone Wrong . . . and Learning to Find the Beauty in Every Imperfection)
“
It's called joining the property market - and it shits on war for stress
”
”
Tyne O'Connell (Latest Accessory (Meet Me at the Bar, #2))
“
This is New York. If people found out worshipping the devil actually worked, every ambitious type A would be practicing it in their studio apartments.
”
”
Marisha Pessl (Night Film)
“
Ben hikâyeciyim diye sizlerden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikâyesi ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, n'olur?
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Lüzumsuz Adam)
“
Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun.
____________________
İnsanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye nefret edesin ki? Ne diye kendinden nefret edesin ki? Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi…
”
”
Georges Perec
“
When I started out, all I knew was that I was not going to stay where I'd been. I was going to change. I was going to make my part of the world into something that I wanted–not wait, hope, or beg for the world to start to want me.
”
”
Jeff Mach (There and Never, Ever Back Again: Diary of a Dark Lord)
“
Yalnızlık alıp karşına kendini,
öteki kendinlerle konuşmaktır.
Bakışmaktır, öteki kendinlerle;
dövüşmektir.
Kimi zaman da, öldürmektir
içlerinden sana en çok benzeyeni,
benzemiyor diye.
Yalnızlık, öldürmektir.
”
”
Hasan Ali Toptaş (Yalnızlıklar)
“
Herkes şaşırmıştı. Fakat ne çıkar? Ben rahattım. Sakindim, hafiftim. Madem ki herkesin ayrı bir hakikati vardı. Ve herkes zemin ve zamana göre onu yavaş yavaş yeniden yaratıyordu; ne diye ben kendimi yoracaktım?
”
”
Ahmet Hamdi Tanpınar (Saatleri Ayarlama Enstitüsü)
“
Biri sana cehennemi sıcak ve korkunçtur diye anlattığında cehennem hakkında ne bilebilirsen, benim hakkımda da ancak o kadarını bilebilirsin...
”
”
Franz Kafka
“
İyiyle kötü diye bir sey yoktur, güç vardır sadece, bir de o gücü elde edemeyecek kadar zayıf olanlar...
”
”
J.K. Rowling (Harry Potter and the Sorcerer's Stone (Harry Potter, #1))
“
Bu en kötü zamanda, onu 'benim' diye çağırma umudum olmasa bile
Margaret'ın büyüyüp kendisi olduğu yeri görmek istedim...
”
”
Elizabeth Gaskell (North and South)
“
Silahşor ona, "Ölümden sonra hayat olduğuna inanıyor musun?" diye sordu.
Brown başını salladı. "Evet. Bence ölümden sonraki hayat bu işte.
”
”
Stephen King (The Gunslinger (The Dark Tower, #1))
“
ne yapalım, başka çaremiz yoktu işte, ne yapalım, kendi kanımızı sunduk İstanbul'a hatıra diye..
”
”
Ahmet Ümit (İstanbul Hatırası)
“
Herhalde ünlü olabilmek için kötü bir çocukluk geçirmek gerekiyor diye düşündü Anna.
”
”
Judith Kerr (When Hitler Stole Pink Rabbit (Out of the Hitler Time, #1))
“
Sen bizim mahallenin çocuğusun," diye omuz silkti Gazanfer. "Seni ben döverim, başkası değil.
”
”
Alper Canıgüz
“
Gerçek fazlasıyla hissedildiğinde insana her vakit gerçek değilmiş gibi gelir, diye cevap verdi Resul de; bunda şaşılacak bir şey yok.
”
”
Hasan Ali Toptaş (Heba)
“
Her şeyle aramı bozdum artık. Her şey bana düşman kesildi. Tanrım, diye düşündüm ilk defa. İlk defa, Tanrım dedim, bıraksınlar beni artık...
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Onu bekledim. Gelsin. Elimi tutsun diye.
”
”
Tezer Özlü
“
Herkesin öyle bir hikâyesi yok muydu? Başlayıp da bitiremediği. Çünkü kimsenin dinlemediği... İçine atmak, diye bir şey varken, anlatmaya ne gerek vardı?
”
”
Hakan Günday (Az)
“
İçin kanıyor şimdi biliyorum, bir can aldın diye dövünüyorsun. Korkma çocuk, biz o cennete hiç alınmadık.
”
”
Deniz Gezgin (Ahraz)
“
Zavallılığın, diye geçiriyorum içimden, ne çok giysisi var.
”
”
Yalçın Tosun (Dokunma Dersleri)
“
Konuştuğum bir çok şeyi iş olsun diye konuşuyorum.
Başka yerlerdeyim aslında.
Paramparçayım.
İyi değilim.
”
”
Tarık Tufan
“
Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!
”
”
Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Bugünkü Dille))
“
Zehra, artık kendini zaptedemedi.
-Baba...Benim zavallı babam... diye feryat etti.
Yüzünü yere kapadı, gözlerinden sel gibi yaşlar akarak bir ibadet istiğrakı içinde babasının ayaklarını öptü:
-Baba... Zavallı babam... Affet beni...
”
”
Reşat Nuri Güntekin
“
Hiç aç kalmamış bir insana :
-Açlık nedir? diye sorunuz...
Hemen size bunu anlatmaya çalışır. Tarifler yapar, tasavvurlar yapar.
Aç kalan bir insana :
-Açlık nedir? diye sorarsanız :
-Bilmem, der. Açlık şeydir... Açlık anlatılmaz ki... Açlık açlıktır işte...
Hatta belki bunu da söylemez. Sadece cevap vermeden yüzünüze bakar.
”
”
Nâzım Hikmet (Kan Konuşmaz (Romanlar 1))
“
O kadar az yaşadım ki sanki hiç ölmeyecekmişim gibi düşünme eğilimindeyim; insan hayatının bu kadarcık bir şeye indirgenmesi gerçek olamazmış gibi geliyor bana; elinizde olmadan, er ya da geç bir şey olacak diye hayal ediyorsunuz. Büyük hata. Bir hayat pekâlâ da boş ve kısa olabilir. Günler ne bir iz ne bir anı bırakmadan sefil bir şekilde akıp gider; ve sonra bir anda duruverir.
”
”
Michel Houellebecq (Whatever)
“
değeri olan bir kimse yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim diye düşünmemelidir. bir iş görürken yalnızca doğru mu eğri mi, yürekli bir insan gibi mi yoksa tabansızca mı davrandığını düşünmelidir.
”
”
Plato (Sokrates'in Savunması)
“
Darwin'in ifadesiyle:"O korkunç şüpheyi her zaman yaşarım: Daha düşük seviyedeki hayvan zihinlerinden gelişen insan zihninin hükümlerinin herhangi bir değeri var mıdır ve ya güvenilir midir diye
”
”
John C. Lennox (God's Undertaker: Has Science Buried God?)
“
Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim, 1'den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok... Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999...9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız. Ve dünya da aslında tam gibi görünürken, aslmda bir irrasyonellik harikası. İşte bunun için hayat yoktur. Olsa dahi o da irrasyoneldir! Yani anlamsızdır. Ne bir başlama nedeni, ne de bir oluş nedeni vardır. Evrende uçuşan kocaman bir irrasyonellik. Tabiî ki dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor. Belki de onu anlamlandıran üzerinde yaşayan akıl sahibi yaratıklardır. Ama onların da bizi getirdiği nokta ortada!
”
”
Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)
“
Barrons arkamdan dışarı çıktı.
Gölge geri çekildi.''Nesin sen?'' diye sordum kızgınlıkla.
''Sergenti'de olsaydık Bayan Lane, ben çita olurdum.Orada yaşayan her şeyden daha güçlü, akıllı, hızlı ve daha açım.Ve ben avladığım ceylandan özür dilemem.
”
”
Karen Marie Moning (Faefever (Fever, #3))
“
hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.
”
”
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
“
...Bu dünyada sevişmek diye birşey olduğunu,kolaycacık sevişen kadınların olduğunu öğrenmenin heyecanı ve erkekliğimde yarattığı talı sızı.O sızının bitmesini isteyişim.Bunu bir mahkumiyete dönüşmesi.
”
”
Barış Bıçakçı (Bizim Büyük Çaresizliğimiz)
“
Great way to impress your future brother-in-law, by the way," Kieran continued. "You look like you took a blood bath. The only thing missing is the axe. Would Dallas really let his little sister date a crazed murderer who hacks bodies in the basement? You need to change that shirt pronto. And oh, you're welcome. I just saved you from making a complete and utter fool of yourself, but don't mention it."
I curled my lips into a fake smile. "Thanks. It's so nice to know you've got my back."
Kieran regarded me coolly. "A hobby might help ease all that hunger. Have you ever considered fixing cars, or woodworking, or maybe a DIY project around the house?"
"You're getting a big laugh out of this, aren't you?"
Kieran shrugged. "There's nothing on TV.
”
”
Jayde Scott (A Job From Hell (Ancient Legends, #1))
“
Elimde bu denizkabuğuyla ona gideceğim. Denizkabuğunu uzatacağım. Bak, diyeceğim, sen benden daha güçlüsün; benim gibi astımın da yok. Sen görebiliyorsun, diyeceğim; iki gözün de görebiliyor. Bana bir iyilik yap da, gözlüğümü geri ver demiyorum, diyeceğim. Sen güçlüsün diye efendice davranmanı da rica etmiyorum, diyeceğim. Doğru olan doğrudur. Doğruyu yapman için sana bunu söylüyorum diyeceğim. Gözlüğümü bana ver, Gözlüğümü bana vermek zorundasın diyeceğim.
”
”
William Golding (Lord of the Flies)
“
My shift was over. Thank God! One more closer to the grave.
”
”
Ian Truman
“
As long as women are denied the priesthood, we will try to make our own rituals at our own kitchen altars and we will sew our own magical capes at our own sewing machines
”
”
Erica Jong (Witches)
“
Ne diyebilirdim ki, bu kentin tarihi konusunda tam bir cahildik. Bırakın Yunan, Roma dönemini, Osmanlı dönemi hakkında bile hiçbir şey bilmiyorduk. Bütün bu bilgisizliğimize rağmen, lafa geldi mi, utanıp sıkılmadan, şanlı ceddimiz diye nutuk atmaya bayılıyorduk.
”
”
Ahmet Ümit (İstanbul Hatırası)
“
Berlin'de yalnızsınız değil mi?" dedi.
"Ne gibi? "
"Yani... Yalnız işte... Kimsesiz... Ruhen yalnız... Nasıl söyleyeyim... Öyle bir haliniz var ki..."
"Anlıyorum, anlıyorum... Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım... Küçükten beri..."
"Ben de yalnızım..." dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: "Boğulacak kadar yalnızım..." diye devam etti, "hasta bir köpek kadar yalnız..."
...
Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz… Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daim bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz… Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz? Sizinle bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok… Fakat bilmem… Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm…
...
Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…
”
”
Sabahattin Ali (Kürk Mantolu Madonna)
“
...İbrahim Kurban 14'lüyü kafama dayadığında içimden 'Bravo Habip Beyciğim, gene başardınız." dedim. Kendime 'siz' diye hitap ederim. Saygınlığın ilk kuralı budur. Kendinizle aranıza mesafe koymazsanız, başkalarından bunu bekleyemezsiniz.
”
”
Murat Menteş (Dublörün Dilemması)
“
Question authority... Then ignore it!
”
”
Joseph Barjack
“
Et diye yedikleriniz meydan okuyor, et diye yedikleriniz baş kaldırıyor, et diye yedikleriniz savaşıyor! Et diye yediklerinizin nefesi ensenizde...
”
”
Mary Doria Russell (Children of God (The Sparrow, #2))
“
Gitme, aşağılık herif! Gitme! Diye çıkıştı. “Gidipte kaldıramayacağım bu yükü omuzlarıma bırakma. Altında ezilirim. İnan… O kadar güçlü değilim! Pislik herif!”Parmakları saçlarını sertçe kavradı. “Ölürsen, seni öldürürüm!” “Kahretsin, kadın! Harika gidiyordun ama teknik olarak ölü birini öldüremezsin!
”
”
Selvi Atıcı (Sen)
“
Seni ben keşfettim, seni ben yarattım, seni ben mühürledim. O mührü ancak ölüm çözebilir. Yazdıklarımı okumuyor musun? Benimsin diye bağırıyorum sana, seninim diye bağırıyorum. Dünyada tek kadın var, tek erkek var dememiş miydin? Dememiş miydim?
”
”
Cemil Meriç (Jurnal 2. Cilt: 1966-83)
“
Korkuyorum,” diye fısıldadım kendimi tutamayarak.
“Neden? Benden mi korkuyorsun?”
“Hani hep çok fazla dedik ya... Aramızda her şey hep zirvede, çok fazla yaşanacak dedik ya... İşte bundan korkuyorum. Sadece mutluluklarımız zirvede olsun, Demir. Beni, seni affedemeyeceğim kadar çok kırgınlıkla tek başıma bırakma.
”
”
Burcu Büyükyıldız (Aşk Her Şeyi Affeder mi? (Sonsuza Kadar #1))
“
This was the English passion, not for self-improvement or culture or wit, but for DIY, Do It Yourself, for bigger and better houses with more mod cons, the painstaking accumulation of comfort and, with it, status - the concrete display of earned cash.
”
”
Hanif Kureishi (The Buddha of Suburbia)
“
Choose life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, Choose washing machines, cars, compact disc players, and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol and dental insurance. Choose fixed- interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisure wear and matching luggage. Choose a three piece suite on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who you are on a Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing sprit- crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pishing you last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked-up brats you have spawned to replace yourself. Choose your future. Choose life... But why would I want to do a thing like that?
”
”
John Hodge (Trainspotting: A Screenplay (Based on the Novel by Irvine Welsh))
“
Bir biz varız güzel öbürleri hep çirkin
Birde bu terli karanlık
Sonra bir şey daha var muhakkak ama adını bilmiyorum
Nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum
Yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor
Akşam oluyor ya bir türlü inanamıyorum
Oturmuş iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar
Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
Sarı toprakdan testileri güneşte pişiriyorlar
Bir korkuyorum yanlız kalmaktan bir korkuyorum
Gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum
Sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
Kısrakları birden yavrulamış
Havaları birden güneşli
Kadınlarla yattığım yetse ya
Birde kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor
Hoşlanmıyorum
”
”
Turgut Uyar (Büyük Saat - Bütün Şiirleri)
“
Mutluluğun aşk olduğunu söylüyorlar.oysa aşk mutluluk getirmez, hiçbir zaman da getirmemiştir. Tam tersine, sürekli bir kaygı durumudur aşk, bir savaş meydanıdır; kendi kendimize sürekli olarak acaba doğru mu yapıyorum diye sorduğumuz uykusuz gecelerdir.
”
”
Paulo Coelho (The Witch of Portobello)
“
Editör Hanım, ‘Otuz beş yaşında mühendisliği bıraktı ve kendini edebiyata verdi.’ cümlesinin biyografimde güzel duracağını düşündüğüm için işimden istifa ettim. Küçük burjuvaların kayda değer lükslerden biri de kendi biyografilerini hayal edebilmeleri ve bazı şeyleri sırf biyografilerinde yer alsın diye yapabilmeleridir.
”
”
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
“
Sonra, adamın birinin, değişiklik olsun diye bundan böyle halka nazik davranmanın ne kadar iyi olacağını dile getirdiği için bir ağaca çivilenmesinden yaklaşık iki bin yıl sonra, bir Perşembe günü, Rickmansworth'de küçük bir kafede tek başına oturan bir kız, bunca zamandır ters giden şeyin ne olduğunu birdenbire fark edip en sonunda dünyanın nasıl iyileştirilebileceğini ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir yere dönüştürülebileceğini anlamıştı. Bu sefer doğru olanı bulmuştu, bu işe yarayacak ve hiç kimsenin bir yerlere çivilenmesi gerekmeyecekti.
Ama ne yazıktır ki, bir telefon bulup birilerine bundan söz edemeden korkunç, aptal bir felaket meydana geldi ve fikir sonsuza dek yitip gitti.
Bu, o kızın öyküsü değil.
”
”
Douglas Adams (The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy (Hitchhiker's Guide to the Galaxy, #1))
“
Bir ara durdu, merdivenlerin tırabzanına yaslandı, beni göğsüne bastırdı.''Neden sana söylediğimde kaçmadın ki?' diye fısıldadı saçlarıma doğru.''Daha en başından ölümüne sadakatinin yol açacağını biliyordum.Ama bunun, bana olan sadakatinin olacağı aklıma gelmemişti.
”
”
Susan Ee (Angelfall (Penryn & the End of Days, #1))
“
(...)Ey zavallı milletim dinle! Su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.
”
”
Oğuz Atay (Oyunlarla Yaşayanlar)
“
Peki Mac.Rahatla.''
Mac mı? Bana Mac mi demişti gerçekten? Nefes almaya uğraştım.''Ölecek miyim?'' diye hırıldayarak sordum.''Beni öldürecek misin?''
''Sana rahatlamanı söylüyorum, sen ise kalkmış seni öldüreceğimi mi düşünüyorsun? Tam bir kadın mantıksızlığıyla davranıyorsun.'' Sonradan aklına gelmiş gibi ekledi. ''Artık serbestçe konuşabilirsin.''
''Öyle davranmıyorum.Bana Mac diye hitap ettiğin iki seferde de ölümle pençeleşiyordum.Şu anda da etrafta başka bir tehdit unsuru olmadığına göre, beni öldürmek üzere olmalısın.Kesinlikle çok mantıklı bir çıkarım.''
''Sana Mac diye hitap etmedim.''
''Evet ettin.''
''Sana Bayan Lane diye hitap ettim.''
''Hayır etmedin.''
''Evet ettim.
”
”
Karen Marie Moning (Faefever (Fever, #3))
“
...Bana öyle geliyor ki, Pythagorasçılar bazılarının düşündüğü gibi, öğretilerini paylaşmaktan duydukları kıskançlıktan değil de, büyük insanlara ait böylesine güzel ve binbir zorlukla dolu keşif, maddî bir kazancı olmaksızın kalem oynatmayı sıkıcı bulan ya da başkalarının yüreklendirip örnek olmasıyla hür felsefe çalışmasına özendirilse de aklî donukluklarından ötürü filozoflar arasında tıpkı bal arılarının arasındaki erkek arılar gibi duran kişilerce hor görülmesin diye böyle yapıyordu.
”
”
Nicolaus Copernicus (Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine)
“
Sarp” diye inledi bir nefes arasında, “Seni seviyorum. Senden başka kimsem yok. Her şeyim sensin… Aşkım, arkadaşım, annem, babam… Tek ailem sensin Sarp. Benim senden baka gideceğim başka bir yol yok.”
“Benim var mı sanıyorsun? Bir kez ortak olmuşken soluğuna, sensiz bir nefes var mı bana?
”
”
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
“
İçkisi, sigarası gibi arkadaşı da yoktu. Bekardı. Şimdiye kadar hiç sevgilisi olmamıştı. Çok konuşmazdı. Çekingen ve sıradandı. ” Daha önce sizinle karşılaştık mı?” ya da “Bizim Mehmet’e ne kadar benziyorsunuz,” denilen insanlar gibi herkese benzeyen, toplu resimlerde “İşte şu ortadaki esmer” diye gösterilirken, “Hangi esmer?” diye sorulan, dar bir yolda karşı karşıya kalındığında ilk kendisinin çekilip yol vereceği bilinen, markette alışveriş yaparken insanların yanına gelip ”Salçalar hangi reyonda?” diye sorduğu, isminin sonuna asla ‘Bey’ alamayacak olan, yeni bir yere taşındıktan ancak altı ay sonra komşuları tarafından fark edilen bir tipti.
”
”
Sinan Sülün (Karahindiba)
“
Ağladığını hissettirmemek çok zordur. Gözlerinden yaş akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. Verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. Omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. Ağladığını duyurmamak çok yorar insanı..
”
”
Ayfer Tunç (Suzan Defter)
“
Hani, çok önceleri, "Sadakat nedir?" diye sormuştun bana; ben de şöyle bir şey söylemiştim:-
'Sadakat', kişinin kendinde bir kişiye bir yer ayırması, ve o yeriş hep onun için korumasıdır;
'sadakatsizlik' de, kişinin o yerin korunmasını savsaklamasıdır;
'ihanet' ise, kişinin, o yerine, başka bir kişiyi sokması-
"Olur mu ki bu-" demiştin sen de: " başka bir kişiyi sokamaz ki o yere, o kişi; onun için açmışken o yeri- başka bir kişi giremez ki oraya...?
”
”
Oruç Aruoba (ile)
“
Beklemek ileriye doğru acele etmek,zamanı ve içinde bu anı bir armağan yerine bir engel gibi görmek,değerlerini yadsıyıp yok ederek zihninde üzerlerinden atlayıp geçmek demektir.Beklemek sıkıcıdır denir,oysa,büyük bir oranda zamanı kullanmadan ve deneyimlerinden geçmeden tüketmek eğlencelidir de.Hiçbir şey yapmadan bekleyen bir kişi,hiçbir yararı olmadan bir sürü şeyi sindirim sistemine yığan bir obura benzer diyebiliriz.Daha da ileriye giderek hazmedilmemiş gıdaların bir insanı daha güçlü yapmadığı gibi geçen zamanın insanı yaşlandırmadığını söyleyebiliriz.Zaten ari ve tam bekleme diye bir şey yoktur.
”
”
Thomas Mann (The Magic Mountain)
“
Ah, ne desem kendimi aldatamam,
Duygulanırım bazı akşamlardan;
Bir bahçeye girerim, o kokulu anlarda;
İçime çekerim o zavallı kocaman burnumla,
Nisan'ı koklarım, gümüş ışıklar altında.
Bir kadın, bir erkeğin kolunda
"Ah, benim de kolumda bir kadın olsaydı
Diye düşünürüm, yürüseydik ay ışığında,
Coşarım, unuturum her şeyi, görünce bir anda,
Gölgesini bedenimin bahçenin duvarında!
”
”
Edmond Rostand (Cyrano de Bergerac)
“
Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvanlar da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır.
Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! Canım çekiyor diye giremem sana deniz, göğsüm zayıftır; doktor yasağı. Canım çekiyor diye içemem:körkütük oluncaya kadar, aklı boğuncaya kadar: karaciğer yasağı. Canım çekiyor diye bir vapura binip Haydarpaşa'ya, oradan tabana kuvvet Van'a kadar gidemem. Yollarda geberirim... Çarşıya inemem. Çarşıyı Allah kahretsin.
”
”
Sait Faik Abasıyanık (Alemdağ'da Var Bir Yılan)
“
Benim dışımda kimseye de öfkesini belli etmezdi. ‘Bütün kötülüğün bana’ diye takılırdım. ‘Anlamıyorsun Esat ağabey,’ derdi. ‘Onları öfkeme layık bulmuyorum. Öfkem bana ait bir şey. Yakın hissetmediğim birine nasıl gösteririm onu. Onlara da size davrandığım gibi davranmış olurum. Asıl o zaman kötülük etmiş olurum size.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
...Hiçbir şey açıklanamaz. Dünyanın tek bildiği şey uyurken bir o yana bir bu yana dönen biri gibi sizi öldürmektir, dünya uyurken üstünüze abandığında, uyuyan birinin pireleri ezdiği gibi. Böylesine bir ölüm pek ahmakça olurdu, diye düşündüm, herkes gibi yani. İnsanlara güvenmek demek kendini azıcık öldürtmekle eşdeğerdir.
”
”
Louis-Ferdinand Céline (Journey to the End of the Night)
“
Gözüm seyirse bir karşılığı vardı onlarda. Ciğerimi okurlardı. Ama görmek istemiyordum onları şu sıra. Aslında kimseyi. Neden diye düşünürken şunu bulup çıkarmıştım aklımın iğne atsan düşmez kalabalığından. Mutlulukları çok geliyordu bana. Kendime itiraf edemiyordum kolay kolay ama kesin buydu sebep. Hayatlarında iyi giden her şey, benim hayatımda kötü giden şeylerin altını çiziyordu. Gözüme sokuyordu aksaklıklarımı, arızalarımı. 'Bak, böyle olabilirdin sen de' diye başarısızlığımı vuruyordu yüzüme.
”
”
Melisa Kesmez (Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz)
“
Hiç kimse bilmiyor bu parfümün aslında ne kadar iyi olduğunu, diye düşündü. Ne kadar iyi yapılmış olduğunu kimse bilmiyor. Ötekiler, sadece etkisine köle oluyor. Hatta kendilerini etkileyip büyüleyen şeyin parfüm olduğunu bilmiyorlar bile! Gerçek güzelliğini anlamış anlayacak tek kişi benim, çünkü ben yarattım onu. Aynı zamanda, büyüleyemeyeceği tek kişi de benim. Parfümün kendisi için anlam taşımadığı tek kişiyim ben.
”
”
Patrick Süskind (Perfume: The Story of a Murderer)
“
Ayrılık dediğin dolapta çürüyüp gitmiş bir domatesi çöpe atmak gibi bir şey mi? Boş şişeleri kapıcı Osman Bey alsın diye kapının önüne koyuvermek mi? Bir insanı geride bıraktığında, sırf onu mu bırakıyorsun geride? Onunla dahil olduğun dünyayı ‘artık miadını doldurdu’ deyip kırmızı bir tuşa basıp havaya uçurmak ve başka bir gezegene taşınmak diye bir şey var mı? Hayatlarında hiç yalnız kalmamış kadınlar beni anlar mı peki?
”
”
Melisa Kesmez (Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz)
“
You know, you spend your childhood watching TV, assuming that at some point in the future everything you see will one day happen to you: that you too will win a Formula One race, hop a train, foil a group of terrorists, tell someone 'Give me the gun', etc. Then you start secondary school, and suddenly everyone's asking you about your career plans and your long-term goals, and by goals they don't mean the kind you are planning to score in the FA Cup. Gradually the awful truth dawns on you: that Santa Claus was just the tip of the iceberg - that your future will not be the rollercoaster ride you'd imagined,that the world occupied by your parents, the world of washing dishes, going to the dentist, weekend trips to the DIY superstore to buy floor-tiles, is actually largely what people mean when they speak of 'life'.
”
”
Paul Murray (Skippy Dies)
“
Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. Güneş onu yakıp kavurur. O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir. Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur. Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur. Herşey karşısında eğilir. Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez! Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı... Sırtında bir acı ile uyanır.... Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
”
”
Friedrich Nietzsche
“
The state or conditions into which you lead your wife will be the state or conditions in which you find yourself. You cannot lead your wife into happiness and not get there yourself.
”
”
Aleathea Dupree (Cheer Up Your Wife: A DIY Biblical Guide)
“
Kıtaları ipek kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
Zafer Sabahları kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupa’lıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”
Avrupalı dostları acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına “Hayır delikanlı” diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.”
Ve Hristiyan batının göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir nişan-ı zişan” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
”
”
Cemil Meriç (Bu Ülke)
“
Evet evet evet, işte buydu. Gençlik bitmeliydi, ah evet. Ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten sadece. Hayır, sadece hayvanmış gibi olmak değil de hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğimiz minik oyuncaklardan biri olmak gibidir, teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma dolu olan ve gırr gırr gırr diye kurunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey kardeşlerim. Ama dosdoğru gider ve bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir.
(syf. 167)
”
”
Anthony Burgess (A Clockwork Orange)
“
Müsaadenle bir hikâye anlatayım?" dedi Şems. Ve işte şunu nakletti.
Vaktiyle biri Farisi, biri Arap, biri Türk, biri Rum dört ortak varmış. Ellerine geçen parayla ne yapacaklarına karar
verememişler. Farisi, "Haydi, 'engür' alalım" demiş; Arap'sa "O da ne öyle, istemem; 'ineb' alalım" demiş; Türk'se tutturmuş "Üzüm de üzüm" diye; bu arada Rum kararlıymış, "Geçin hepsini, 'ingabil' alacağız" demiş. Çok geçmemiş, kafadarlar kavgaya tutuşmuş. Nihayet dördünün de aynı şeyi istediklerini anlamışlar. Ama bu sefer yeni bir tartışma çıkmış aralarında. Her biri kendi üzümünü beğenirmiş. Biri kara, biri yeşil, biri sarı, biri mor üzüm salkımı taşırmış. Hepsi kendi
üzümünü yere göğe koyamazmış. Neyse ki oradan gönüllere tercüman bir Sufi geçiyormuş. Kavga ettiklerini duyunca dört satıcıdan birer salkım üzüm almış, bir kaba koyup üzümleri ezmiş. Üzümün suyunu çıkarıp kabuğunu atmış. Çünkü aslolan meyvenin özüymüş, posası değil.
”
”
Elif Shafak (The Forty Rules of Love)
“
Kendini birdenbire üniversitede bulmak, Selim'e dokunuyordu. "Üniversiteye girişimin hikayesi aslında daha aptalca olduğu için, bu açıklamaya şükretmelisin gene. Gerçek durum daha acıklı: lisede iyi bir öğrenci olduğum için zor bir meslek seçmeliydim. Bu nedenle mühendis olmaya mecburum. Bu açıklamayı daha çok mu beğendin ?" Bütün ümidi, Dostoyevski gibi, mühendis olduktan sonra istifa etmekti. Hangi görevden istifa edecekti? Bilmiyordu. Babasıyla her gün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu. "Dağlara kaçacağım" diye bağırıyordu babasına: "Hepinize bu üniversiteyi bitirebileceğimi, hem de kırıntılarımla bitirebileceğimi göstereceğim. Siz de, onlara da göstereceğim." Kimdi onlar? Bilmiyordu. "Böyle olmama sebep olanlar," diyordu. "Her çağımda isimleri değişen ve aslında hepsi birbirinin aynı olanlar. Onlar işte!
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Modernlik diye bir şey yoktur. Biz kendi benliğimizden dolayı bizden evvelkileri geri zannediyoruz. Biz şimdi elektrikle aydınlanıyoruz diye gaz lambasıyla, mumla, yağ kandili ile aydınlananları geri zannediyoruz. Hz. Mevlana yağ kandiliyle aydınlanıyordu, sen elektirikle aydınlanıyorsun diye bir satır mesnevi mi yazabildin? Onun için bu modernlik denen şeyi ben kabul etmiyorum.
”
”
Ömer Tuğrul İnançer
“
Sen Fiona'ya nasıl hitap ediyorsun? Fio! Aman ne etkileyici.Casa Blanc'da o McCabe denen tuhaf adamı gördüğümüz geceki salak kızın adı neydi peki? Marilyn!''
''Adını hatırladığına inanamıyorum,'' diye mırıldandı.
''Ona ilk ismiyle hitap ediyordun ama ondan hoşlanmıyordun bile.Ama bana ismimle hitap etmiyorsun.Ama yo, ben Bayan Lane'im.Sonsuza kadar.''
''İsim meselesine neden böyle kafayı taktın anlamıyorum Mac,'' diye bağırdı.
''Jericho,'' diye bağırdım ben de ona, sonra da onu ittim.
Tek eliyle iki bileğimi birden kavradığı için vuramadım ona.Çılgına göndüm.Kafa attım.
”
”
Karen Marie Moning (Shadowfever (Fever, #5))
“
Üzerinde bulunduğumuz enlemdeki her şey Dünya’nın kendi çevresinde dönüşü nedeniyle saniyede yaklaşık 350 metrelik bir hızla hareket ediyor. Dünya, Güneş’in çevresinde yaklaşık 30 kilometrelik bir hızla, Güneş sistemi de Samanyolu galaksisinin merkezi çevresinde saniyede yaklaşık 200 kilometrelik bir hızla dönüyor. Samanyolu galaksisi, bir yandan galaksi merkezi çevresinde yaklaşık 270 kilometrelik bir hızla dönerken bir yandan da saniyede yaklaşık 600 kilometrelik bir hızla uzayda hareket ediyor.
Yaşamak ilerlemek olmaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.
”
”
Barış Bıçakçı (Sinek Isırıklarının Müellifi)
“
Kadehlerimizi tokuşturup rakılarımızı yudumladık. "Fezai Bey sevgilimin uzaylı olduğunu iddia ediyor," dedim.
"Bütün kadınlar öyledir," dedi Kız Tevfik.
"Seninki hariç," dedi Tahtakafa. "Seninki, bildiğin orospu."
"Uzaylı orospu olmaz diye bir kanun mu var?" şeklinde beklemediğim derecede sakin bir karşılık verdi Kız Tevfik, Bafra'nın dumanını efkârla üflerken. "Ne yapsın? Kader kurbanı işte.
”
”
Alper Canıgüz
“
Bana öyle geliyor ki,hakikaten yapabileceğimiz bir tek iş vardır,o da ölmek.Bak,bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam birşey yapmakta kullanmış oluruz.Ben ne diye bu işi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya,müthiş bir gevşeklik içindeyim.Üşeniyorum.Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum.
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Şu Taksim alanında biribirlerini ezenler, o kadar insanın içinde hak tu, diye ortalığa tükürük savuranlar, sümkürenler, sümüklerini ağaç gövdelerine sürenler, hasta yüzlüler, vıcık vıcık boyalılar, suratlarından düşen bin parça olanlar, düşman gözlüler, gülmeyenler, biribirlerine düşmanlar gibi, birbirlerini yiyeceklermiş gibi, biribirlerinin gözlerim oyacak, kuyusunu kazacaklarmış gibi bakanlar, korkanlar, utananlar, bunlar mı, korkanlar, ben ben, ben, diyenler, bunlar mı? Kuşlar da gitti... Giden kuşlarla...
”
”
Yaşar Kemal
“
Fransızcada özledim denmez, Demir.”
“Nasıl yani?”
“Öyle işte… Özlemek diye bir kelime yok bu dilde. Tu me manques derler onlar. Ama bunun anlamı özledim demek değildir.”
“Nedir peki?”
“Özledim denmez. Bende eksiksin, denir. Sen bende hiç eksik olma, Demir. Eksikliğini, varken yokluğunu hiç hissettirme bana. Seni özlemeyi kabul edebilirim. İnsan birini yanındayken de özler çünkü. Ama yokluğuna asla katlanamam...
”
”
Burcu Büyükyıldız (Aşk Her Şeyi Affeder mi? (Sonsuza Kadar #1))
“
Onlar, bizi kabul etmek istemiyor. Onlar, aralarında görmek istemiyorlar Türk kadınını, bakma öyle her birinin Atatürk devrimcisiyim diye aslan kesildiğine, kendileriyle eşit olmamızı, bizim de salt sanat konuşmak için, sanatçı dostlar edinmek için oralara girip çıkmamızı yediremiyorlar erkekliklerine, zora gelince çıkarıp bilmem nerelerini göstermeleri bundan. Osmanlı bunlar daha, Osmanlı! Osmanlı'dan da beter...
”
”
Leylâ Erbil
“
Hayat beni sıkıyor..." dedi. "Her şey beni sıkıyor. Mektep, profesörler, dersler, arkadaşlar... Hele kızlar... Hepsi beni sıkıyor... Hem de kusturacak kadar..."
Bir müddet durdu. Eliyle gözlüğünü oynattı ve devam etti: "Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsanlar bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Eliminizden ne yapmak gelir? Hiç!... Milyonlarca senelik dünyada en eski şey yirmi bin yaşında. Bu bile biraz palavralı bir rakam. Gecen gün bizim felsefe hocasıyla konuşuyordum. Lafı gayet ciddi tarafından açtım ve 'hikmeti vücudumuz'u araştırmaya çalıştım. Dünyaya ne halt etmeye geldiğimiz sualine o da cevap veremedi. Yaratmak zevkinden, hayatin bizatihi bir hikmet olduğu hakikatinden dem vurdu, fakat çürük. Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akillimizin kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir suru bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileri geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları seklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç is bir insani nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bizde ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adi unutulacak eserler yazarak ebedi olmaya çalışmak yahut üç bin sene sonra kolsuz bacaksız, bir müzede teshir edilsin diye ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akilli isi gibi gelmiyor." Sesine mühim bir eda vererek ağır ağır mırıldandı: "Bana öyle geliyor ki, hakikaten yapabileceğimiz bir tek is vardır, o da ölmek. Bak, bunu yapabiliriz ve ancak bu takdirde irademizi tam bir şey yapmakla kullanmış oluruz. Ben ne diye bu isi yapmıyorum diyeceksin! Demin söyledim ya, müthiş bir gevşeklik içindeyim. Üşeniyorum. Atalet kanunu icabı sürüklenip gidiyorum. Eeeeh.
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Demek hayat böyle iki adım ileri bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi.Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı?Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı ?Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat,daha makul değil miydi ?
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
O felsefede insan yaşamının ödevleri, insan yaşamınının mutluluğuna ve kemaline hizmet edecek araçlar olarak ele alınıyordu. Ama gerek ahlak, gerek doğa felsefesi, yalnızca ilahiyata yardımcı gibi öğretilmeye başlanınca, insan yaşamınon ödevleri daha çok, bir yaşamın mutluluğuna hizmet edecek ödevler olarak ele alındı. Eski felsefede, erdemin kemali, sahibi için, bu yaşamda en kamil mutluluğu ister istemez yaratır diye anlatılıyordu.
”
”
Adam Smith
“
Zavallı insanlarımız -kendimi de içlerine katarak- diye üzüldüm. Bütün meseleleri birbirine karıştırıyorduk. Hele ben, en Batılı müzikçiler arasında onlardanmışım gibi yaptıktan sonra, kırmızı mini etekli kadının dansını seyrederek rakı içiyordum susuz. Fakat meselelerimizde ne kadar zavallıydı. Kara suratlı halk türkücüsü ne kadar zavallıydı. Hatta bu zavallılık ortaya çıkmasın diye, onunla yakınlık kurmak bile istemiştim: Kadın dansederken, çay fincanımı ona doğru kaldırarak, içelim kardeş gibi beni şimdi bile bunaltan bir takım sözler söylemeye çalışmıştım.
”
”
Oğuz Atay (Eylembilim)
“
insanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? ne diye kendinden nefret edesin ki? keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar aleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet.
”
”
Georges Perec (Un homme qui dort)
“
Küçük Prens çölü geçerken bir çiçeğe rastladı yalnız.Üç taçyapraklı önemsiz bir çiçekti bu.
-Günaydın, dedi Küçük Prens.
-Günaydın, dedi çiçek.
-İnsanlar nerede? diye kibarca sordu Küçük Prens.
Çiçek eskiden bir kervan görmüştü.
-İnsanlar mı? diye tekrarladı.Galiba altı yedi tane insan var.Yıllar önce görmüştüm.Ama kim bilir şimdi neredeler?Rüzgarla sürüklenmişlerdir.Kökleri yok, hayatları güç oluyor bu yüzden.
-Hoşçakal, dedi Küçük Prens.
-Hoşçakal, dedi çiçek.
”
”
Antoine de Saint-Exupéry (The Little Prince)
“
Zargana öğreniyordu. Aşık olunanla yapılan şeyin hiçbir değerinin olmadığını yazıyordu zihnine silinmez bir mürekkeple. Yapılan işlerin, gidilen yerlerin sadece aşık olunanın dışındaki insanlarla birlikteyken önemli olduğunu öğreniyordu. Çünkü kendi dışındaki bir varlıktan sırf nefes alıyor diye zevk alınabildiğini görüyordu ilk kez. Betty hiçbir şey yapmasa bile, sadece içine oksijen çekerek mutlu edebiliyordu Zargana’yı. Bir de parklarda el ele yürümeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmaları bile gereksizdi. Sadece var olduklarını göstermeleri yeterdi aşkı yaşayabilmeleri için.
”
”
Hakan Günday (Zargana)
“
Birisi, kabuk tutmuş yaralarımızı okşamaya başladığında, cırt diye açılıveriyor ve oluk oluk kanama başlıyor yeniden. Birine teslim olduğumuzda ve içimizi döktüğümüzde, bedenimiz ve ruhumuz kan içinde kalıveriyor. o yüzden değil mi, içimizde tutmalarımız, birine teslim olmaktan korkmalarımız, ortalıkta tedirgin ve gergin dolanmalarımız?
"anlatsam mı, anlatmasam mı?" kararsızlığımız..
"bu sevgi beni acıtır mı?" kuşkularımız.. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır. Tek yapmamız gereken; sevginin bize vadettiklerine güvenmeyi sürdürmek, ama kime ikinci defa güveneceğimizi de iyi seçmek.
”
”
Gabriel García Márquez (One Hundred Years of Solitude)
“
Küçük Prens: "Bu adamın kafası az çok benim ayyaşınki gibi çalışıyor" diye düşündü. Ama yine de bir soru sormaktan alamadı kendini.
- Yıldızlara nasıl sahip olunur?
İşadamı yüzünü ekşiterek:
- Yıldızlar kimin malıdır? diye karşılık verdi.
- Bilmem, kimsenin.
- O halde, benimdir. Onlara sahip olmak ilkin benim aklıma geldi.
- Bununla iş biter mi?
- Elbette. Sahibi olmayan bir elmas bulursan, o elmas senindir. Sahibi olmayan bir ada bulursan, o ada senindir. Bir buluş yaparsan patentini alırsın, buluş senin olur. Madem ki yıldızlara sahip olmak benden önce kimsenin aklına gelmedi, yıldızlar benimdir.
”
”
Antoine de Saint-Exupéry (The Little Prince)
“
Adamın “Gitmek isteyen sendin” deyişi kulaklarına dolduğunda yumduğunun bile farkında olmadığı gözlerini araladı.
“Biliyorum bendim” diye fısıldarken haksız olduğunu farkındaydı. “Ama içten içe hep… Kal demeni bekledim” diyerek sözlerini tamamladığındaysa adamın dudakları genç kızı bir deprem misali sarsmayı başarmıştı.
“Kal demedim. Çünkü tek başıma savaşmaktan yoruldum Ela. Anlıyor musun? Senden küçücük bir karşılık görmeden kalbimi ellerine verdim ben. Sonucunda bana kalansa koca bir hiç oldu.
”
”
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
“
Devrim
Devrim tinsel bir fenomendir.Politik devrim,sosyal devrim veya ekonomik devrim diye bir şey yoktur. Devrim sadece bireysel ruhlar için mümkündür.Sosyal devrim sahte bir olgudur çünkü toplumun kendine ait bir ruhu yoktur.Tek devrim ruhun devrimidir,bireyseldir.Ve eğer milyonlarca birey değişirse bunun sonucunda toplum da değişir;tersi olmaz.Önce toplumu değiştirip ardından bireylerin değişmesini bekleyemezsiniz.Devrimlerin başarısız olmasının sebebi budur çünkü devrime çok yanlış bir noktadan bakıyoruz.Eğer toplumu değiştirirsek bir gün bireylerin,toplumu oluşturan her bir öğenin de değişeceğini düşünürüz.Bu aptalcadır.
”
”
Osho (Aydınlanmanın ABC'si)
“
...Takma kafana torun. Günün birinde insandan karşılık beklersen o da sana hemen insan olduğunu hatırlatır." Ben bin nasihate razıydım be dedem, böyle bir müsibettense... Karşılık bile beklememiştim ki, yapmam gerekene soyunmuştum. Her şeyi göze alıp sevdiğim birinin rahatını bozmasınlar diye kendi rahatımı bozmuştum. Adam satmak nedir arkadaşım, siz hiç büyümeyecek misiniz? Tarih bir kere daha tekerrür ediyordu. Yağmur daha da hızlanmıştı. Üşümüyordum. İyi denk gelmişti, ben pişerken yağmur yağıyordu.
”
”
Selçuk Aydemir (Liseden Arkadaşlar)
“
Bu ten... Tam burası..." Parmakları, göğüs oluğuna doğru ilerledi. Ardından dudakları ellerinin çizdiği rotayı takip etti. "Sadece benim..." diye fısıldadı, dudakları oraya değmeden, ıslak öpücüklerinden birini bırakmadan hemen önce. "Sadece ben görmeliyim. Benim düşüncelerimi süslemeli tenin. Kokun... Yumuşaklığın... Bedeninin sıcaklığı..."
"Yağız..." diye fısıldadı Mira nefes nefese. "Hiç adil oynamıyorsun."
"Biliyorum. Ama aşkta her şey mubahtır, anlayamadın mı?"
"Sırf şu elbiseyi çıkarayım diye yapıyorsun."
Yağız hafifçe gülümsedi. Evet, bu da bir nedendi. Ama söz konusu karısı olunca, tek sebep asla bundan ibaret değildi.
"Yanılıyorsun, Mira'm. Sırf seni sadece kendime saklamak istediğimden yapıyorum. Bir tek ben göreyim diye... Bir tek ben seveyim diye...
”
”
Burcu Büyükyıldız (Çilek Mevsimi (Aşkın Renkleri #1))
“
Yürümek, her gördüğüm nesnenin gerisinde uzun şeyler düşünmek en sevdiğim uğraşılardan biridir. Çoğu kez öyle küçük, ama ilginç olaylar olur ki, bunları gördüğüm an kafamda bir öykü belirir. İstanbul böyle öykülerle doludur.Bu kentin en güzel öykülerini Sait Faik yazmış diye düşünürüm. Onun bu uğraşısını sürdürmek gerek derim. Ama hep günlük olaylar zamanı alıp götürüyor. Ya uyku gecikir, ya uyku çok uzar, ya da bir yerden hızla dönmek gerekir. Ya çok ya da az öfkeli olurum. Aranması gereken insanlar ve gidilecek yerler vardır. Çocuğa eski masalları günümüze uydurup anlatmak gerekir, kapı çalınır, cam çarpar ve kırılır, aygaz biter, yakıt gelmez, su kesilir ve öyküsü yazılacak sokak izlenimleri silinir. Gene yenileri oluşur... bunları yaşamanın tadı bile yeter insana.
”
”
Tezer Özlü (Eski Bahçe - Eski Sevgi)
“
-Aklına her geleni söyleme. Hayatın boyunca bunu yaptın zaten. Ben sana ne derdim, her zaman?
-Cahil ile lak lak edeceğine, alim ile taş taşı.
-Sen ne yaptın peki? Alim ile taş taşırken bile lak lak ettin, durmadı o çenen. Bir de kendince bahane bulmuşsun gevezeliğine 'Ben sesli düşünüyorum, kafamdan geçenleri içimde tutamıyorum,' diye. Tut! İçinde-kıçında nerende tutarsan tut, ama tut. Beyin ishali olmuş gibi vır vır vır... Hayatta bir ağırlığın olsun. Bir de yazan-çizen adamım diye dolanıyorsun. Yazık! Çok yazık!
”
”
Yekta Kopan (Bir de Baktım Yoksun)
“
Bana gül göndermiş."
Hattın diğer ucundan, hayalkırıklığını belirten bir hırlama geldi. "Hayatım, nadiren radevuya gittiğini biliyorum ama o şeyleri sokak köşelerinde beş papele satıyorlar."
"Kristalden yapılmış." Elena konuşurken, kristal gülün ışıltılarından gözünü alamıyordu. "Ay, olamaz."
"Ne olamaz?"
Elena ağzı açık bir halde en yakın çekmeyece uzanıp fazla hafif olduğu için nadiren kullandığı ince keskiyi aldı ve güün sapındaki bir bölgeyi hafifçe kzımaya çalıştı. Bıçak işlemiyordu. Sonra bıçağı tersine sirttü ama bu kez gül "çizilmelere dayanıklı"bıçaı çizdi. "Ay olamaz."
"Ellie, neler olup bittiğini hemen anlatmazsan yemin edeirm seni eşşek sudan gelene kadar döverim. Ne oluyor? Kan emen mutant bir gülmüymüş.?
Elena kahkahasını tutup elindeki tarif edilmez güzellikteki şeye baktı. "Kristal değilmiş."
"Kübik zirkon mu? diye sordu Sara kuru kuru. "Ay, dur bir dakika, yoksa plastik mi?"
"Elmas."
Ölüm sessizliği.
”
”
Nalini Singh (Angels' Blood (Guild Hunter, #1))
“
Kişileri roman okumağı sevenlerle roman okumağı sevmiyenler diye ikiye ayırabiliriz. Roman okumağı sevmiyenlerden bir hayır gelmez demiyorum, büyük işlere asıl onların giriştiğini söyleseler ona da inanırım. Ama ben hoşlanmam onlardan. Kendilerinden çıkamaz, başlarından geçmemiş şeyleri geçmiş sayamaz, kendilerini başka kimsenin yerine koyamazlar. Bir tek yaşayışları vardır, ömürlerine bin bir kişinin yaşayışını sıkıştıramazlar. Her şeyi anlamağa çalışırlar. Her şeyi anlarlar da kişioğlunun karşısında bir anlayışsızlıkları vardır.
”
”
Nurullah Ataç (Karalama Defteri - Ararken)
“
Chaol onun öfkesinne kıkırdayarak cevap verdi ve kılıcıyla , ayağa kalkmasına izin verdiği Celaena'ya silahların olduğu rafı gösterdi. "Başka bir silah seç. İlginç bir şey olsun. Beni terletecek bir şey, lütfen."
Celaena ince kılıcını yerden alıp "Diri diri derini yüzüp göz kürelerini ayağımın altında ezdiğimde epey terleyeceksin." diye mırıldandı
"işye aradığımız ruh bu."
İnce kılıcı basbayağı fırlatarak yerine bıraktıktan sonra hiç tereddüt etmeden av bıçaklarını eline aldı.
Eski dostlarım benim.
Celaena'nın yüzüne muzır bir gülümseme yayıldı.
”
”
Sarah J. Maas (Throne of Glass (Throne of Glass, #1))
“
İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.
Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. Sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. Tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.
Kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. Kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. Berduşlara ve kör kedilere bakarsın. Gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. Suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. Havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.
Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. Bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. Bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. Bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. Bir kokuya sarılma isteğini. Bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. Büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. Kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. Belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.
Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.
”
”
Emrah Serbes
“
İnsan korkunçtur.
Babası Cemil Gezmiş'e göre Deniz, bunu doğduğu gün anlamıştı; o yüzden de, bütün bebekler gibi dünyaya gelir gelmez ağlamıştı.
Cemil Bey, 18 Ocak 1971 tarihinde oğluna yazdığı açık mektupta şöyle diyor:
Karlı bir şubat sabahı Ayaş'ta gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu.
Şimdi anlıyorum; çünkü karşında yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün:
İnsanları...
Yani bütün istikbalini onların mutlu olmaları uğrunda feda edeceğin insanları...
Canavarların en korkuncu olan bizleri...
Tanrı'nın bahşettiği zeka ve yetenekleri, zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanan uygar yaratıkları...
Onları gördün ve içinden, "Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim" diye düşündün.
Onun için ağladın.
”
”
Can Dündar
“
Bırakıp gitti beni," dedim dokunsan ağlayacak gibi. İçki bugün her zamankinden hızlı etki ediyordu. "Âşıktım ben ona."
"Üzülme delikanlı," diye omzumu sıvazladı Amca Bey. "Aşk her zaman yaşanmış bir şeydir."
Bir süre sessiz kaldık. Sonunda Tahtakafa hepimizin merak ettiği soruyu sordu. "O da ne demek yahu?"
"Aşk hiç yaşanmakta olan bir şey değildir," diye açıkladı Amcabey. "Ancak bir hatıra olabilir. Aşk acısı zannettiğin şey, aşkın kendisidir."
"Hayatta aşk diye bir şey yok mudur yani?" diye sordum gözlerim yaşlarla dolu.
"Yoktur," dedi Amcabey. Rakısından bir yudum aldı. "Ölümde aşk diye bir şey vardır.
”
”
Alper Canıgüz
“
Seninle tekrar görüşebilir miyiz?" diye sordu. Sesinde sevimli bir gerginlik vardı.
Gülümsedim. "Tabiî."
"Yarın olur mu?"
"Sabırlı ol, çekirge," diye nasihat verdim. "Aşırı istekli görünmek istemezsin."
"Evet, zaten o yüzden yarın dedim," dedi. "Seni bu akşam yine görmek istiyorum ama tüm gece ve yarının büyük kısmını beklemeye razıyım." Gözlerimi devirdim. "Ciddiyim," dedi.
"Beni tanımıyorsun bile," dedim. Konsolda duran kitabı aldım. "Bunu bitirdiğimde seni arasam olmaz mı?"
"Ama cep telefonu numaram sende yok," dedi.
"Kitabın içine yazdığından şüpheleniyorum."
O şapşal gülümseme yüzüne yayılıverdi. "Bir de birbirimizi tanımıyoruz diyorsun.
”
”
John Green (The Fault in Our Stars)
“
Bir de burası bu kadar ıssız olmasa!' dedi Alice hüzünlü bir ses tonuyla; yalnızlığı aklına gelir gelmez de kocaman iki damla gözyaşı yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.
'Ah, yapma böyle!' diye çığlık kopardı zavallı Kraliçe, çaresizlikten ellerini ovuşturarak. 'Ne müthiş bir kız olduğunu düşün. Bugün ne uzun bir yol kat ettiğini düşün. Saatin kaç olduğunu düşün. Ne istersen onu düşün, yeter ki ağlama!'
Alice, gözyaşları içinde bile bu söylenenlere gülmeden edemedi. 'Bir şeyler düşünerek siz ağlamanızı durdurabiliyor musunuz?' diye sordu.
'Bunun tek çaresi bu;' dedi Kraliçe kararlılıkla. 'Bilirsin, hiç kimse aynı anda iki şeyi birden yapamaz...
”
”
Lewis Carroll (Through the Looking Glass)
“
Ah siz akıllı insanlar! Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Empati kurmadan, orada öyle rahat rahat oturun, alkoliği eleştirin, aklını kaçırmıştan nefret edin, bir rahip gibi yanından geçip gidin ve sizi onlardan biri yapmadığı için Ferisi gibi Tanrı'ya şükredin. Ben birçok kez sarhoş oldum, tutkularım delilikten hiç uzak değildi, her ikisinden de pişman değilim: Zira olanaksız görünen önemli şeyler yapan ve eskiden beri alkolik ve deli diye damgalanan tüm sıra dışı insanları kendi ölçülerimle anlamayı öğrendim.
Ama az çok özgür, soylu, beklenmedik bir iş yapan hemen hemen herkesin arkasından şöyle söylendiğini duymak, sıradan yaşamda bile katlanılmazdır: 'Bu insan alkolik, bu insan deli!' Utanın siz ayıklar! Utanın siz akıllılar!
”
”
Johann Wolfgang von Goethe (The Sorrows of Young Werther)
“
Şimdi ne görüyorum? Anadolu... Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gasıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının, asker kaçağını koynunda saklayan zinacı kadınların, frengiden burnu çökmüş sahte sofuların, cami avlusunda oğlan kovalayan softaların türediği yer burasıdır.
Burada, bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada, yüzü düşmana dönük, nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkadan vuruldu. Burada, milli timsalin, milli bağımsızlık sembolünün yolu kaç defa kesildi ve kaç defa oturduğu şehrin etrafı isyan silahlarıyla çevrildi. Burada, ben, vatan delisi millet divanesi; burada, ben harp malulü Ahmet Celal yapayalnızım.
Bunun nedeni, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca, yüzyıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinmek hakkını kendinde buluyorsun.
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi biti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.
”
”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Yaban)
“
Sevgili Bilge, sen yanımda olmadığın zaman seni düşünmek gerçekdışı bir olgu. (Nasıl oluyor iyi mi?) Ben gecekondudaki varlıklarla (soyut bir kavram olsun diye ‘varlıklar’ dedim) birlikte yaşamak istiyorum. Ben, birlikte yaşadığım varlıkları, ayrıca birer ‘kavram’ olarak düşünmek istemiyorum. Gönlümün rüzgarına kapılıp gidiyorum. Bunun dışında, bulanık hayaller var kafamda. Bu hayalleri bazen Hüsamettin Albay ya da Nurhayat Hanımla karıştırdığım oluyor; fakat, istediğim gibi düşünüyorum bu insanları. Sen olduğun gibi yaşamak istiyorsun kafamda: Bir varlıkkavram olarak çıkıyorsun karşıma. Yaşanırken düşünülmesi ve düşünürken yaşanması gereken bir mesele olmak istiyorsun. Bilge’yi, senin gibi hissetmemi istiyorsun. Nasıl olur? Yani albayı da, kendimi onun yerine koyarak mı düşüneceğim? İşte bu nedenle, kurmak istediğim dünya, senin yüzünden yıkılıyor; bütün oyunlar anlamını kaybediyor.
...
Belki sana bu satırları yazmamalıydım. Belki de dönel bir yüzeyin, ekseni etrafındaki hareketi sırasında çeşitli ışık kaynaklarından beslenmesi olayında görüldüğü gibi, benim bir an süren ışıltımın yansımalarını artık ilginç bulmuyorsun; görüntümün gerçekliğine inanmıyorsun. Fakat seni seviyorum. (Bu sözü bir yere sıkıştırmaya mecburdum.) Düşünmek ve yansımak anlamlarını birlikte ifade eden ‘reflection’ kelimesini kullanmak isterdim burada. Fakat aslında, seni görmediğim zamanlarda yansımalarımın gerçekliğine ben de inanmıyorum. Belki benden artık nefret ediyorsun; belki de unuttun beni. Düşünce ve eylemlerin her an sonsuz değişik görünümlere bürünebileceğini bilen bir insan olarak, senden kararlı bir düşünceye benzeyen yansımaları nasıl bekleyebilirim?
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
Umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde, özellikle onun orada, yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan, ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona, ya da odanda ileri geri volta atarsın, hem küfür hem dua edersin, sarhoş olursun ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın. Bu gidişat bir süre sonra tatsızlaşır, bıktırır insanı. Yaratıcı biriysen -ama unutma , o anda boktan bir durumdasın- acılı anılardan ortaya elle tutulur bir şeyler çıkarabilir miyim diye sorarsın kendi kendine. Ve işte bir gece saat üç sularında başıma gelen tam buydu. Birden karar vermiştim , çektiğim acıyı tuvale dökecektim..
”
”
Henry Miller
“
Ama bugün bunca şey değişip dururken kendimizi değiştirmek, biz erkeklerin de görevi değil mi? Bir parça gelişmeyi, aşktaki çalışma payımızı zamanla ve yavaşça üzerimize almayı deneyemez miyiz? Aşkın bütün zahmetinden bizi azat ettiler ve böylece aşk, eğlencelerimiz arasına düştü; nasıl ki birçoğunun oyuncak dolabına bazen, iyi cinsten tentene parçası düşer, çocuğu sevindirir, sonra sevindirmez olur ve sonunda o kırık, o parça parça eşyalar arasında, bütün hepsinden daha kötü, kalakalır. Biz bütün amatörler gibi kolay hazlarla bozulduk ve usta diye geçiniyoruz. Başarılarımızı hor görsek, hep kendi hesabımıza başkalarına gördüğümüz aşk işini öğrenmeye ta başından başlasak nasıl olur? Madem bunca şey değişiyor, gitsek de bir yeni başlayan gibi başlasak?
”
”
Rainer Maria Rilke (The Notebooks of Malte Laurids Brigge)
“
...buraya rüyalarımızı gerçekleştirmek gerçek cenneti kurmak ve kötü hayalleri kovmak üzere toplanmış bulunuyoruz onları gözyaşlarımızla mı eğlendireceğiz onlar bu çeşit eğlenceyi daha çok severler ama ne ağladık ne ağladık diye heyecandan titrerler birbirlerine anlattıkça oysa biz onlara cenneti sunacağız cennet muhallebiden duvarlar demek değildirsayın yetkili cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir birbirlerine aldırmaları birbirlerinin farkında olmaları demektir sen beni dinleyeceksin sayın yetkili benim reyimle oraya geldin bana kulak vereceksin yanımdan hışım gibi özel muhafızların ve kurşun işlemez camlı arabalarınla rüzgar gibi geçmeyeceksin öyle sahte bir samimiyet de istemiyorum benimle el sıkışırken resimler çektirmen gereksiz...
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Daisies are what boho dreams are made of. They bring to mind sun-soaked wild flower fields, spontaneous wanderings in the country air the simple joys of bundling found blooms and foliage into a worn basket. I can almost smell the sunshine when I look at these happy flowers and feel the urge to wear a flower crown and spin around barefoot! Daisies are the perfect addition to any laid back and rustic decor or shabby chic event!
”
”
Chantal Larocque (Bold & Beautiful Paper Flowers: More Than 50 Easy Paper Blooms and Gorgeous Arrangements You Can Make at Home)
“
Zavallı insanlar makinelerde yem gibi öğütülüyor, işçi mahallelerindeki daracık izbelere hayvanlar gibi tıkılıyor, büyük işletmelerce kuralına uydurulan kölelik sayesinde, emekçi halk, milyonlarca kafa ve kol, sırf bin kadar sömürücü tembel, el bebek gül bebek yaşasın, servetlerine servet katabilsin diye, asker gibi çalıştırılıp yavaş yavaş tüketiliyordu. Ama madencinin gözü açılmıştı, toprağın dibinde ezilen cahil bir adam değildi artık. Madenocaklarının derinliklerinden bir ordu, filizlenmekte olan bir yurttaşlar ordusu fışkıracaktı; evet, tohum yeşerecek ve güneşli bir günde toprağı delip çıkacaktı. İşte o zaman, kırk yıl emek verdikten sonra öksürdükçe kömür tüküren, madenin rütubetiyle bacakları tutulmuş altmış yaşındaki bir ihtiyara, yüz elli frank emekli aylığı vermeye kalkışmak ne demekmiş göreceklerdi! Evet! Emek, kapitalizmden hesap soracaktı.
”
”
Émile Zola (Germinal)
“
Nefret ediyordum doğadan! Her şeyin her şeyi yemesinden! Bütün döngünün, her şeyin her şeyi yiyerek sürüp gitmesinden nefret ediyordum. Başka türlü olamaz mıydı? Başka bir seçenek yok muydu? Bu muydu, o muhteşem ve mükemmel doğa, dedikleri? Bu doğayı yaratan her neyse ya da kimse, nasıl bir sadistti ki "Öyle bir düzen kuracağım ki sırf yaşamak için herkes birbirini gebertecek!" diyebilmişti. Birbirini yiyen o hayvanlar, her şeyi yiyen o insanlar, bütün cesetleri yiyen o böcekler, o böcekleri yiyen başka böcekler..."Hepsinin de amına koyayım!" diye bağırıyordum. "Bu doğayı hayal edenin de, bütün bu et yiyip kan içme sahnelerine mucize diyip, hepsi için şükredenlerin de ta amına koyayım!" O kadar sinirlenmiştim ki yanımda kağıt kalem olsa derhal bir dilekçe yazardım. Madem, bütün o dinler yazıya dökülüp kitap olmuştu, demek ki kullanılması gereken iletişim tekniği buydu. Ben de bir şikayet mektubu yazıp atacaktım havaya, ya da Allah ya da Tanrı ya da şu ya da bu, her neredeyse oraya! Madem Kuran, "Oku!" diye başlıyordu, ben de mektubun başına "Sen de bunu oku!" diye yazacaktım!
”
”
Hakan Günday (Daha)
“
Gradually the awful truth dawns on you: that Santa Claus was just the tip of the iceberg – that your future will not be the rollercoaster ride you’d imagined, that the world occupied by your parents, the world of washing the dishes, going to the dentist, weekend trips to the DIY superstore to buy floor-tiles, is actually largely what people mean when they speak of ‘life’. Now, with every day that passes, another door seems to close, the one marked PROFESSIONAL STUNTMAN, or FIGHT EVIL ROBOT, until as the weeks go by and the doors – GET BITTEN BY SNAKE, SAVE WORLD FROM ASTEROID, DISMANTLE BOMB WITH SECONDS TO SPARE – keep closing, you begin to hear the sound as a good thing, and start closing some yourself, even ones that didn’t necessarily need to be closed. (from "Skippy Dies")
”
”
Paul Murray
“
Ah, gençliğimin mabedi o sevgili nerelerde! Kaybolacak idiyse onu ne diye tanıdım ben?.. Kendi kendime: Çılgınsın! diyorum, artık bulunması olanaksız bir şey arıyorsun!
Ama ben ona, o sevgiliye bir zamanlar sarılmıştım. Kalbinin atışlarını duymuştum. Yüce yaradılışı önünde kendimi benliküstüne yükselmiş gibi görürüm. Çünkü onun yanında ne kadar olabileceksem o kadar sezgili olurdum.
Hey Tanrım! O zaman ruhumun hiçbir yeteneği boşa çıkar mıydı? Yüreğimin tüm evreni kucaklamadaki şaşılacak gücü onun önünde bütünüyle kendini ortaya koymaz mıydı? Yüreğin derinliklerinden yükselen ürpermeler, iki ruhun yüz yüze şimşeklenmesi aramızda her günün, bir alışverişine benzemez miydi? Ah, onunla her sohbetimiz ve iğneli şakalarımız dahil, her sözümüz inci gibi inceltilmişti, ben bunu bilirim...Asla unutamayacağım, onun ruhunun duruluğunu, sağlamlığını, onun o göksel yumuşaklığını asla unutamayacağım...
”
”
Johann Wolfgang von Goethe
“
Sarp,” dedi küçük bir mırıltı eşliğinde ve adamın kendisini belinden tutup çektiğini, yüzünü ise saçlarının arasına gömerek kokusunu duyumsamaya çalıştığını anladı. Küçük hıçkırığı önünü alamadığı şiddetli hıçkırıklara dönüşürken, kollarını onun boynuna sımsıkı dolamayı sürdürüp, “Çok korktum,” diye fısıldadı. “O kadar korktum ki… Sana bir şey oldu sandım.”
“Şşşt,” diyerek onu susturan adam, merdivenlerin başında genç kızı hafifçe kendinden uzaklaştırdı. Elini kızın yüzüne uzatırken, bakışlarında Ela’nın elle tutabileceği kadar yoğun duygular saklıydı. Onun gözlerinden akan yaşları başparmağıyla kuruladı. Ancak yerine gelen yeni yaşları görmesiyle dudakları şefkatle kızın dudaklarına uzanarak küçük bir öpücük bıraktı. “İyiyim ben,” dedi artık kalbine sığdıramadığı aşkının sesine taşmasına izin verirken. “Sen, az önce sarıldın ya bana… Kendi isteğinle bana koştun ya… Ben çok iyiyim, güzelim.
”
”
Burcu Büyükyıldız (Bir Günah Gibi (Aşkın Renkleri, #2))
“
It should be inserted here parenthetically that there's a school of mechanical thought which says I shouldn't be getting into a complex assembly I don't know anything about. I should have training or leave the job to a specialist. Thats a self-serving school of mechanical eliteness I'd like to see wiped out. [...] You're at a disadvantage the first time around it may cost you a little more because of parts you accidentally damage, and it will almost undoubtedly take a lot more time, but the next time around you're way ahead of the specialist. You, with gumption, have learned the assembly the hard way and you've a whole set of good feelings about it that he's unlikely to have.
”
”
Robert M. Pirsig (Zen and the Art of Motorcycle Maintenance: An Inquiry Into Values (Phaedrus, #1))
“
Bekleyin' demişti. 'Burada bekleyin. Onlar size gelecek.'
'Kimler?' diye sormuştu Filipinli.
'Hayatının anlamını bulmuş olanlar. Hayatlarını adayacakları şeyleri bulmuş olanlar gelecek. Siz de kalplerini söküp, yerine, o şeyleri koyacaksınız. Sonra da kalpleri fırlatıp atacaksınız!'
'Ama...' demişti kızılderili. Kalpleri olmadan nasıl hayatta kalırlar?'
'Göreceksiniz!' demişti bina.
'Peki ya kimse gelmezse?' diye sormuştu Filipinli.
'Kim kalbinden vazgeçecek kadar kendini birşeye adayabilir ki?'
'Onu da göreceksiniz!' demişti bina.
'Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?' diye söze girmişti kızılderili. 'Onlar ne olacak?'
'Onlar da, göğüslerinde birer et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler!'
Son soruyu Filipinli sormuştu: 'Neden şimdi?' Kimbilir bugün kadar kaç kişi hayatını birşeylere adadı? Neden şimdi çıktın ortaya?'
Son kez konuşmuştu bina: 'Çünkü DERDA adında bir çocuk doğdu!
”
”
Hakan Günday (Az)
“
Okuduğun kitaptaki becerikli ve kederli kahraman bendim; mermer taşlar, iri sütunlar ve karanlık kayalar arasından rehberimle birlikte yeraltındaki kıpır kıpır hayatın mahkumlarına koşan ve yıldızlarla kaplı yedi kat göğün merdivenlerinden çıkan yolcu bendim; uçurumu aşan köprünün öteki ucundaki sevgilisine, "Ben senim!" diye seslenen ve yazarı onu kayırdığı için sigara küllüğündeki zehir izlerini çözen kül yutmaz dedektif bendim... Sen sabırsız, sessizce sayfayı çevirirdin. Aşk için cinayetler işledim, atımla Fırat Nehrini geçtim, piramitlere gömüldüm, kardinalleri öldürdüm: "Canım, ne anlatıyor o kitap öyle?" Sen evli barklı ev kadını, ben akşam o eve dönmüş kocaydım: "Hiç." En son otobüs, en boş otobüs bütün boşluğuyla evin önünden geçerken koltuklarımız karşılıklı titrerdi. Sen elinde kapağı kartondan kitap, ben elimde okuyamadığım gazete, sorardım: "Kahramanı ben olsam beni sever miydin?" "Saçmalama!" Gecenin acımasız sessizliği diye yazardı okuduğun kitaplar, sessizliğin acımasızlığı nedir bilirdim.
”
”
Orhan Pamuk (The Black Book)
“
Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. Kafaları, zeka itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatlari iğreti... Basit bir insan, mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan ağa, Hasan ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği birtakım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. Konuşurken karşısında Hasan ağadan başka kimse yoktur. Fakat bu efendilerin hiçbiri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet beyle asla Mehmet bey olarak konuşmaya imkan bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun... Müzik lafı açsan bilmem hangi gavurun kitabı veya hangi Müslümanın makalesiyle karşılaşırsın... Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez.
”
”
Sabahattin Ali (İçimizdeki Şeytan)
“
Doğrusunu ister misin, benim gözüm yıldı. Ben artık hiçbir işe yaramam.'' dedi. Annesine birkaç defa ölüm haberi gelmiş. Çünkü birkaç defa haftalarca düşman içinde kaldı. Hepimiz öldüğüne inandık. Sonra esir düştü. Gene öldüğünü söylemişler. Hatta ailesine aylık bile bağlanmış. ''İstanbul'a döndük, dedi. Bir akşamüzeri... Bizim mahallede bir yokuş vardı. Alacakaranlıkta bunu çıkıyorum. Bir yeldirmeli kadın da iniyor. Neredense annem olduğunu tanıdım. Bakkala yoğurt almaya gidiyormuş. O kadar heyecanlanmışım ki duvara dayanarak bekledim. Benim hizama gelince ''Anne!'' dedim. Bunu demedim, adeta inledim. Neredeyse ağlayacaktım. O da benim sesimi tanıdı. ''İsmail, sen misin?'' diye sordu. Hani gereksiz sorular vardır ya, işte onlardan birisi... Yoksa beni tanıdı. Ne yaptı bilir misin? Elindeki kaseyi eğilip yere koyduktan sonra kucakladı beni... Biz ana-oğul, öylece ağlaşırken, yemin ederim ki, aklı fikri, yere bıraktığı kasedeydi. ''Aman kırılmasın!'' Ben kendimi belki yüzlerce defa o kaseden daha değersizmişim gibi ölüme attım. Bunu sen gördün, bilirsin. Annem, mezardan geri gelen oğlu için, kenarı çatlak bir kaseyi -vallaha kenarı çatlaktı, eskici Yahudi iki kuruş vermezdi- yere atamadı. Sonra akrabaları, dostları, komşuları, hemşerileri dolaştım. Hepsinde bu ''kaseyi yere atamamak'' hali fazlasıyla vardı. Harbe gidenler haklı olarak umursamaz olmuşlardı. Bir suretle yakalarını kurtaranlar ise bizim karşımızda vicdan azabı çekiyorlar, bu duyguyla yenilginin suçunu açıktan açığa bize yükletiyorlardı. ''Sanki neye yaradı?'' anlamına gelen bir alaycı, kırıcı bakışlarla bakıyorlar ki dayanılmaz.'' dedi.
”
”
Kemal Tahir (Esir Şehrin İnsanları (Esir Şehir Üçlemesi, #1))
“
Vicdan azabı içerisinde bağışlanmayı düşündü. İyi de, kimden? Hangi Tanrı'dan? O bir zamanlar inandığı bir mitken, mit olduklarını hissettiğim inançlara dönüşmüşlerdi.
Bu "Deniz" bu da "İnsan", deniz gerçek ve İnsan Denizin gerçek olduğuna inanıyor. Sonra başını başka tarafa; Denizden öteye çeviriyor İnsan ve her yer Kara. Yürüyor, yürüyor her yer uçsuz bucaksız Kara. Bir yıl, beş yıl, on yıl geçiyor Deniz'i hiç göremiyor. Denize ne oldu, diye soruyor kendine. Geride kaldı, diye yanıtlıyor İnsan, hafızamda saklı. Deniz bir mit. Hiç yoktu! Ama Deniz vardı! Deniz kıyısında doğdun ey İnsan! Yüzdün o Denizin sularında! Doyurdu, huzur verdi sana. Büyüleyici uzaklıkları ile düşleri besledi.
Hayır belki de Deniz hiç olmadı. Düş gördü İnsan, olmasını diledi sadece, baksana Karada yürüyor yıllardır. Gördü mü bir birikinti dahi. Denizi göremeyecek artık İnsan. Bir zamanlar var olduğunu sandığı o mit.
Ama diyor İnsan gülümseyerek, hala Denizin tuzu ağzında: Binlerce Karayolu dahi olsa da kafam karışmaz çünkü yüreğimdeki kan o harikulade kaynağına; Denize, geri dönecektir."
│ John Fante - Toza Sor
”
”
John Fante (Ask the Dust (The Saga of Arturo Bandini, #3))
“
O kadar güzelsin ki.” Ellerini onun uzun, ince bacaklarında dolaştırıp ayak bileklerine indi. İncecik topuklu ayakkabılarıyla harika görünen bilekler, dudaklarına bir nefeslik mesafedeydi. Tabanı kıpkırmızı olan ayakkabının sivri topuğunu tutarak çıkardı. “Ama bu gece… Seni, vücudunu saran elbiseni daha da seksi gösteren bu ayakkabılardan nefret ettim,” dedi onları bir köşeye fırlatıp atarken.
“Nazik olsana! Özel yapım Louboutin onlar!” diye mırıldandı Mira yalancı ve saçma bir itirazla.
“Louboutin mi? Onların adının ‘Seviş Benimle Ayakkabıları’ olduğuna adım gibi eminim.” Yağız dudaklarını onun incecik bileklerine bastırdı. Ardından topuklarına inerek aynı şeyi tekrarladı. Mira’nın yanaklarının pembeye boyandığını gördüğünde, içi erkeksi bir gururla dolup taştı.
“Ayakkabılarım asla öyle bir şey ima etmiyor.”
Yağız onun, saçlarını arkaya doğru savuruşunu izledi. Bakışlarındaki tutkulu parlaklık, sanki mümkünmüş gibi erkekliğini daha da sertleştirdi. “Gözlerin ediyor ama,” dedi onu ellerinden tutup hızla ayağa kaldırırken. Sertçe arkasına çevirip başını öne eğdi, dudaklarını tanga külotun ipine değdirdi. “Gözlerin seni kendime ait kılmamı söylüyor.
”
”
Burcu Büyükyıldız (Çilek Mevsimi (Aşkın Renkleri #1))
“
In my mind, no other flower can compete with the perfection and the fragrance of the Peony.
The silky petals, delicate shape, romantic shades and graceful foliage make this flower my all time favorite and I’m not alone. Brides plan their wedding dates around peony season. Flower enthusiasts plant them all through their gardens. Florists go crazy over all the different shades available from white, to coral, yellow to reds and every imaginable pink! Sadly, this bloom can only be enjoyed in nature for a very short time each year. That’s the reason their paper counterparts have become such a hit!
”
”
Chantal Larocque (Bold & Beautiful Paper Flowers: More Than 50 Easy Paper Blooms and Gorgeous Arrangements You Can Make at Home)
“
Sahi be sen hiç Kürt oldun mu?
Geçti mi çocukluğun mermilerin ışığında
Yayıldı mı köyüne kan kokuları
Babanı dövdüler mi köy meydanında
Annenin havar çığlıkları altında
İsmini soranlara ez tirkî nizanim dedin mi hiç
Bir gece yarısı evin basıldı mı senin
Annen müzik kasetlerini toprağa gömdü mü
Abinin hiç gidip bir daha gelmediği oldu mu
Bir sabah ezanında köy meydanına toplatıldın mı
Size akşama kadar müsade siktirin gidin diyen oldu mu?
Yakıldı mı köyün en sevdiğin kuzuda kaldımı yangınlarda
Sende terkettin mi toprağını taşını suyunu kuzularını
Seninde baban megrî giro mi megrî em ê vegerin rojkê dedimi
Kan döktü mü gözlerin sonra şehirlerde kıro diyen oldu mu
Annenle sokak sokak ev ararken kürde vermiyoruz kiraya diyen oldu mu
sende yaşadın mı yoksulluğu iliklerine kadar
cam sildin mi sakız sattın mı ayakkabı boyadın mı
Sahibe sende aşık oldun mu çocukken bir Türk kızına
Konuşmak istediginde dilinle alay edildi mi
Okulda andımızı okurken senide sardı mı çılgın duygular
Ama ben Kürdüm diye bağırmak istedin mi
Seni çeviren polisler alın bunu kaşları yapışık
Kürt olduğu her halinden belli dediler mi
dövüldün mü ölürcesine karakollarda
Üniversitede omzuna puşu taktın diye 11 Yıl 5 Ay ceza aldın mı?
Ah ah soracak çok şey varda son olsun
Be
”
”
Anonymous
“
Her hareketin bir anlamı var. İnsan, benim gibi hareketten vazgeçerse, bu anlamları
daha iyi hissediyor. Sigarayı yaktı; yanmış kibriti kutunun içine koydu. Her hareketini
önceden hesaplarsan hata yapmazsın; aynı zamanda, düşüncelerini hareketlerinden
ayırırsın. Ne yaptığını hatırlarsın; düşünceden harekete geçmek kolay olur böylece. Düşünmeğe başladığım sırada en son olarak sigara tablasını yere, kilimin üzerine
koymuştum, dersin. Düşünceler seni bırakınca delirtici bir şaşkınlığa, gerçeğe alışmanın
zorluğuna düşmezsin. Kaç sigara içtiğini, her birini nasıl söndürdüğünü,
kibritleri nereye koyduğunu hatırlarsın. yoksa, birdenbire sigara tablasının
içinde dört izmarit ve iki kibrit bulursan büyük bir korkuya kapılırsın:
sigaramı nasıl yakmışım? Olağanüstü bir şey mi oldu bu arada? Aklımı mı kaybediyorum? Birden her şeyi unutacak mıyım? Oysa, içinden bir ses, kibrit kutusuna koydun,
kibrit kutusuna koydun diye seni yatıştırırsa büyük bir ferahlık duyarsın;
herkese ve her şeye meydan okumak için büyük bir cesaretle dolduğunu hissedersin. Benimle kimse başa çıkamaz hesabını veremeyeceğim tek dakikam yok diye gururlanırsın. Gerçekle rüyayı birbirinden ayırırsın. Bu iki kibriti ben rüyamda yakmadım. İşte kutuyu açıyorum: içinde iki tane yanmış kibrit. Kendi kendine gülümsersin: beni daha ele geçiremediniz. Korkuların bir an sürer geçer. Sayı ile hareketi renk ile düşünceyi sadece rüyanda karıştırdığın için endişe duymazsın. Hikmetler de birbirine karışmaz. Fakat bütün bu rüyaları neden gördüğünü biliyor musun? Her şeyi biliyorum. Eyvah! Mutfağın elektriğini söndürmeyi unutmuşum. Dur, telaşlanma; gider söndürürsün.
”
”
Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar)
“
Sosyeteymiş, toplummuş! Sen, herhalde kasten götürüyorsun beni bu sosyete ve toplumlara, orada olma isteğinden tümden kurtulmam için. Yaşam, ah güzel yaşam! Onu nerede aramalı? Aklın, kalbin ilgilerinde mi? Bütün bunların çevresinde döndüğü merkezi göster: öyle bir şey yok, derin bir şey, canlı bir şey yok. Bütün bunlar ölü, uyuyan insanlar, benden de kötü bu sosyete ve toplum üyeleri! Onları yaşamda sürükleyen şey ne? Bunlar yatmayıp her gün sinekler gibi, ileri geri uçuşuyorlar, ama ne için? Bir salona giriyorsun ve misafirlerin nasıl simetrik bir şekilde yerleştiğine, nasıl huzurlu ve derin düşüncelere dalmış bir şekilde kâğıt oynamaya oturduğuna şaşakalıyorsun. Diyecek bir şey yok, şanlı bir yaşam vazifesi! Hareket arayan bir akıl için mükemmel örnek! Bunlar ölü değil mi? Yaşamları boyunca oturup pineklemiyorlar mı? Neden ben evde yattığım ve aklımı valelerle, sineklerle bozmadığım için daha suçlu oluyormuşum?” “Yaşlı onların hepsi, bunu bin kez konuştuk,” dedi Ştoltz. “Daha yeni bir şeyin yok mu?” “Peki bizim iyi gençlerimiz, onlar ne yapıyor? Herhalde uyumuyor, Neva Bulvarı’nda geziniyor, dans ediyorlar? Her gün boş yere üst üste yığılan günler! Ama baksana, onlar gibi giyinmeyen, onların unvan ve adını taşımayanlara nasıl kibirle ve tarifsiz bir özgüvenle, küçümseyici bakışlarla bakıyorlar. Ve zavallılar kendilerinin kalabalıktan yüksekte olduğunu hayal ediyor: ‘Bizler, bizden başka kimsenin çalışmadığı yerlerde çalışırız; biz koltukların en ön sırasındayız, Knez N.’nin balosundayız, sadece bizi davet ettiler bu baloya’... Ama bir araya toplanınca da vahşiler gibi içip kavga ederler! Bunlar mı canlı, uyumayan insanlar? Hem sadece gençler de değil: yetişkinlere de bak. Bir araya geliyor, birbirlerini davet ediyorlar, ne büyük konukseverlik, ne iyilik, ne birbirlerine düşkünlük! Öğle yemeğinde, akşam yemeğinde görev gibi toplanıyorlar, neşesiz, soğuk bir halde, aşçılarıyla, salonlarıyla övünmek ve sonra da bıyık altından gülmek, birbirlerine çelme takmak için. Evvelsi gün, yemekten sonra orada bulunmayan ünlüleri karalamaya başladıkları zaman nereye bakacağımı bilemedim, masanın altına saklanmak istedim: ‘O aptal, bu rezil, diğeri hırsız, ötekisi komik’; sanki avlanıyorlar! Bunu söylerken bir de birbirlerine şöyle der gibi bakıyorlar: ‘Haydi çık sen dışarı, sıra sana da gelecek...’ Eğer bunlar öyleyse neden onlarla yan yana geliyorlar? Neden birbirlerinin elini böyle sertçe sıkıyorlar? Ne samimi bir gülüş, ne bir duygudaşlık ışıltısı! Gösterişli unvanlar, rütbeler almaya çabalıyorlar. ‘Benim şuyum var, ben bu oldum,’ diye böbürleniyorlar... Bu mu yaşamak? Ben bunu istemem. Ne öğreneceğim orada, ne alacağım?
”
”
Ivan Goncharov (Oblomov)
“
Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını, onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek, onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş, dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:
Victoria nulla est Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)
Zafer zafer değildir
Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe
”
”
Montaıgne
“
- Az mı buluyorusunuz intiharları?
- Hem de çok az.
- İnsanları kendilerini öldürmekten alıkoyan ne sizce?
- Henüz... tam bilmiyorum... iki boş inanç alıkoyuyor sanki, iki şey; yalnızca iki şey; bunlardan biri çok küçük, öbürü çok büyük, yalnız küçük olan da çok büyük.
- Küçüğü ne?
- Acı.
- Acı mı? Bu olayda bu kadar önemli olabilecek bir şey mi acı?
- Birinci derecede önemlidir.
İki tür intihar vardır: Bir büyük bir acı ya da öfkenin etkisiyle intihar edenler; iki çıldırıp intihar edenler. Bunlar aniden bitirirler işlerini. Acıyı pek düşünmezler. Birdenbire biter her şey. Ama bu işi bir de aklı başında, bilinçli olarak yapanlar vardır... bunlar çok düşünür.
...
- Acı çekmeden ölmenin hiç yolu yok mu?
- Kocaman bir ev büyüklüğünde bir kaya düşünün; dedi - Kaya havada asılı duruyor ve siz onun tam altındasınız. Bu kaya üzerinize... başınızın üzerine düşse... acı duyar mısınız?
- Ev büyüklüğünde bir kaya mı? Korkunç bir şey olacağı kesin.
- Korku değil sözünü ettiğim acı duyar mıydınız?
- Dağ gibi bir kaya... on binlerce tonluk bir ağırlık... Hiç acı duymazdım heralde.
- Ama kaya üzerinizde asılı durdukça hep dehşet içinde olurdunuz. Bundan korkmayacak kimse yoktur. Dünyanın en büyük bilgini de korkar, en büyük doktoru da. Acı duymayacağını bilmesine karşın herkes yine de ya düşerse diye acıyla kıvranırdı.
- İkinci neden nedir? Büyük olanı?
- Öbür dünya.
- Yani ceza olarak mı?
- Fark etmez. Öbür dünya işte, yalnızca öbür dünya.
- Peki ya öbür dünyaya inanmayan ateistler?
Yine Karşılık vermedi.
- Yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan. Herkes için amaç budur.
- Amaç mı? O zaman kim yaşamak ister ki?
- Hiç kimse. - dedi kararlılıkla - Hayat acıdır; hayat korkudur ve insanoğlu mutsuzdur. Bugün yalnızca acı ve korku var. İnsanoğlu hayatı seviyor, çünkü acıyı ve korkuyu seviyor. Buna da uygun yaşıyor. Acı ve korkuya karşılık olarak verilmiştir hayat; hep aldanılan yer burası. Bugünkü insan, o insan değil daha. Ama bir gün o yeni insan gelecek: yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark görmeyen mutlu gururlu, yeni insan. Acıyı ve korkuyu kim alt ederse o Tanrı olacak. Öbür tanrı artık olmayacak.
- O zaman... size göre öbür tanrı var?
- Hayır yok: Ama var da aslında. Taşın kendisinde acı yoktur; Ama taştan duyulan korkuda acı vardır. Acıyı ve korkuyu alt eden Tanrı olur. bu yepyeni bir hayat, yepyeni bir insan demektir, her şeyin yeni olması demektir.
- Yaşamakla yaşamamak arasında bir fark kalmayacağına göre herkes kendini öldürecektir... alın size değişim.
- Bunun bir önemi yok. O aldanmayı öldürecekler. Asıl özgürlüğü, asıl bağımsızlığı isteyen kişi kendini öldürmeye cesaret etmek zorundadır... Kendini öldürmeye cesaret eden kişi aldanmanın da sırrına ermiş demektir. Özgürlükte varılabilecek son noktadır bu; bunun ötesinde hiçbir şey yoktur. kendini öldürmeye cesaret edebilen Tanrı'dır. Bugün herkes bunu yapabilir ve böylece Tanrı'yı yok edebilir, böylece her şeyi yok edebilir. Ama bunu daha kimse yapmadı.
- Milyonlarca insan kendini öldürdü.
- Ama onların hepsi korkularından öldürdüler kendilerini. Korkuyu öldürmek için değil. Korkuyu öldürmek için, kendini öldüren Tanrı olur.
Kirillov / Bay G___v.
”
”
Fyodor Dostoevsky (Demons)
“
Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, "yahu insanlık öldü mü?" diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,"insanlık öldü mü?" ya da "insanlık ölür mü?" biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.
Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsada, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.
Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar insanlığın olduğunu bizim gibi nefes alıp ıztırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.
İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı. Bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi önce uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir.
”
”
Oğuz Atay
“
İki haftamı ülkenizi dolaşarak geçirdim -ülkeniz, çılgın zamanlar mıntıkası ve televizyonda sürekli bir biçimde ereksiyon sorununu tedavi eden ilaçların reklamının yapıldığı o ülkeyse eğer- bu dergi için bilgi toplamakla görevlendirilmiş olarak: kırk yedi edebiyatsever, sinir bozucu derecede sakin olmakla beraber yüzü gülmeyen genç adam ve kadından oluşan, her ay bu köşedeki tüm iyi esprileri ayıklayan Hece Cümbüşü, artık Amerikan okuma alışkanlıklarından bihaber olduğuma karar verdi ve beni havaalanı kitapçılarına doğru (itiraf etmeliyim ki faydalı) bir geziye gönderdi. Bu sayede, biliyorum ki, en sevdiğiniz yazarınız Cormac McCarthy değil, hatta David Foster Wallace bile değil, Joel Osteen diye bir adam ki kendisi, hakkında bildiğim kadarıyla Cümbüş üyesi olabilir çünkü kusursuz dişlere ve kurtarıcımız İsa’nın rehberliğinde insanlığın mükemmelliğe ulaşabileceğine dair bir inanca sahip. Televizyonu her açışımda Osteen ekrandaydı -Allah şu yetişkinlere yönelik, seyrettiğin-kadar-öde kanallarından razı olsun!- ve kitabı Become a Better You (Daha İyi Bir Sen Ol) her yerdeydi. Sanırım, şimdi bu kitabı okumak zorunda kalacağım, sırf sizin ne düşündüğünüzü öğrenmek için. Gerçek bir hikaye: Texas Houston’da George Bush Havaalanı’nda, otuzlarında çekici bir kadın gördüm bu kitabı satın alırken ve ilginç olan şuydu ki kadın ağlıyordu bu işi yaparken. Aceleyle içeri girdi gözlerinden yaşlar akarak ve kendi kendine söylenerek, doğruca ciltli, çok satan, kurgusal olmayan kitapların sergilendiği bölüme yöneldi. Tahmininiz benimki kadar başarılı. Neredeyse tamamen eminim ki, suçlanması gereken kişi duyarsız bir herifin teki (kadının D15 ile D17 kapıları arasında bir yerde terk edildiğini tahmin ediyorum), ve aslına bakılırsa duyarsız Amerikalı erkekler, Hıristiyanlığın A.B.D.’de popüler olmasının sorumlusudur. İlginçtir ki, İngiltere’de erkekler zerre kadar duyarsız değildir ve sonuç olarak biz de neredeyse toptan allahsız bir milletiz ve Joel Osteen hiçbir zaman televizyonlarımıza çıkmıyor.
”
”
Nick Hornby (Shakespeare Wrote for Money)
“
Esasında, sizleri yargılamaya hiç niyetimiz yoktu; sizin dünyanızda, o dünyayı bizlerin sanıp yaşarken, hepinize hayrandık. Sizler olmadan yaşayabileceğimizi bilmiyorduk. Ayrıca, dünyada gereğinden çok acıma olduğuna ve bizim gibilerin ortadan kaldırılmasının sizlerin insancıl duygularına bağlandığına inanmıştık. Bu çok masraflı dünya da bir de bizlere bakmanız katlanılması zor bir fedakârlıktı. Arada bir de bize benzeyen biri çıkıyor ve artık yeter diyordu. Onunla birlikte bağırıyorduk: artık yeter! Bazen kazanıyorduk, bazen kaybediyorduk ve sonunda hep kaybediyorduk. Onlar da sizler gibi onlardı. Düzeni çok iyi kurmuştunuz. Hep bizim adımıza, bize benzeyen insanlar çıkarıyorduk aramızdan. Kimse bizim tanımımızı yapmıyordu ki biz kimiz bilelim. Gerçi bazı adamlar çıktı bizi anlamak üzere; ama bizi size anlattılar, bizi bize değil. Tabiî bu arada sizler de boş durmadınız. Bir takım hayır kurumları yoluyla hem kendinizi tatmin ettiniz, hem de görünüşü kurtarmaya çalıştınız. Sizlere ne kadar minnettardık. Buna karşılık biz de elimizden geleni yapmaya çalıştık; kıtlık yıllarında, sizler bu dünyanın gelişmesi ve daha iyi yarınlara gitmesi için vazgeçilmez olduğunuzdan, durumu kurtarmak için açlıktan öldük; yeni bir düzen kurulduğu zaman, bu düzenin yerleşmesi için, eski düzene bağlı kütleler olarak biz tasfiye edildik(sizler yeni düzenin kurulması için gerekliydiniz, bizse bir şey bilmiyorduk); savaşlarda bizim öldüğümüze dair o kadar çok şey söylendi ki bu konuyu daha fazla istismar etmek istemiyoruz; bir işe, bir okula müracaat edildiği zaman fazla yer yoksa, onlar kazansın, onlar adam olsun diye biz açıkta kaldık; yani özetle, herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken bir takım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız dâvalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi(siz) kötü(biz) geldik. Bize, sizleri, yargılamak gibi zor ve beklenmeyen bir görev ilk defa verildi; heyecanımızı mazur görün.
”
”
Oğuz Atay (Tutunamayanlar)
“
Zekice bir kitap yazmışsın, Bon-Bon,” diye devam etti Majesteleri, dostumuzun omzuna, o verilen emri tam anlamıyla yerine getirdikten sonra bardağını bırakırken hafifçe, bilgiç bir tavırla vurarak. “Kesinlikle zekice bir kitap. Tam benim sevdiğim türden bir eser. Ancak özdeğe ilişkin tasarımın geliştirilebilir ve fikirlerinin pek çoğu bana Aristoteles’i anımsatıyor. O filozof en yakın tanıdıklarımdan biriydi. Onu hem korkunç huysuzluğundan, hem de pot kırmak gibi eğlenceli bir yönünden dolayı severdim. Bütün o yazdıkları arasında tek bir somut gerçek var ki, onun ipucunu da kendisinin absürdlüğünü sevdiğim için ben verdim. Pierre Bon-Bon, hangi yüce ahlâki gerçekten bahsettiğimi biliyorsun sanırım, değil mi?”
“Bildiğimi söyleyemem –”
“Evet! – Aristoteles’e insanların hapşırırken gereksiz fikirleri burunlarından dışarı attığını söyleyen bendim.”
“Bu –hık!– gerçekten de doğru,” dedi metafizikçi, kendisine bir bardak daha Mousseux koyarken ve ziyaretçisinin parmaklarına enfiye kutusunu sunarken.
“Platon’a da,” diye devam etti Majesteleri, enfiye kutusunu ve içerdiği iltifatı alçakgönüllülükle geri çevirerek, “Platon’a da bir zamanlar arkadaşça hisler beslemiştim. Platon’la tanıştın mı Bon-Bon? – Ah! Hayır, binlerce kez özür dilerim. Benimle bir gün Atina’da, Parthenon’da karşılaştı ve bana bir fikirden bunaldığını söyledi. Ona ο νους εδτιv αυλος‘yu* yazmasını önerdim. Bunu yapacağını söyleyip eve gitti, ben de piramitlere çıktım. Ama vicdanım beni bir arkadaşa bile olsa birine gerçeği söylediğim için kınadı ve apar topar Atina’ya geri dönüp ‘αυλος’yu yazarken filozofun sandalyesinin arkasında durdum. Kağıda parmağımla dokunarak ters çevirdim. Böylece cümle şimdi ‘ο νους εδτιv αυγος’** olarak okunuyor ve gördüğün gibi, metafiziğinin temel doktrini.”
“Hiç Roma’da bulundunuz mu?” diye sordu restaurateur, ikinci Mousseux şişesini bitirdikten sonra dolaptan büyük bir şişe Chambertin alırken.
“Sadece bir kez, sevgili Bon-Bon, sadece bir kez. Bir ara” –dedi Şeytan, sanki bir kitaptan okurcasına– “bir ara beş yıllık bir anarşi dönemi olmuştu ve o sırada bütün memurlarından yoksun kalan cumhuriyetin halkın seçtiklerinden başka yargıcı yoktu. Bunlar da yasal idari yetkiye sahip değildi – o zaman, Mösyö Bon-Bon – yalnızca o zaman Roma’daydım ve bu yüzden onun felsefesine ilişkin dünyevi bir tanıdığım yok.”
“Epicurus hakkında ne –hık!– ne düşünüyorsunuz?”
“Kimin hakkında?” dedi şeytan şaşkınlıkla, “Epicurus’ta kusur bulmak istiyor olamazsın! Epicurus hakkında ne düşünüyormuşum! Beni mi kastediyorsunuz bayım? – Epicurus benim. Diogenes Laertes tarafından adı anılan üç yüz bilimsel incelemenin herbirini yazan filozof benim.”
* Ruh bir flüttür.
** Ruh parlak bir ışıktır.
”
”
Edgar Allan Poe (Bon-Bon)
“
bedenlerin olmadığı bir kavgaya hazırlanman gerekiyor, her durumda karşı koymayı başarabileceğin, soyut bir kavgaya, diğerlerinin aksine düşe kalka öğrenilen bir kavgaya.
kusurların mı, telaşa gerek yok. düşüncesizlik edip onları düzelteyim deme. sonra yerlerine ne koyacaksın ki?
güçsüzlüğünü olduğu gibi sakla. yeni güç kazanmaya çalışma, hele senin için olmayan güçler, sana göre tasarlanmamış güçler, doğanın seni başka şeylere hazırlarken senden kaçındığı güçler söz konusuysa…
birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!
yanlışlarının sonuna kadar git, en azından bazı yanlışlarının, tam olarak hangi tür yanlış olduğunu iyice gözlemlemene imkan verecek biçimde. bunu yapmazsan, yarı yolda durursan, körlemesine gidersin ve tüm yaşamın boyunca hep aynı tür yanlışları tekrarlarsın, bazıları da çıkar buna senin “kaderinmiş” der. düşmanı, ki bu aslında kendi yapındır, zorla, açığa çıksın. eğer kendi kaderini değiştiremdiysen, o zaman kiralık bir daire olabilirsin yalnızca.
çok erken akıllı oldukları için aptallar. sen ise uyum göstermek için acele etme. yedekte hep bir uyumsuzluk sakla.
insanları hiç derinden tanımadın. onları gerçekten gözlemlemedin, hatta onları sonuna kadar sevmedin veya onlardan sonuna kadar nefret etmedin. sen yalnızca sayfaları şöyle bir karıştırmakla yetindin. öyleyse senin de sayfalarını karıştırmalarına ve birkaç yapraktan ibaret olmaya razı ol.
anımsa, kazanan her kazandığında kaybeder.
kendi küçük dünyanda hep daha fazla hüzmetkarım oldu diye düşünürken, muhtemelen sen daha fazla hizmetkar oluyorsun. kimin? neyin? eh işte artık ara, ara!
bir şey yakaladıysan ister istemez daha fazlasına sahip olmuşsun demektir. bu fazlalıktan hiç şüphe duymuyorsun ve hakkında hiçbir şey bilmiyorsun, aradan uzun bir zaman geçmeden de bilmeyeceksin. belki tüm bir dönem geçtikten sonra da bilmeyeceksin. o zaman çok geç olacak. evet, çok geç.
rahat olabilirsin, içinde berraklık kalmış. tek bir yaşamda her şeyi kirletememişsin.
kendi kendine bulaşıcısındır, bunu anımsa. senin sana galip gelmesine izin verme.
meleğinin sıkıcı hale gelmesi, seni bir iblis seçmeye zorladı, o da seni şeytanlaştırandan başkası değildir. onu iyi seçtin mi? olması gerektiği gibi şeytansıdır; ama şeytanın gücü senin cılız gücünle ille de orantısız değildir. göz kulak ol ona, sıkıca sarılırlar, bunu biliyorsun değil mi?
eğer bir kara kurbağası italyanca konuşabiliyorsa, zamanla neden fransızca konuşmasın niye konuşmasın?
aptallık edip kendini göstermiş olsan dahi, sakin ol, onlar seni görmediler.
bir insanın yaşamın da taşıyabileceği duygu yükü sonsuz değildir. Üstelik çoğu insan da çabucak sona varır. daha da vahim olanı, senin hissedebileceklerinin yelpazesi sınırlı bir açıklığa sahiptir. büyük zahmetle, büyük riskler alarak ya da şansın yardımıyla ya da büyük kurnazlıkla bu yelpazeyi bazı kereler biraz daha açmayı başarabilirsin, o da belli bir süre için. ama doğanın yelpazesi öyle yapılmıştır ki, eğer sürekli dikkat etmezsen, fazla geçmeden daralır, ta ki kapanıncaya kadar.
her allahın günü batan için ne yolcu gemisine ne de yolunu şaşırmış bir buzula ihtiyaç vardır, batmak, ilelebet batmak için. sahne düzenine ihtiyaç yoktur. ne titanic ne atlantis. eşlik yok, görecek bir şey de yok. yalnızca batıyorsun.
elde, kalptekinden daha fazla şefkat, kalpte de davranıştan daha fazla şefkat bulunur.
ona ait hareketleri bul. onun arzuladığı ve seni yeniden biçimleyecek hareketleri. elin dansı. şu andaki ve uzaktaki etkilerini gözlemle. bu çok önemlidir, özellikle hiç elleriyle hareket etmeyen bir insan olmuşsan. sende eksik olan buydu, boşu boşuna dışarıda aradıkların, incelemelerde ve derlemelerde değil. tanımsızca ele dön.
”
”
Henri Michaux
“
Avuç büyüklüğünde küçük bir taş ve onu oyarak bir gitara dönüştürmeye çalışan Deniz, kendisini seyreden çocukların ilgisinden aldığı motıvasyonla gıtarın sapında olması gereken oyuntuyu vermek için küçük küçük vurdu darbelerı taşa sakince konusurken: "İşte bizi de böyle sekılllendırır hayat... Olmamız gereken seye donusebılmek ıcın küçük küçük darbelere ihtiyacımız vardır. Maalesef darbeler acıtır, büyürken acırsınız. Ama ancak acıyarak kendimizi bulduğumuzu kimse söylemez bize, belki de korkacağımızı sanırlar. Halbuki ruhumuz acıdıkça kabuğumuz soyulur... İçimizdeki güzellik dışımıza çıkana kadar. Aynı taşın içindeki bu heykel gibi."
Elindeki heykelciği çocuklara göstermek için kaldırdı. Küçük Kaan, "Büyük şeyler de yapabilir misin? İnsan heykeli mesela" dedi.
Deniz gülümsedi, "Çok çalışırsam ve zamanımın tamamını bir süre onu yapmaya ayırırsam yapamacağım hiçbir şey yok" diye cevap verdi ve Kaan`ın gözlerine bakıp, "İnsan vazgeçmediği herşeyi yapabilir" dedi. "Ben acımayı hiç sevmiyorum Deniz Abi" dedi heykelciğin bitmesi için sabırsızlanan küçük Elif. Acıda kalmıştı aklı.
Deniz, "Merak etme Elif, büyüdükçe bedenin daha az acıyacak. Daha az düşeceksin, artık ayak parmağını o kadar da vurmayacaksın, dizlerin kanamayacak çünkü bedenin acıya acıya kendini daha iyi taşımayı öğrenecek" dedi.
Ruhi kaşlarını çatarak baktı Deniz`e, tilki tarafından ısırılan köpeğini vurmak zorunda kalmıştı babası, kalbi çok kırıktı. Sanki dünyadakitüm tilkileri yok ederse ancak rahatlayacaktı. Deniz özellikle ona bakarak devam etti konuşmasına: "Büyüdükçe artık bedenimizin değil, rukumuzun acıdığı şeyler yaşamaya başlarız. Benim başıma neden bu geldi derken bulursun kendini. Ama nasıl bu darbeler olmasa elinizdeki heykelcikler ortaya çıkamazsa, hayatın ruhumuza yaşattığı acılar olmasa da biz, biz olamayız, olgunlaşamayız. Çünkü acı hisseden kişiden bir şey doğar: İntikam ya da anlayış. Seçim bizim. Kendine acıyanlar intikamı seçerler ve sonunda intikamını almaya çalıştıkları şeye dönüşürler. Haksızlığa uğradığı için intikam peşinde koşan biri haksızlığa uğratır. Anlamayı seçenlerse olgunlaşırlar. Bırakın hayat sizinle uğraşsın, acıtsın. İntikama düşmeyin, anlayın, anlayın ki öğretsin, değiştirsin. Bırakın hayat sizi kendinizle tanıştırsın."
Gitarın oyması bitmişti, Elif`e verdi. Bir gün buradan giderse geride kendinden bir parça bırakmak istemişti daha hiç gitmeye niyeti olmasa da. Geride bıraktığı parçanın bu küçük heykelcikler değil, çocukların verimli beyinlerine ekilmişilham tohumları olduğunu düşünmeden başladı son taşı oymaya, bu taş Ruhi`nin köpeği içindi.
O köyden bir sanatçı çıkacaktı.
elif, yazdığı üç kitapla kitlelere ulaşıp farkındalık yaratacak, o kitabı okuyan bir müzisyen esinlenip yeni bir müzik yaratacak, çalışırken o müziği dinleyen genç bir kimyacı amgdalinden leatral üretmeyi başaracak;kanserden ölmek üzereyken kimyacının ürettiği leatrali kullanan bir avukat kanseri yenip çocuk haklarını esas alan çok önemli bir yasanın meclisten geçmesi için savaşıp kazanacak;meclisten geçen yasa sayesinde hayatı kurtulan bir çocuk milyonlarca insanın hakkını yağmadan kurtaracaktı...Şükürler olsun ki hayat her an, hepimizden daha akıllıydı. Tek yapmamız gereken ilhamımızı bulmak ve ölesiye onu korumaktı. Çünkü evrende tesadüf yoktu.
”
”
Azra Kohen
“
İNCİ
Yüzlerce sene evvel çok güzel bir kız varmış.
Ayağına kapanıp bütün gençler yalvarmış
Bu eşi bulunmayan güzeli almak için.
Erimişler aşk denen alevden için için,
Güneşin sızağıyla eriyen karlar gibi;
Hepsinin bu sevdadan hicran olmuş nasibi...
Böyle yaşıyorlarken dünyalarına küskün,
Güzel kız davet etmiş aşıklarını bir gün.
Demiş:"Elbet veremem gönlümü hepinize,
Fakat bir müsabaka açıyorum ben size:
En güzel, en kıymetli inciyi bana her kim
Getirirse onunla artık evleneceğim..."
Aşıklar mallarını feda edip satmışlar,
Dört taraftan en büyük inciyi aratmışlar.
Yüzlerce sene evvel bir saz şairi varmış;
Bu gencin de gönlünü o kızın aşkı sarmış.
Aklını alıvermiş gök ela renkli gözler;
Her dakika biricik sevgilisini özler,
Her dakika ağlarmış, sızlarmış, ah edermiş;
Aşkından perişanmış, mahzunmuş, derbedermiş...
Duymuş müsabakayı bu aşık da nihayet,
"İnci nedir?" diyerek o anda etmiş hayret.
Çünkü o ana kadar inciyi bilmiyormuş.
"İnci nasıl şey?" diye bir ihtiyara sormuş:
"Ben onu hiç görmedim gezdim de diyar diyar."
Demiş ki zavallıya gülümseyip ihtiyar:
"Güzel bir taştır inci, kadınların süsüdür;
Durduğu yer onların açık, beyaz göğsüdür.
Denizden çıktığından, pahalıdır gayetle..."
Bu sözleri duyunca aşık bakar hayretle,
Der ki:"Ben deniz nedir, onu da bilmiyorum."
İhtiyar denizi de anlatır: "Dinle yavrum,
Bu öyle bir sudur ki ufuğa kadar açık,
Bazan dalgalar vardır kıyısında ufacık;
Bazan fırtına çıkar, hava olunca lodos,
Deniz birden kudurup kayalara vurur tos.
Sen karada gezmişsin, belli, bu yaşa kadar.
Bu dağların ardında çok uzak bir deniz var.
Pek merak ediyorsan yürü, memleketler aş."
Saz şairi, bu sözler bitince, yavaş yavaş
Denizi bulmak için seyahate koyulur;
Uzun yollar üstünde harap olur, yorulur.
Nihayet gök toprağa ışığını dökerken
Bir sahile yaklaşır, henüz şafak sökerken....
Aradan bir yıl geçip nihayet mühlet bitmiş,
Aşıklar akın akın kızın yanına gitmiş.
Hepsi de dizilmişler önüne birer birer;
Ellerinin üstünde donuk, beyaz inciler.
Güzel kız seyre dalmış,oturarak yerine;
İpek elbisesinin uzun eteklerine
Bütün delikanlılar koymuş hediyesini!
Gözlerini açarak herkes kesmiş sesini:
"Acaba hangisini kabul edecek ?"diye...
Dışardan bir gürültü duyulmuş o saniye:
"Bırakın, muradıma ben bugün ereceğim,
Bırakın sevgilime inciler vereceğim..."
"O da getirsin" diye güzel kız vermiş izin,
Şair içeri girmiş, tereddüt etmeksizin.
Anlatmış kalbindeki sızlayan bir yarayı,
Anlatmış uzun uzun bütün bu mecarayı.
"Ben bir şair aşıkım, elimde bir kırık saz,
Yapyalnız yaşıyorum, derdim çok, sevincim az.
O güzel gözlerine bir pınar gibi gönlüm
Yıllarca aka aka tükendi tahammülüm.
Fakat seni unutmak gelmiyordu elimden.
Ve bir gün işittim ki inci istemişsin sen.
Ama bu ana kadar görmemiştim ben onu,
Öğrendim bu incinin denizde olduğunu.
Deniz nerde diyerek arıyordum bu sefer;
Aşkının kuvvetiyle aştım dağlar, tepeler.
Nice ülkeler gezdim, nice dağlar dolaştım,
Bir sabah sonu gelmez bir denize ulaştım:
Güneş içinden doğup içinde batıyordu;
Sular arzın üstüne yaslanmış yatıyordu.
Rüzgar yavaş esiyor,engin sessiz, durgundu;
Vücudum aylar süren yolculuktan yorgundu.
Aşkınla geliyordu kalbime kuvvet yine;
İndim büyük denizin o büyük sahiline
İncileri topladım ,uğraşıp didinerek!"
Aşıkın sözlerini dinlerken kadın, erkek;
Şair omuzundaki bir torbayı uzatmış,
Yere, bağını çözüp, incileri boşaltmış.
Fakat o anda herkes kahkahalarla gülmüş:
Çünkü inci yerine çakıl taşı dökülmüş.
Güzel kız genç aşıka demiş: "Bunu iyi bil:
Bu, parayla alınan incilere mukabil,
Senin çakıl taşların çok değerlidir elbet;
Şair! Yaşayacağım seninle ilelebet...
”
”
Nâzım Hikmet (İlk Şiirler: Şiirler 8)
“
Sevilebilmek için hayatını riske atmak gerektiğini düşündü.
...
Annecik ciddi bir ses tonuyla "Sanat asla mutluluktan doğmaz" dedi.
...
...ve çocuk bir resmin, bir heykelin veya hikayenin, sevilen birinin yerini alabileceğini sanacak kadar aptal.
...
...bu yüzden eğer bunu okumanın sizi kurtaracağını sanıyorsanız...
Herhangi bir şeyin sizi kurtaracağını sanıyorsanız...
...
...Bence annesi ölene dek bir erkeğin hayatındaki diğer kadıınların hiçbiri metres olmaktan öteye geçemez.
...
...Tamamlayamadığım şeylerle dolu hayatımda, bir tamamlanmamış olay daha.
...
Hayatımın, Zen Budizmi öğrencilerine meditasyon yapmaları için ödev olarak verilen ve mantıksal çözümü olmayan problemlerden hiçbir farkı yok.
...
Radyoda, duran aracın polise bildirildiği söylendi.
Annecik radyonun sesini köledi. "Kahretsin" dedi. "Lütfen bizden bahsetmediklerini söyle bana."
"Metalik sarı bir Duster'dan söz ediyorlar" dedi çocuk. "Bu bizim arabamız."
Annecik, "Bu senin ne kadar az şey bildiğini gösteriyor" dedi.
Kendi kapısını açtı ve çocuğa sürücü tarafına geçip arabadan inmesini söyledi. Yanlarından hızla geçen araçları kontrol etti. Ve, "Bu bizim arabamız değil" dedi.
...
"Dünyayı parçalara ayırdık" diyor, "ama parçalarla ne yapacağımızı bilemiyoruz..."
...
"Vaktimizin çoğunu başkalarının yarattığı şeyleri yargılayarak geçirdiğimizden, kendimiz hiçbir şey yaratamadık."
...
...hissettiğimden daha zavallı bir şey görmek iyi geliyor.
...
Her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir, dedi. Uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı farklı yöntemlerdi. Bildiklerimizden kaçmak için. Eğitimimizden. Elmayı ısırmış olmaktan.
...
İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun ne yaptığının kaydının yapıldığını düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek, Film izlemek gibi. Ama yine de bunlar sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, Gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.
Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntısına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar.
Gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız.
Her şey berbat bir hal almadığı sürece yoluna da girmeyecek.
Bunlar Anneciğin ona anlattığı şeylerdi.
"Keşfedilmemiş tek alan, elle tutulamayanların dünyasıdır. Bunun dışındaki her şey çok sıkı örülmüştür" derdi.
Çok fazla kanunun içinde hapsolmuş durumdayız.
Elle tutulamayanlar derken interneti, filmleri, müziği, hikayeleri, sanatı, dedikoduları, bilgisayar programlarını, yani gerçek olmayan her şeyi kastediyordu. Sanal gerçeklikten bahsediyordu. Yalandan inanılan şeylerden. Kültürden.
Gerçekdışı şeyler, gerçeklikten daha güçlüdür.
Çünkü sadece elle tutulamayan fikirler, mefhumlar, inanışlar ve fanteziler kalır. Taşlar ufalanır. Ağaçlar çürür. İnsanlar da maalesef ölürler.
Fakat bir düşünce, bir rüya, bir efsane gibi aslında son derece kırılgan şeyler yaşarlar da yaşarlar.
...
"...Beni mahkum etmeniz çok gereksizdi. Bürokrasiniz ve kanunlarımız dünyayı temiz ve güvenli bir toplama kampına çevirdi" diye b
”
”
Chuck Palahniuk (Choke)
“
Kim bilir belki de…
Şeytan, Tanrı’nın bilinçaltından başka bir şey değildir.
...
Kutsal kitaplar sanattan ve sanatçılardan en az söz eden kitaplardır…
...
Bütün hibeler, bağışlar, sadakalar ve teberrular hayırsever işadamlarının yoksulluk sayesinde yaptıkları varlıklarının yoksullara dağıttıkları yüzdeleridir.
...
Bugün herkes tüketmeye çalıştığı nesnelerin üretiminde çalışarak tüketilen birer nesnedir. Hem üretici hem de tüketici olarak iki ucundan yakılmış bir mumdur.
...
“Gerçekten çok şanslıyım, çünkü mutsuzluğumu bedavaya getiriyorum.” derdi bir berduş. “Kimileri her gün on iki saat çalışarak ve kucak dolusu para harcayarak bu hale geliyorlar. Evet ben de herkes kadar keyifsiz ve yalnızım. Ama bunun için ne sabah dokuz akşam beş çalışıyorum ne de üstüne para veriyorum.”
...
Dünyanın kanseri işadamlarıdır.
Çünkü ancak kanser hücreleri beslendikleri organizmayı harap ederek çoğalırlar.
Büyümek için büyü.
Çoğalmak için çoğal.
İlerlemek için ilerle.
Kalkınmak için kalkın.
Kapitalizmin ve kanserin ideolojileri birbirlerinin tıpatıp aynısıdır.
...
Çalışmaktan bir hak gibi bahsedilmesi ve bunun anayasalara girmesi ne garip!
Çalışmak ne bir hak, ne de bir ödevdir. Kötü bir kaderdir sadece…
Sakat veya göle doğmak gibi.
...
Aylaklık; düşünmek, duymak ve yaşamak için bağdaş kurmaktır. Çalışmak ise bir gün bağdaş kurabilmek için boşu boşuna koşuşturmaktır.
...
Bir işadamının onca emekle çalışarak, çalıştırarak ve koşuşturarak yarattığına bakın; bacası tüten bir fabrika. Bir de sanatçıların yarattıklarına bakın; Mayıs ayında Floransa.
...
“Küçük, bedensel ve geçici hazları küçümseyrek ruhsal, büyük ve ilahi hazları arayan keşişlere, dervişlere, Hint’ten ve Rum’dan gelen ermişlere, sufilere, bilgelere sakın kanmayın.” diye fısıldadı Şeytan. “Hazzı hep göklerde arayanlar yeryüzünde bulamayan kabızlardır. Bu arif, aşık ve cümle evliya takımı işte böyledir; kendi kabızlık ve kasvetlerine gizemli mazeretler ararlar aslında.”
...
Cennetten kovulduğumuzda Tanrılar bize hem hatıra hem de yolluk olsun diyerek sadece üç şey verdiler. Biri haz, diğeri neşe, öbürü de dans. Gerisini; ayrılığı ve hastalığı, acıyı ve keder, can sıkıntısını ve her biri birbirinden boş ümitleri hep burada bulduk. İşte bu yüzden en doğru felsefelerin temeli neşe, sevnç, coşku ve hevestir. Kahkahalar ise yapıtaşları.
...
Düş kırıklıklarımızın yegane sebebi, çabanın hissesini daha yüksek sanmamızdır.
...
Kendimi bilmek ruhumu sıkıyor.
Kendini bilenler de canımı.
...
Ne yapmak ve ne olmak istediklerini çok iyi bilen insanlara ise acıyorum. Hiç mi hayal güçleri yok?
...
Yunanca’daki mutluluk (eudaimonia) sözünün içinde Şeytan (daimon) gizlidir. Bu bir tesadüf mü, yoksa bu olağanüstü adamların bilgeliklerinin yeni bir zirvesi mi? Eski Yunanlılar için Şeytan, bize doğru yolu gösteren iç sesimize verdiğimiz isimdir. Bu demektir ki, Yunanca mutlu olmak istiyorsanız Şeytan’ı işin içine karıştırmalısınız.
...
İnsan doğar, yaşar ve ölür.
Doğru da belki o sırayla değil.
...
Kadın terk edildiği ve aldatıldığı zamanlarda, bir de boşanırken hiç tereddüt etmez; kararlı, şuurlu ve son derece akıllı bir biçimde bütün umumi strateji ve nokta hücumu taktikleriyle delirir.
...
Feminizm; erkeklerin egemenliğindeki bir pazarda kadının kadınlığını değil işgücünü, aklını ve zamanını satmaya çalışmasıdır. Üretime, tüketime ve çalışmaya tapan bir toplumda kadının cinsiyetini bir mal olmaktan çıkartıp, bütün varoluşunu bir mal haline getirme gayretidir.
Eğer bu özgürlük olsaydı, bütün erkekler ezelden beri özgürdüler.
...
-Kadın 20. yüzyılda özgürlüğüne kavuştu.
-Yok yahu! Peki sonra ne oldu?
-Hiç. İş kölesi oldu.
...
Aforizma edebiyatın salçasıdır. Sadece aforizma yersen kusarsın.
”
”
Emre Yılmaz (Şeytanın Fısıldadıkları)
“
-Yürüyebileceğimden emin değilim.
-Öyleyse seni taşırım.
-Aşk bu mu?
-Aşk nedir, bilmiyorum artık. Bir hafta önce pek çok fikrim vardı. Aşk nedir, nasıl kalıcı kılınır. Şimdi aşığım ve en ufak bir fikrim yok. Şimdi aşığım ve bu konuda bir aptaldan farkım yok.
....
Dolunayın gerçekleştiği güne, Ay’ın ne büyüdüğü ne de küçüldüğü güne, Babilliler “yürek dinlencesi” anlamına gelen Sabat adını vermişlerdi. Bu günde Ay tanrıçasının, Babil’de bilinen adıyla Ay’daki kadın İştar’ın adet gördüğüne inanılırdı; çünkü neredeyse her eski ve ilkel toplumda olduğu gibi Babil’de de çok eski zamanlardan beri bir kadının aybaşı kanaması geçirirken çalışması, yemek pişirmesi ya da yolculuk etmesi tabu sayılırdı. Bildiğimiz Sebt gününün kökeni olan Sabat’ta erkekler de kadınlar gibi dinlenmek zorundaydı; çünkü Ay adet görürken tabu herkes için geçerliydi. Başlangıçta (ve doğal olarak) ayda bir kez gözlemlenen Sebt, daha sonra Hristiyanlar tarafından Yaratılış mitleriyle birleştirilip işe yarar bir şekilde haftalık hale getirildi. Böylelikle günümüzde sert adaleli, sert kasketli, sert zihinli erkekler, adet görmeye ilişkin arketip psikolojik bir tepki sayesinde pazar günleri işe gitmekten kurtulmuşlardır.
....
Lüzumlu ve lüzumsuz delilikler vardır. İkinci gruba girenler Güneş karakteri taşır birinci gruba girenlerse Ay ile bağlantılıdır.
Lüzumsuz delilikler, hırs, saldırganık ve ergenlik öncesine özgü endişeden oluşan gevrek bir karışımdır, çok uzun zaman önce atılmış olması gereken bir çöp yığınıdır. Lüzumlu delilikler, kişinin, akranları ne kadar kaçık bulsa da erdemli ve doğru olduklarını içgüdüleriyle sezdiği dürtülerdir.
Lüzumsuz delilikler insanın başını kendisiyle belaya sokar. Lüzumlu delilikler insanın başını başkalarıyla belaya sokar. İnsanın başının başkalarıyla belaya girmesi her zaman daha iyidir. Hatta lüzumlu olabilir.
Şiir, şiirin iyi yazılmışı, Ay özelliklerini taşır ve lüzumlu deliliklerle ilgilidir. Gazetecilik Güneş özellikleri taşır (Güneş adında pek çok gazete varken hiçbirinr Ay adı verilmemiştir) ve lüzumsuzluklara adanmıştır.
....
Saygı ve itaat yeminleri etmek yerine, yardım ve yataklık edeceğimiz sözünü vermeliyiz belki..
....
"Dünyanın öbür ucuna dek onun peşinden gideceğim." diye hıçkıra hıçkıra ağladı.
Evet şekerim ama dünyanın bir ucu yok. Kolomb bunu saptamıştı.
....
(Mutluluk gözyaşları sahne sağından çıkar. Şaşkınlık gözyaşları sahne solundan girer, yer ışıklarına doğru ilerler.)
....
Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Geride bıraktığımız yirmi yüzyıl. Peki ya sonra?
Bir pastanın üstünde yirmi mum. Bir pakette yirmi Camel. Federal kodeste yirmi ay. Genç bir kızın boğazından aşağı yuvarlanan yirmi kadeh tekila. Hazreti İsa'nın son kez kıç üstü oturuşundan bu yana yirmi yüzyıl geçmiş ve onca zaman sonra bizler tutkunun çekip gittiğinde nereye gittiğini hala bilmiyoruz.
....
Ahmaklar, örgütlü davalara hizmet konusunda en uygun kişilerdir; çünkü nadiren yapacak daha yaratıcı bir işleri olur ve böyle bir işleri olsa bile dar görüş nedeniyle kısıtlandıklarından o işi muhtemelen yapmazlar.
....
Bernard'ın dolunay ışığının dört buçuk metre yükseklikteki kırk vatlık bir ampule eşit olduğunu söylediğini hatırladı.
....
"Bak hayatım, sevgilin nam salmış biri. Orospu çocuğunun her şeyden bomba yapabileceği söyleniyor."
....
Dört elementten üçü tüm yaratıklar tarafından paylaşılır ama ateş yalnızca insanoğluna bağışlanmış bir hediyeydi.
....
Bir nefes sigaraya, bir lokma yemeğe, bir fincan kahveye, bir parça göte ya da temposu hızlı bir öyküye ihtiyaç duyduğu halde nasibine hepi topu felsefe düşen her zeki kişinin yapacağı gibi dik dik bakıyorlardı ona.
....
İnsan kendi kurallarını da bozamadıktan sonra kimin kurallarını bozabilirdi?
”
”
Tom Robbins (Still Life with Woodpecker)
“
I Won’t Write Your Obituary
You asked if you could call to say goodbye if you were ever really gonna kill yourself.
Sure, but I won’t write your obituary.
I’ll commission it from some dead-end journalist who will say things like:
“At peace… Better place… Fought the good fight…”
Maybe reference the loving embrace of Capital-G-God at least 4 times.
Maybe quote Charles fucking Bukowski.
And I won’t stop them because I won’t write your obituary.
But if you call me, I will write you a new sky, one you can taste.
I will write you a D-I-Y cloud maker so on days when you can’t do anything you can still make clouds in whatever shape you want them.
I will write you letters, messages in bottles, in cages, in orange peels, in the distance between here and the moon, in forests and rivers and bird songs.
I will write you songs. I can’t write music, but I’ll find Rihanna, and I’ll get her to write you music if it will make you want to dance a little longer.
I will write you a body whose veins are electricity because outlets are easier to find than good shrinks, but we will find you a good shrink.
I will write you 1-800-273-8255, that’s the suicide hotline; we can call it together.
And yeah, you can call me, but I won’t tell you it’s okay, that I forgive you.
I won’t say “goodbye” or “I love you” one last time.
You won’t leave on good terms with me,
Because I will not forgive you.
I won’t read you your last rights, absolve you of sin, watch you sail away on a flaming viking ship, my hand glued to my forehead.
I will not hold your hand steady around a gun.
And after, I won’t come by to pick up the package of body parts you will have left specifically for me.
I’ll get a call like “Ma’am, what would you have us do with them?”
And I’ll say, “Burn them. Feed them to stray cats. Throw them at school children. Hurl them at the sea. I don’t care. I don’t want them.”
I don’t want your heart. It’s not yours anymore, it’s just a heart now and I already have one.
I don’t want your lungs, just deflated birthday party balloons that can’t breathe anymore.
I don’t want a jar of your teeth as a memento.
I don’t want your ripped off skin, a blanket to wrap myself in when I need to feel like your still here.
You won’t be there.
There’s no blood there, there’s no life there, there’s no you there. I want you.
And I will write you so many fucking dead friend poems, that people will confuse my tongue with your tombstone and try to plant daisies in my throat before I ever write you an obituary while you’re still fucking here.
So the answer to your question is “yes”.
If you’re ever really gonna kill yourself, yes, please, call me.
”
”
Nora Cooper